13.12.1987 - Hz.Alinin Faziletleri

13.12.1987 - Hz.Alinin Faziletleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Aliyyü emâ terda en tekûne minnî bi-menzileti Hârûne min Mûsâ illâ ennehû leyse ba’dî nebiyyün. [1]Sadaka Rasulullah fî ma kâl ev kemakâl.
Buhari’de, Müslim'de ve kıymetli, sahih hadis kaynaklarında yer alan bir hadîs-i şerîftir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bu hadîs-i şerîfinde; Hz. Ali Efendimiz’in faziletini, bize zımnen beyan etmiş oluyor. Mânası şöyle:
“Yâ Ali! Sen, bana göre ;Musa aleyhisselam’ın yanında, Harun aleyhisselam nasılsa, o mevkide, o makamda, o durumda olmayı sevmez misin, istemez misin? İşte o makamdasın! Ama şu kadar var ki benden sonra, benden başka, peygamberlik olmadığından sen peygamber değilsin!”
Peygamber Efendimiz; “Harun aleyhisselam, Musa aleyhisselam’ın kardeşiydi ve peygamberdi. Ama sen peygamber değilsin! Bu fark ortada olmak şartına göre, sen bana Musa aleyhisselam’ın yanında Harun aleyhisselam nasılsa, o kadar kıymetlisin!” demiş oluyor.
Hz. Ali Efendimiz; Ümmet-i Muhammed’in en faziletli sîmalarından bir mübarek zât; Peygamber Efendimiz’in amcazâdesi, damadı ve ilk müslüman çocuklardan; daha çocuk yaşta iken müslüman olmaya müşerref olmuş, ömrünü İslâm’a hizmetle geçirmiş ve cennetle müjdelenen, on kişinin arasında ismi zikredilmiş, çok mübarek, muhterem, ümmetin faziletli kişilerinden. Bu hadîs-i şerîf bu hususu teyit ediyor.
Hadisin sebeb-i vürûdu hakkında şerhte, kaynaklarda şöyle bildiriliyor ki; Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri; Tebük cihadına, gazasına çıktığı zaman, Medine-i Münevvere’de Hz. Ali Efendimiz’i geride vekil bırakmıştı. Onun üzerine münafıklar dedikodu yapmaya başladılar ve Hz. Ali hakkında; “Onu hor gördüğü için, hafife aldığından, kıymet vermediğinden geride bıraktı, yanına almadı, yanında götürmedi.” deyince, Hz. Ali hazretlerimiz, bu söze fevkalade üzüldü ve kılıcını kuşanarak, silahlarını alarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’in, arkasından giderek yetişti. Dedi ki;
“Yâ Resûlallah, Medine’nin münafıkları sanıyorlar ki sen beni hafifliğimden dolayı geride bıraktın. Emret, ben de savaşa katılayım!”
Bunun üzerine Peygamber Efendimiz; “Alçaklar yalan söylüyorlar! Ben seni, ancak ehlim ve ehlin benim kendi aileme yakın olduğundan, sen benim kızımın efendisi olduğundan, benim ailelerime de yakın olduğundan, gözüm arkada kalmasın diye, itimat ettiğim bir kimse olduğundan ,geride bıraktım!” buyurdu.
Ve Kurân-ı Kerîm’de bir âyet-i kerîmede geçiyor, Musa aleyhisselam Rabbinin daveti üzerine Tur dağına giderken, Harun aleyhisselam’ı geride bıraktı ve dedi ki;
“Sen kavmimin başında bulun, ben davete icabet edeyim. Tur dağına gideyim, Rabbim’in davetine varayım; sen geride kal.” diye kavminin başında, reis olarak ,Harun aleyhisselam’ı itimat ettiğinden bıraktı. Onu hatırlatarak, -o âyeti kerime ortada, bu sözün iyi anlaşılması için o âyeti kerimenin hatırda, olması lazım- diyor ki;
“Musa aleyhisselam’ın yanında, Harun aleyhisselam’ın kıymeti, kadri, mertebesi, makamı neyse, sen de benim yanımda o mevkide, mertebede, bu günkü tabirle o pozisyonda, o durumda olmaya razı olmaz mısın? İşte ben, o sebepten seni geride bıraktım! O münafıklar uyduruyorlar, dedikoducu alçaklar yalan söylüyorlar. Gerçeği ifade etmiyorlar, hainlik ediyorlar. Ben senden memnunum. Senin kıymetinden dolayı seni geride bıraktım!” demiş oluyor.
