10.10.1987 - Şükrün Önemi ve Gerekliliği, Cennete Girmenin Yolları, Ahlakın Güzelliği

10.10.1987 - Şükrün Önemi ve Gerekliliği, Cennete Girmenin Yolları, Ahlakın Güzelliği
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi hakka hamdihî ves’salâtu ves’selâmu alâ hayra halkihî seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Selâsun men künne fîhi âvâhullâhu fî kenefehî ve neşera aleyhi rahmetehû ve edhalehû cennetehû men izâ u'tiye şekere ve izâ kadire ğafere ve izâ ğadibe feter.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Allah-u Teâlâ hazretlerinin selâmı, rahmeti ve bereketi üzerinize olsun. Rabbimiz Teâlâ ve Tekaddes hazretleri dünya ve ahiretin saadetine, hayırlarına cümlenizi cümlemizi nail, mazhar ve sahip eylesin. Dualarımızı kabul eyleyip dünya ve ahirete müteallik dileklerimizi ihsan eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in hadis-i şeriflerini okuyup izah etmeye çalışacağız.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki:
Selâsün. "Üç şey vardır." Men künne fîhi. "Bu üç şey kimde bulunursa." Âvâhullâhu fî kenefehî. "Allah-u Teâlâ hazretleri onu kurbiyyetine, yakınlığına, yakınına alır, barındırır." Ve neşera aleyhi rahmetehû. "Ve onun üzerine kendi rahmetini saçar." Ve edhalehû cennetehû. "Ve onu cennetine lütfuyla, keremiyle dahil eyler."
Allah'ın yakınlığına ermeye ve rahmetine mazhar olmaya, cennetine girmeye sebep olan bu üç şey şunlardır:
Men izâ u'tiye şekere. "O kimse ki kendisine verildiği zaman şükreder." Yani şükretme sıfatı bulunan insan. Ve izâ kadire ğafere. "Kudreti yettiği zaman affeder, mağfiret eder." Ve izâ ğadibe fetere. "Kızdığı zaman gevşer, kızgınlığının gereğini yapmaz."
Bunlar üç tane sıfattır, bu sıfatlar bir insanda bulunursa Allah-u Teâlâ hazretlerinin kurbiyyetine nail olur, rahmetine erer, cennetine girer.
Birincisi; şükretmek! Demek ki Allah-u Teâlâ hazretlerinin vermiş olduğu nimetlerin, O'nun tarafından geldiğini bileceğiz ve şükredeceğiz.
İkincisi; tepelemeye, düşmanını kahretmeye, kendisinin hasmı olan insanı alt etmeye gücü, kudreti yettiği zaman bile eğer mümkün oluyorsa affediverecek, mağfiret ediverecek. Kızgınlığını, hıncını çıkarmaya gücü yetiyor, kâdir, yapabilecek fakat yapmıyor, "hadi bağışladım seni" diyebiliyor, kendisini tutabiliyor.
Ve izâ ğadibe fetere. "Gazap ettiği zaman da gazabından çözülüp gazabını içinden atabilen kimse."
Rabbimiz şükretme, affetme ve kızgınlığına hâkim olma vasfını cümlemize ihsan eylesin.
Şükrün çeşitleri vardır. Şükrü tarif ederken Cüneyd-i Bağdadî hazretleri şöyle düşünmüş, tarif etmiş; "Şükür, Allah'ın nimetlerini yiyip de O'na asi gelmemektir." Allah'ın nimetlerini yiyorsun, "Yâ Rabbi, çok şükür." demek yetmez, insanın yediği nimetleri hayra kullanması, din yolunda sarf etmesi lazım. Kalkıp isyan, günah, yasak işler yapmaması gerekiyor. Allah'ın verdiği nimetleri zikretmek de şükrün bir çeşididir. Yani; "Rabbim bana elhamdülillah rızkımı bol verdi. Sıhhat verdi, elhamdülillah şu oldu, evlat verdi, mal verdi, mülk verdi, şeref verdi, haysiyet verdi, onur verdi, insanlardan dostlar ihsan eyledi..." gibi Allah'ın nimetlerini saymak, dökmek, zikretmek de lazım!