Ama bir hususu da belirtmiş oluyor ki;
İllâ ennehû leyse ba’dî nebiyyün. “Benden sonra peygamber gelmeyeceğini, Allahu Teâlâ hazretleri bildirdi. Benden sonra kıyamete kadar peygamber yok. Yoksa sen, o kadar kıymetlisin ki Harun aleyhisselam gibisin; Musa aleyhisselam bir peygamberdi, Harun aleyhisselam da bir peygamber. Sen de o kadar kıymetlisin, senin de durumun öyle ama, benden sonra peygamber yok!” dedi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, ifadesi; ile onun gönlünü hoş eyledi, onun gönlünü aldı, teselli eylemiş oldu. Bu durumunu bildirmiş oldu.
Bir şeyi daha anlıyoruz ki birtakım münafıklar ve kâfirler, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinden sonra sanki başka peygamber gelecekmiş gibi ,ortaya yalancılar çıkarıp tarih boyunca Ümmet-i Muhammed’in aklını karıştırmışlardır. Yalancı peygamberlerle, peygamber değil de, peygamberlik olduğu iddiasıyla ortaya atılmış, yalancılar çıkmıştır. Allahu Teâlâ hazretleri onların hepsini hor ve zelil eylemiştir.
Bunlardan ayrı yakın zamanlarda da Batılı; Avrupalı, Amerikalı müsteşriklerin, papazların kışkırtmasıyla bâtıl bazı tarikatlar çıkmıştır. İslâm’da mezhep, tarikat diyemeyeceğimiz bazı yollar çıkmıştır. Onlarda da iddialar ortaya atılıyor.
Mesela Ankara’da saatimi tamir ettirmek için bir saatçi dükkânına girdim, baktım orada eski yazıyla bir levha var. Oraya Bahâullâh yazmış.
“Levha olarak asmışsın, bu Bahâullâh kimdir?” dedim.
Meğerse adam Bahâîlerden imiş. Olmadık laflar, uygunsuz laflar söyledi. Hâlbuki Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında, o yanlış yol, İran’dan çıkmış! O zaman padişah o adamı yakalamış, demiş ki;
“Sen şöyle şöyle iddialarla ortaya çıkmışsın…”
Zoru görünce, geri dönmüş:
“Yok efendim, estağfirullah ben hiç öyle bir iddia ile çıkmadım...”
Zamanın padişahı Kıbrıs’a sürmüş. Yanlış bir yol, ortaya çıkartmışlar. Sanki Peygamber Efendimiz’den sonra peygamber gelmiş gibi, sanki Kur’an’dan sonra başka kitap, inmiş gibi yalan söyleyenler var! Hâlbuki bu hadîs-i şerîf; Hz. Ali Efendimiz’in değerini ,sahih kaynaklardan gösterdiği gibi Peygamber Efendimiz’den sonra peygamber gelmeyeceğini, Efendimiz’in ağzından ifade etmesi bakımından bugünün meseleleri ile de ilgili.
Bu hadîs-i şerîfi hatırımıza iyice tutalım, Peygamber Efendimiz açıkça belirtmiş, beyan etmiş ki; “Benden sonra peygamber yok!” Kur’ân-ı Kerîm’de de âyet-i kerîmede, açıkça belirtmiştir ki Peygamber Efendimiz hatemi’n-nebiyyîndir, peygamberlerin hatemidir, hâtimidir, sonuncusudur, mühürleyicisidir. O serinin en son, en kıymetli halkasıdır!
O bakımdan; bu çeşit şeylere karşı, müslümanların uyanık olması lazım. Müslümanların imanından yakalayarak mü’min olması hassesinden, faydalanarak istismar etmek, saptırmak için bâtıl yollar ortaya atarlar. Kâfirler; dünya insanlarının şeytanları, öteki görünmeyen cinlerin şeytanları ile ittifak ederek, insanları saptırmak için, bazen inanç yönünden yanına sokulurlar. Onun için inancımızı koruma, itikadımızı muhafaza etme, sonradan ortaya atılıp insanları şaşırtmaya, matuf olan hareketlerin foyasını, zamanında meydana çıkartmaya hepimiz gayretli, hepimiz dikkatli olmalıyız.
Peygamber Efendimiz; âhir zaman peygamberidir. Kendisinden sonra kıyamete kadar başka peygamber gelmeyecek, eski kitaplarda da durumu müjdelenmiş. Kendisi de Kur’ân-ı Kerîm’de methedilmiş, Kur’ân-ı Kerîm'in âyetlerinde de kendisinin en son peygamber olduğu bildirilmiş, Peygamber Efendimiz’in, sahih hadislerinde de, kendisinden sonra, peygamber gelmeyeceği. O’nun tarafından bildirilmiş, olduğunun delili olmuş oluyor.