Ve emmâ bi-ni'meti rabbike fe-haddis.
Söylemek de lazım! İnsan bunu daima ifade etmeli. Çevresi de bilsin. Kendisinin nail olduğu nimetleri söylemesi dille şükür oluyor. Hayra koşması ve günahlardan kesilmesi lazım! Günahlardan kesildiği zaman bu şükür oluyor. Yoksa yemeği yedikten sonra, sadece elhamdülillah, eş-şükrü lillah demek basit oluyor, kâfi gelmiyor. Tam olması için ömrünü, hareketlerini ayarlayıp Allah'ın rızasına uygun yapması gerekiyor.
Diğer hadis-i şerif:
Selâsün men künne fîhi hâsebehullâhü hisâben yesîren ve edhalehû el-cennete.
"Üç haslet vardır ki kimde bu hasletler, vasıflar bulunursa Allah onu kolay bir hesaba çeker, kolay bir hesap ile hesabını görür ve cennete sokar."
Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Kimde üç tane sıfat bulunursa Allah onun hesabını kolay görecek. Cennetine de sokacak."
Neymiş bu üç hasletten birincisi?
Tu'tî men haremeke. Peygamber Efendimiz muhataba hitaben, karşısındakine diyor ki; "Sana vermeyene, sana elindekini haram edene, 'hayır, yasak, vermiyorum' diye mâni olana sen verirsin."
Ve ta'fû ammen zalemeke. "Sana zulmedeni sen affedersin."
Ve tesılü men kateake. "Senden alakayı kesip koparana sen gidersin, alakayı, bağı, bağlılığı devamlı tutarsın."
Demek ki böyle yapan insanın ahirette hesabı kolay görülecekmiş. Her abdest alırken de dua ediyoruz; "Yâ Rabbi! Kitabımı sağ tarafımdan ver ve beni kolay bir hesap ile, hesabımı kolay görerek cennetine sok." diye… Demek ki hesabın kolay görülmesi için lazım gelen huylar bunlarmış.
Bu huylara genel olarak baktığımız zaman görüyoruz ki ters davranışlara müspet karşılık vermek! Birisi haram ediyor, sana elindeki şeyi vermiyor… Fazla, vermesi lazım; vermiyor. Haram ediyor sana yani vermiyor, menediyor. Ama sen bir fırsat eline geçerse ona veriyorsun. "Geçen sefer ben senden bir şey istemiştim vermemiştin. Şimdi ben de sana vermiyorum işte." demiyor da aksine o ona veriyor. Kötülüğe iyilikle muamele ediyor.
Ve ta'fû ammen zalemeke. "Sana zulmedeni affetmen." Tabi zulmedene karşı insanda bir kızgınlık, kırgınlık, bir de mukabele etme arzusu doğar. İnsan, "Onu yakalarsam ben de ona gösteririm." filan diye düşünür. Fakat hadiste de geçtiği gibi, insan o zulmedeni affedebilir de onun zulmüne karşılık vermezse, o zaman Allah'ın cennetine giriyor ve kolay bir hesapla hesabı geçiştiriliyor.
Ve tesılü men kateake. Peygamber Efendimiz; "Senden alakayı kesene sen bağlarını kopartmazsın, gidip gelmeye devam edersin." diyor. Bu da yine ters bir davranışa müspet bir karşılık vermek! O terse bir başka terslikle karşılık vermek değil, müspet karşılık vermek tarzında görülüyor.
Anlaşılıyor ki dinimizde sevap kazanmanın, kazançlı olmanın yolu, başka bir davranış şekli tutturmakla mümkün oluyormuş. "Dövene elsiz gerek sövene dilsiz gerek derviş gönülsüz gerek." diye Yunus Emre de bu işi anladığını bize belli ediyor. Bir yumruk vurana biz de bir yumruk vurmak isteriz ama dövene elsiz gerek. Sövene, "Sen misin bana söyleyen." diye biz de karşılık vermek isteriz ama Yunus Emre diyor ki; "Sövene dilsiz gerek." Cevap vermeyecek.
Demek ki güzel huyluluk, menfi tavırlı bir insana karşı bile müspet tavır takınabilmekten anlaşılıyormuş. Biz ve Müslüman kardeşlerimiz bu sıfatlara sahip olmaya çalışmalıyız. Dişimizi sıkmalı, belli etmemeliyiz. Karşımızdakine yaptığı kötülüğün aynıyla mukabele etmemeliyiz bilakis kötülüğe iyilikle mukabele etmeliyiz. Çünkü arkasından Rabbimiz bizi mükâfatlandıracak, cennetine sokacak, hesabımızı kolay görecek.
Eski kitaplarda yazılıyor ki mesela büyüklerden bazıları vefat etmiş. Hakkında çok müspet deliller olan kimse fakat rüyasında birisi görüyor, "Ancak şimdi hesaptan kurtuldum." diyor. Mesela böyle bir rüya Hazreti Ömer hakkında duydum. Vefat ettikten bir ay mı, on beş gün sonra mı rüyada görmüş birisi. Diyor ki:
"Yâ Ömer! Niye daha önce rüyama gelip görünmedin bana?"
"Hesaptan ancak kurtuldum." diyor.
Hazreti Ömer ki Peygamber Efendimiz' in cennetle müjdelediği halifesi, yakını, sahabenin güzîni, seçmesi bir kimse… Hem de adalet yaptığını da takva ehli olduğunu da biliyoruz. Adaletle hükmettiği cihana yayılmış meşhur bir hadise. Ona rağmen öyle olursa bizim hesabımız kim bilir nasıl olacak? Rabbü'l-âlemîn'in mahkeme-i kübrâsında ne kadar divanda duracağız ne gibi muamele olacak? Korkunç, uzun, telaşlı ve endişeli bekleyişler olacak. O halde bu hesabın kolay geçiştirilivermesi için…
Yolda bile mesela insanı polis çeviriyor da "hadi geç" deyiverirse seviniyoruz. Kolayca geçersek seviniyoruz. İnsan bir gümrüğe geldiği zaman başkaları beklerken kolayca geçiverirse seviniyor. Bir kuyruktayken veyahut arabalar dizilmişken yanından geçiverirse seviniyor. Demek ki insanların hepsi hesap için bekleşip titreşip dururken bizim hesabımızın kolay olması ve cennete girmek çok önemli bir şey. Onun için biz de kötülüğe iyilikle muameleye riayet edelim. Cömert, affedici, bağlantıyı kopartmayan, sabırlı kimse olalım. Dargın, küsücü, alakaları kopartıcı kimse olmamaya çalışalım.
Üçüncü hadîs-i şerîf…
Selâsün men künne fîhi istevcebe's-sevâbe ve'stekmele'l-îmâne; hulukun yaîşü bihî fi'n-nâsi ve veraun yehcizühû an mehârimillâhi Teâlâ ve hılmün yerüddühû an cehli'l-câhili.
"Üç tane sıfat vardır ki kimde bu üç sıfat bulunursa sevabı hak eder, imanını tamamlamış, kemale erdirmiş olur."
Bu üç sıfat nelermiş:
Bir;
Hulukun yaîşü bihî fi'n-nâsi. "İnsanların arasında huzur içinde yaşamasına sebep olacak güzel bir ahlâk…" Bir insan böyle bir ahlâka sahip oldu mu?
Güzel ahlâkın vasfı, sıfatı nedir? İnsanın ahlâk nesine yarar?