Muhterem kardeşlerim!
Osmanlı şairlerinden birisi;
Atarlar seng-i ta’rîzi dıraht-ı meyvedâr üzre
demiş. Kıymetli yere hücum çok olur, kıymetli şeyin düşmanı çok olur. O bakımdan İslâm dininin de karıştırıcıları çoktur. İslâm dininin hasımları, Müslümanlığın karşısına, doğrudan doğruya çıkamazlar. Çünkü pırıl pırıl bir din, kale gibi sağlam, itikadı güzel, an’anesi güzel, kitabı güzel, peygamberi, peygamberinin hayatı güzel, tespit edilmiş, rivayetler sağlam; gık diyemezler!
Hindistan’da; Hintlileri hristiyan yapmak için, oralara yerleşmiş, teşkilat kurmuş olan kilise teşkilatı ile Hindistan'ın müslümanları ve Nakşî tarikatının büyüklerinden Rahmetullah-ı Hindî Efendi karşı karşıya gelmişler, mücadele ediyorlar. Bizimkiler İslâm’ı geliştirmeye, Rahmetullah-ı Hindî korumaya çalışıyor; ötekiler Hristiyanlığı yaymaya çalışıyorlar. İmanla küfrün daima bir çekişmesi, mücadelesi ve Müslümanların, din düşmanlarına karşı, devamlı bir cihadı var.
“Peki, hadi bakalım, halkın karşısında bir münazaraya var mısınız? Siz halkın karşısına çıkın, ben de geleyim, toplanalım; meseleleri halkın karşısında bir müzakere edelim. Var mısınız?..” demiş.
Kaçamamışlar, “Peki.” demişler.
Bunun üzerine orada, toplantılar yapılmış. Bu toplantılarda çeşitli meseleler görüşülmüş. Bizim Rahmetullah-ı Hindî Efendin -Allah garîk-i rahmet eylesin- onların İnciller’inden, onların kitaplarından da deliller getirerek, Hz. İsa’nın ; Allah'ın oğlu olmayacağını, onlara kendi delilleri ile ispat ederek, İncil’in değiştirildiğini ispat ederek, Kur’ân-ı Kerîm’in Hak kelamı olduğunu ispat ederek, İncil’de ve Tevrat’ta Peygamber Efendimiz'in geleceğini müjdeleyerek, daha başka sağlam şeylerle, karşısındaki papazlar heyetini münâzarada perişan etmiş. Ondan sonra kiliseden bir haber gitmiş ki;
“Bundan sonra Müslümanların karşısına, direkt geçip de doğrudan doğruya münakaşalara girmeyin, oturumlara girmeyin!”
Onlar dolandırarak, arka taraftan, sezdirmeden, aldatarak, ancak o tarzda yapabilirler.
“İlk önce müslümanı, yavaş yavaş dinden soğutursunuz. Sonra onu gevşetip durduğunuz zaman, yavaş yavaş alıştırırsınız. Doğrudan doğruya, Hristiyanlığı onlara telkin etmeyin. İlk önce sizin örfünüzü, âdetinizi, an’anenizi, sizin zevkinizi onlara yavaş yavaş telkin edin. Onlar o hâle gelsin ki sizin gibi giyinsin, sizin gibi düşünsün, sizin gibi otursun, kalksın, sizin gibi yesin, yatsın, sizin gibi uyusun uyansın, sizin gibi yaşasın. Kalkış saatleri, yatış saatleri, zevki, misafirliği, çalışması, iş hayatı, her şeyi size benzesin. Sadece işin bir ad koyması kalsın: ‘Bu adam; müslüman mı hristiyan mı?’
Metotları bu; metotlerı bu olduğu için, doğrudan doğruya gelemedikleri için, müslümanların da uyanık olması lazım. Hiç ummadığın yerden bir şey çıkartırlar, bir başka oyun çıkartırlar. İnsanın karşısına başka yoldan gelirler.