Öteki insanlar arasında, halk arasında huzur içinde, rahat yaşamasına yarar. Çünkü herkes kendisini sever, yumuşak başlı olduğu için kimseyle problem olmaz, geçimi tatlı olur. Serkeşler, dik başlılar, kavgacılar, sinirliler, keskin sirkenin küpüne zarar olduğu gibi kendisine de zarar verirler. İnsanların arasında da yaşaması zor olur. Ruhi hayatı da sıkıntılı, bugünkü tabirle stresli olur. Ahirette de başı dertte olur. O bakımdan insanda, insanlar arasında rahat, huzur içinde yaşamasına sebep olacak bir güzel huy, tabiat olursa demek ki sevapları alacak, iman-ı kâmil olmuş olacak.
İkincisi;
Ve veraun yehcizühû an mehârimillâhi. "Kendisini, Allah'ın haram kılmış olduğu şeylerden alıkoyacak bir verâ duygusuna sahip olması." Yani, "Aman bu iş şüphelidir, aman şu iş günahtır, ben ona yanaşmayayım. Tatlı da olsa ben o tarafa gitmem, o işi yapmam." diye kendi kendisini Allah'ın haram kıldığı şeylerden uzak tutabiliyor, çekebiliyor, sabredebiliyor, nefsini dizginleyebiliyorsa işte bu da sevapları alır, imanını kuvvetlendirmiş olur.
Üçüncüsü de;
Ve hılmün yerüddühû an cehli'l-câhili. "Cahilin kendisine yaptığı cahilce muameleye mukabelesini halim selim, yumuşak bir tarzda yapmasına sebep olacak bir hilm duygusuna sahip olursa, o da sevapları alır, imanı kuvvetli bir kimse olmuş olur."
Bu hadîs-i şeriften anladığımız güzel huylar;
1. İnsanlar arasında geçimi sağlayacak yumuşak bir tavır, kimseyle problem çıkartmamaya çalışacak güzel bir huy sahibi olması.
2. Günahlara düşmemesini sağlayacak, günahlardan sakınma irade kuvveti, gücü… Şüpheliye bile yanaşmayacak kadar içinde harama karşı direnme kabiliyeti.
3. Birisi kendisine haksız ve cahilce bir muamele ederse yumuşak, halim selim davranabilecek bir iç yapısı.
Bazı kardeşleri biliyoruz, konuştuğu zaman, "Mübarek" diye başlar, "Öyle diyorsun ama işin aslı şudur." filan diye tatlı tatlı, sakin sakin konuşur. Allah o huyları cümlemize ihsan eylesin. Karşısındaki sert konuşsa bile yumuşak cevaplar vererek onu yumuşatır, sonunda yola getirir.
Selâsun men künne fîhi ezallehullâhu tahte arşihî yevme lâ zılle illâ zıllehû; el-vudûu ale'l- mekârihî ve'l-meşyu ile'l-mesâcidi fi'z-zulemi ve it'âmu'l-câi'i.
"Şu üç huy ve âdet kimde bulunursa Allah onu, onun gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı günde Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelendirir."
Bir;
El-Vudûu ale'l- mekârihî. "Zor gelecek, soğuk, sıkıntılı zamanlarda ve yerlerde bile abdest almaya devam eden insan." Hava çatır çatır soğuk, kalkıyor, soğuk da olsa abdestini alıyor, namazını kaçırmıyor. Hoşa gitmeyecek, sıkıntılı zamanlarda yine abdest almaktan çekinmeyen, titrese de üşüse de o vazifeyi yapan...
İki;
Ve'l-meşyu ile'l-mesâcidi fi'z-zulemi. "Karanlıklarda mescitlere yürümek…" Demek ki sabahleyin erken kalkacak, gecenin soğukluğundan ürkmeyecek, çekinmeyecek, nefes nefese kalsa da güzelce abdestini alacak. Daha hava karanlıkken yürüyecek, mescide gelecek. Mescitte ibadet var, sabah namazı kılınacak… Evinde kılmıyor, mescide gitmeye çalışıyor; bu da bir sabır işidir.