Orta Doğu Teknik Üniversitesi, Middle East Technical University kurulduğu zaman, bilimsel bir heyet; “Barış Gönüllüleri” Türkiye’ye geldi. Bak ne kadar güzel. “Barış” sevimli bir şey, çok tatlı maşallah, kaymaklı kaymaklı, iyi. Ondan sonra bir de “gönüllüleri.” “Gönül” kelimesi, zaten tatlı bir kelime. Bir de bir insan bir işi gönüllü yaparsa, parasız yaparsa -gönüllüymüş maşallah- kahraman olur…
Yalan! Cepleri para dolu! Teşkilattan para yağıyor. Hem cebi para dolu olsun, hem de gönüllü, ama işin ortaya konuluş tarzı öyle; Barış Gönüllüsü! Mardin’e, Diyarbakır’a gittiler, bizim gitmediğimiz köylere, kasabalara gittiler. Oradaki kiliseleri gördüler.
Bizim aramızda yaşayan, azınlık cemaatleri gördüler. Onlarla ilgi kurdular, onlara yardım ettiler. Üniversitedeki çocuklara İngilizce öğretme [bahanesiyle] sokuldular. Orta Doğu Teknik Üniversitesi’ne “İngilizce öğreteceğiz…” diye sokuldular. Tabii ki kendisi İngiliz, Amerikalı olur da İngilizce’yi öğretirse telaffuzu güzel olur, öğretmesi güzel olur… diye, hem de madem bunlar barış gönüllüsüymüş, falan filan diye ilgililer büyük veballer yüklendiler, onları oralara tayin ettiler. Onlar da orada bizim çocuklarımıza, ters akideler telkin ettiler.
Ve Orta Doğu Teknik Üniversitesi anarşinin merkezi oldu mu?
Oldu!
Olmadan evvel seneler önce söyledik:
“Bu barış gönüllülerinin niyeti kötüdür! Bunların maksatları Hıristiyanlığı yaymak!..”
Kimse dinlemedi! Çünkü ;o işlere karar verecek şahıslar kimlerse o tarakta bezi olmadığından aldırmıyor. Veyahut rüşvet alıyor, başka bir menfaati var, veyahut anası-babasının kanı bozuk! Bir şeyi var.
Bizim yüreğimiz yanıyor! Biz halktan olduğumuz halde, şıp diye anladık. Bu adamların niyeti kötü! Anadolu'da kasaba kasaba dolaşıyorlar. Ellerinde çantalar, broşür dağıtıyorlar… Niyeti kötü, biz anlıyoruz ama ötekiler tısss, ses çıkmıyor.
Sonu ne oldu?
Sağır sultanın da duyacağı hadiseler oldu, körün bile göreceği hadiseler oldu!
Orta Doğu Teknik Üniversitesi ilim yuvası, oldu bir anarşi yuvası! Bellerinde çifte tabancalar, bahçesinin içinde gizli mağaralar, mağaraların içinde silahlar… En büyük anarşistten, sonra polisle jandarma ile çatışan anarşistler oradan çıktı, bölücüler oradan, komünistler oradan çıktı. Demek ki sonunda bizim dediğimize geldiler. Eski yazıda “Ba’de harâbi’l-Basra “ diye bir söz vardır. Geldiler ama ,Basra'nın harap olmasından sonra geldiler. Oldu ama, neden sonra oldu… Yine de bizim anladığımız anlamda bu işi tam düzenleyemediler. Yine de biz kötüyüz, onlar iyi! Gördün mü şimdi barış gönüllüsünü, bak ne kadar anarşist yetiştirdi?!..
Türkiye’de ;bizim devlet-i aliyyemiz kocaman bir devlet iken, Balkanlar’a da sahip iken, Tuna vilayeti, Mora vilayeti bizimken, üç kıtaya yayılmış durumda iken…
Bize iman lazım, bize İslâm lazım! Biz de dinden, imandan, İslâm’dan ayrıldık mı hiç kimsenin bize dostluğu olmaz!
Gazeteleri okuyorsunuz görüyorsunuz;
“Müttefikimiz, bize niye böyle yapıyor?”
“Hocam hık mık…”
Hiç öyle deme! Bak hadiseler nereye getiriyor. Bizim onlara, eskiden beri itimadımız yok. Dedelerimiz kaideyi ne güzel koymuşlar:
“Hâzur ol cenge, eğer ister isen sulh u salâh.”
Kendin hazırlıklı olacaksın, kuvvetli olacaksın, paçayı kaptırmayacaksın. Üniversite diye açarlar, anarşi yuvası yaparlar. Doktor gönderiyorum derler, din propagandası yaparlar. Barış gönüllüsü, lisan öğreteceğim der, anarşist yetiştirir. Arkeolojik kazı yapacağım der, hainlik yapar, yaptığı kazıdan hazineleri dışa kaçırır…
Türkiye’nin, bütün arkeolojik zenginlikleri, yıllar boyu kaçırılmıştır. Almanya'ya, İngiltere’ye, Amerika’ya, Boston Müzesi’ne, falancaya filancaya kaçırılmıştır! İşte hâlâ kaçırılıyor, hâlâ da uslanmıyoruz, hâlâ da kazılarda, gayrimüslimleri kullanıyoruz! Ya şu işin başına dört başı mamur, sadık, dürüst, sağlam imanlı, insanları koy! Oradan buradan rüşvet alan, insanları koyma, gayrimüslimleri sokma!