Abdest almak da bir sabır işidir, karanlıklarda varmak, gitmek, rahatını terk etmek de...
Üç;
İt'âmu'l-câi'i. "Açı doyurmak, yemek yedirmek."
Peygamber Efendimiz; "Bu üç sıfat kimde bulunursa Allah-u Teâlâ hazretleri Arş-ı Âlânın gölgesinde o kimseyi gölgelendirir." diyor. Demek ki insanın hadîs-i şerifleri dikkatli bir şekilde okuyup bazı fişlemeler yapması lazım. Bilgiler muhtelif hadîs-i şeriflerin içinde dağılmış bulunuyor. İnsanın o bilgileri derleyip toplaması lazım.
Mesela biliyoruz ki kıyamet koptuğu zaman Allah-u Teâlâ hazretleri bazı has kullarını Arş-ı Âlânın gölgesinde, nurdan minberlerde oturtacak. Güneşin harareti onlara gelmeyecek, onlar Arş'ın gölgesinde serin serin, sefalı sefalı duracaklar. Öteki insanların beyni fokur fokur kaynayacak çünkü güneş insanlara bir mil kadar yaklaştırılacak. Müthiş bir hararet… İnsanlar sıkışık… "Terler kimisinin kulakları ve dudakları hizasına kadar gelecek." diye hadîs-i şeriflerde bildiriliyor.
Bu yedi sınıf insan bir hadîs-i şerifte sayılıyor:
1.Adaletli hükümdar.
2.Gençliğinden itibaren ibadetini bırakmayıp devamlı güzel bir şekilde ömrünü başlatmış ve devam ettirmiş olan genç.
3. Aklı mescitte, ibadette olan kimse.
4. Birbirini Allah için seven kimseler.
5. Namusunu koruyup güzellik ve mevki makam sahibi zengin bir kadın kendisine kötü bir teklif yapsa bile ona yine "hayır" diyebilen kimse.
6. Sadakasını o kadar gizli ki riya olmasın diye sağ elinin verdiğini sol eli duymayacak gibi veren kimse.
7. Tenhalarda oturup diz çöküp zikrederken coşup gözyaşı döken, ağlayan âşık-ı sadık kimse.
Başka bir hadîs-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Et-Taciru's-sâdûku tahte zilli'l-arşi yevme'l-kıyâmeti. "Kıyamet gününde doğru sözlü olan tüccar Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelenecek."
Onu da o hadîs-i şeriften öğreniyoruz.
Şimdi buradaki hadîs-i şeriften de anlıyoruz ki soğuklarda abdest alan kimse, karanlıklarda mescitlere yürüyen kimse, açları doyuran kimse de Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelenecekmiş. Bunlardan anlıyoruz ki güzel ve Allah'ın sevdiği işleri yapan, cömert, faziletli kimseler kıyamet gününün sıkıntısına, dehşetine düşmeyecek, o sıcaklardan mahvolmayacaklar. Emniyet içinde Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelenecekler.
Demek ki genç kardeşlerimizin ne yapması lazım?
Okudukları bilgileri zihinde tasnif etmeleri gerekiyor. Defterlerine not aldıkları zaman aynı konuya ait olan hadîs-i şerifleri zihinlerinde hatta bir başka defterde birleştirmeli ki konu daha iyi belli olsun.
İnsanların büyük çoğunluğu mahşer yerinde sıkıntı, izdiham içinde beklerken ötekiler duruyor. Kimler; işte bunları bilmek lazım!
Sonra mesela hadîs-i şeriflerde benim dikkatimi çekiyor. Peygamber Efendimiz "Dua edin, duanıza icabet edelim" buyuruyor ama öteki hadîs-i şerifleri okudukça bazı günahların duaların kabul olunmamasına sebep teşkil ettiğini öğreniyoruz. İşte insan bu gibi şeyleri iyice zihnine yerleştirirse o zaman dinde fakih olur. Fakih demek dinî bilgisi kuvvetli, sezgisi tam olan, meseleyi kavramış, bilgisi de eksiksiz olmuş olan kimse demek oluyor. Bizim de dinî bilgilerimizin öyle olması temenni edilir.