“Nezaret eden birisi var...”
Nezaret eden değil! Rüşvetle kandırırlar, hazineleri alır yine götürürler.
Ben, Laleli’nin arka tarafında, apartmanların arkasında yusyuvarlak mermerden bir bina gördüm ki bizim şu caminin beşi altısı gibi büyüklükte. Bu nedir, diye etrafında dolandım. Meğer Bizanslılar’dan kalma, çok acayip bir bina imiş. Şurasından burasından girebilir miyim, derken bekçinin birisi geldi, nedir hocam filan dedi. Ben de;
“Bu binayı merak ettim, neyin nesiymiş?..” dedim.
“Vallahi bilmiyorum. Burada Almanlar kazı yapıyorlardı, kazıyı yaptılar sonra da şantiyeyi yaktılar, ortalıktan kayboldular.” dedi.
Demek ki neler buldu, kaçırdı gitti! Sen onu oraya bırakırsan öyle olur. Oraya sağlam adam koyacaksın, her yere sağlam adam koyacaksın. Sağlam adam koymadığın zaman, bir hile olur.
Bize, bizim memleketimize müslüman yarar! Müslümandan gayrısı bize yâr olmaz, oyun eder. Sen bağrına basarsın, vatandaştır dersin, biz din farkı gözetmiyoruz dersin, bağrına basarsın, onun aklı öbür taraftadır. Senin yüzüne güler, arkandan kuyunu kazar. Onun için uyanık olun. Allahu Teâlâ hazretleri, müslümanlara basiret, feraset vermiştir. İyi müslüman olursak, Allah feraset de verir, hakkı hak olarak görürüz, icrâ ederiz; bâtılı bâtıl olarak görürüz, korunuruz.
Memleketimizin meselelerine sahip çıkın!
Bu memleket kimin?
Sizin! Sizin bir şeyden haberiniz yok! Ev sahibinin bir şeyden haberi yok; kapılar, pencereler açık, giren belli değil çıkan belli değil, alınan belli değil yağmalanan belli değil... Ne biçim sahiplik bu! Ama bir de bunun vebali var.
“Deden, bu memleketi sana emanet vermedi mi?”
“Emanet verdi.”
“Emaneti niye kollayamadın? Bu konağın hâli ne? Ne kapı kalmış, ne pencere kalmış, ne eşya kalmış; hepsi yağmalanmış. Hani senin sahipliğin, görevin?..”
Sorgu sual olur. Onun için memleketinizin, her şeyine sahip çıkın!
Onun için Allah şuur versin. Her meselemize sahip olalım!
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi, sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetûllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp, cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
[1] Buhârî, "Fedâilü ashâbi'n-nebiyyi", 9, r. 3706; Buhârî, "Meğâzî", 78, r. 4416; Müslim, "Fedâilü's-sahâbe", r. 30; Müslim, "Fedâilü's-sahâbe", r. 31; Tirmizî, "Menakıb", 21, r. 3730; Tirmizî, "Menakıb", 21, r. 3731; İbn Mâce, "Mukaddime", 11, r. 115; İbn Mâce, "Mukaddime", 11, r. 121; Ahmed b. Hanbel, I, 184, r. 1600; Ahmed b. Hanbel, I, 183, r. 1583; Ahmed b. Hanbel, I, 177, r. 1532; İbn Hibbân, Sahîh, XV, 370-371, r. 6927; Abdürrezzak, Musannef, V, 405, r. 9745; İbn Ebî Şeybe, Musannef, VI, 366, r. 32074; Tayâlisî, Müsned, I, 170, r. 206; Bezzâr, Müsned, III, 276, r. 1065; Nesâî, es-Sünenü'l-Kübrâ, VII, 425, r. 8377; Ebû Ya'lâ, Müsned, II, 66, r. 709; Beyhakî, es-Sünenü'l-kübrâ, IX, 68, r. 17893; Taberânî, el-Mu'cemü'l-kebîr, I, 148, r. 334.
13.12.1987 -
İstihare, Gece Yolculuğu,
13.02.1988 -
Vefattan Sonra Geriye