İnsan bir hadîs-i şerifi biliyor ötekileri bilmiyor; yanlış, eksik bir karara varabilir. Onun için zihninde meseleleri bütünleştirmeli, notlar almalı, tasnifler yapmalı, küçükten beri çok okumalı çok yazmalı ki dinî malumatı kuvvetli olsun. Dinde fakih olduğu zaman insan çok büyük hayırlara erer. Ayrıca başka Müslümanlara da büyük faydalar temin eder.
Demek ki Arş-ı Âlânın gölgesinde gölgelenmek için soğukta, sıcakta abdest almaya gayretli olacağız. Sabah namazlarında mescide gitmeye gayretli olacağız. Ve ziyafet çekmeye gayretli olacağız.
Anadolu'da geziyorum. Orada arkadaşlardan bir tanesi diyor ki:
"Toplantılar yapıyorduk. Hafta içi toplantıları yemekli oluyordu. Sonra haydi ev sahiplerine zahmet çektirtmeyelim, yemeksiz olsun, dedik. Ama o zaman toplantılara itibar, rağbet azaldı."
Demek ki sevabı kazanmak için arkadaşları çağırmalı, akşam ziyafetleri çekmeli… Ondan sonra iyi bir hocayı çağırmalı, yemekten sonra bir taraftan çaylar hazırlanırken bir taraftan da sohbetler yapılmalı... Hem yemek yedirmenin Arş'ın gölgesinde gölgelenmeye sebep olacağını düşünerek yaptığından o sevapları almış olur hem dinimiz iyi öğrenilmiş olur hem de insanlar birbirlerine muhabbetli olurlar. İnsan evine gidip de yemeğini yediği insana bir başka türlü yaklaşır. Elini bir başka türlü samimi bir şekilde sıkar, hatırını sorarken daha candan sorar, boynuna sarılır. Bir muhabbet vesilesi oluyor. Onun için sofralarınızı, evlerinizin kapısını açık tutun. Misafiri sevin, misafire ikram edin, misafiri arayın bulun.
Bizim hocalarımızın hayatlarından duyduğumuz İbrahim aleyhisselâm huyudur. İbrahim aleyhisselâm da öyle yaparmış. Hiç kendi başına yemek yemezlermiş. Büyük insanların da "Daima sofrasında misafir bulunurmuş." diye methini duyuyoruz. Mesela hocamızın kendisinden yetiştiği Tekirdağlı Mustafa Feyzi hocamız varmış. Erkek kardeşi de Tekirdağ müftüsüymüş. Son derece cömert insanlar… Evlerinin bir kapısı dışarıya, bir kapısı misafir odasının içine açılırmış. Akşam oldu mu mutlaka sofrasında misafir bulunacak. Eğer bir misafir bulunmazsa, gelmemiş ise mübarek Müftü Efendi han odalarına gider dolaşır, oralardan işçileri, garipleri toplar, sofrasına getirir, yedirirmiş. Ama yalnız oturmazmış.
Onun için cömertlik, yemek yedirme meselesine çok dikkat edelim. Bunda çok kâr ve sevap var. Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemize böyle hayırhahlık nasip eylesin.
Rabbimiz bizi mütevazı kullar eylesin, tevazudan ayırmasın ve kibirden, kendini beğenmekten, ucubdan uzak eylesin.
Bi-hürmeti esmâihil hüsna ve bi-hürmeti habîbihil mücteba ve bi-hürmeti esrâr-ı sûreti'l-Fâtiha.
06.04.1986 -
Cennetlikler
10.01.1988 -
Zikir, Şükür, İbadette
