14.06.1987 - Deniz Yolculuğu, Garp Ehli

14.06.1987 - Deniz Yolculuğu, Garp Ehli
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yerkebü'l-bahre illâ hâccün ev mu'temirün ev ğâzin fî sebîllâhi fe inne tahte'l-bahri nâran ve tahte'n-nâri bahran.
Ebu Dâvud ve Beyhakî, Abdullah İbn Amr'dan rivayet etmişler. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
"Deniz yolculuğunu hacca veya umreye giden kimse veyahut Allah yolunda cihat yapan kimseden gayrısı yapmasın. Çünkü denizin altında ateş vardır, ateşin altında deniz vardır." Yani deniz çeşitli tehlikelerle doludur, lüzumsuz yere tehlikeye girmesinler diye tavsiye etmiş. Bu yüzden deniz yolunda yapılacak gazanın, cihadın sevabı denizin tehlikesi çok olduğundan [daha çok]. Çünkü giriyorsun altın deniz, bakıyorsun dibi karanlık. Gemi bir bozulsa, bir batsa, bir fırtına çıksa…
Eskiden bu kadar da büyük değildi, bu kadar da tekniği gelişmiş değildi. Yandın işte; dipsiz bir deniz, köpekbalıkları var… Kızıldeniz'i düşünelim mesela. Çeşit çeşit tehlikeleri var. Sevabı iki kat oluyor. Deniz yoluyla yapılan gazanın, cihadın sevabı kara yoluyla yapılan cihadın iki misli fazla oluyor. Tehlikenin çokluğuna göre...
Çünkü dinimizde ibadetin sevabı çekilen meşakkatin miktarına göre çoğalır. Çok zahmetli ibadetin sevabı çok olur. Kolayın sevabı az, hafif olur.
Mesela cihadın sevabı çok üstün oluyor.
Neden?
Cihat çok zahmetlidir, kolay değil. İnsan oturduğu yerde bile sıcakta terliyor. Bizim büyüklerimiz cihada gitmişler; sıcaklarda, güneşin alnında düşmanla saatlerce çarpışmışlar.
Allah-u Teâlâ hazretleri hepimize dinini iyi yaşamak hususunda gayret ve kuvvet versin. Her türlü tehlikelerden korusun.
Lâ yezâlu ehlü'l-ğarbi zâhirîne ale'l-hakkı hattâ tekûme's-sâah.
Peygamber Efendimiz; "Garp ahalisi hak üzere galip bulunurlar. Kıyamet kopuncaya kadar Allah'ın yardımına mazhar olarak çarpışırlar ve muvaffak olurlar." diye buyurmuş.
Alimlerimiz "garp ahalisi ne demek" diye izah etmiş, diyorlar ki;
"Garp ahalisinden maksat Hicaz'ın garbında ve şimali garbîsinde bulunan mıntıkalarda yani o kadar sıcak olmayan ve iklimi daha latif olan Şam şehri gibi yerlere derler."
Zaten Şam'ın evliyanın toplanma yeri olduğuna dair başka hadis-i şerifler de vardır. O ahalideki, o mübarek yerlerdeki Müslümanlar hak yolunda çarpışmaya, çalışmaya kıyamet kopuncaya kadar devam edecekler. Allah'ın yardımı onların üzerine olacak ve daima galip bulunacaklar. Çalışmalarında başarılı ve muvaffak olacaklar.
Başka bir izah tarzı;
"Garp ehlinden maksat; garp, 'şiddet' demektir. Hiddet ve şiddet sahibi olan yani gayretli, kuvvetli, dini bütün, keskin, sağlam olan Müslümanlar daima Allah tarafından yardıma mazhar olup dini koruyacaklar ve kıyamete kadar bunlar mevcut olacak."
Başka hadis-i şeriflerden de bunları okumuştuk, sizler de duymuşsunuzdur. Allah-u Teâlâ hazretleri bizi hakkı tutan, hak yolda yürüyen o sevdiği zümreden eylesin.
Çünkü bazen insan ümitsizliğe düşüyor. Etrafa bakıyoruz; Müslümanlar kusurlu, haramlar işleniyor, günahlar çok, müstehcenlik yayılmış, itimat edilecek insan az, kimsenin kimseye bir faydası yok, samimi arkadaş arasan kolay kolay bulamıyorsun. Kıyamet yaklaşmış. Ümitsizliğe düşüyor insan.
Kıyamet de böyle şeylerin üzerine kopacak. "Hep şerli insanların üzerine kopacak." diye hadis-i şerifler var. "Acaba biz de o kötülerden miyiz?" diye insanın boynu bükülüyor. Ama bu hadis-i şerifler insanı biraz teselli ediyor.
Demek ki en kötü zamanda bile en iyi kullar, Allah'ın sevdiği kullar yine varmış diye, o zaman insan bir ferahlıyor. İnsana ümit kapısı açılıyor. Allah bizim kusurlarımıza bakmasın. Bizi o zümreden eylesin.
Dünya ne kadar bozulsa, insanlar ne kadar kötüleşse, küfür ne kadar azsa, Müslümanlar ne kadar mazlumlaşsa yine has Müslümanlardan numunelik bir zümre, müzelik de olsa mevcut olacak. Allah bizi o has Müslümanlardan eylesin. Zaten biz de müzelik gibi kaldık. Evet kusurumuz çok ama millet sakalımızı, orucumuzu, namazımızı, haram yemememizi, rüşvet almamamızı hazmedemez; bizi saflıkla itham eder… Tabi insan bir ara şaşırıyor.
Bir hanım kardeşimiz bana bir mektup yazmış, "Acaba ben mi yanlış yoldayım, çevremde herkes bana muhalefet ediyor." diyor. Hayır! Sen yanlış yolda değilsin, çevre bozuk. Çünkü sen Allah'ın kitabındaki şeylere uygun durumdasın, çevrendekilerin hepsi yanlış.
"Efendim! Ben tek kalmışım, acaba kusur bende mi?"
Sen tek kalmışsın ama asıl esas olan sensin. Birisi; eski âlimlerimizin birinin yanında 'cemaatten, kalabalık gruptan ayrılmamak' diye bir şey söylemiş de karşısındaki büyük âlim ona diyor ki: "Ben de seni dini bakımdan çok bilgili sanırdım. Sen cemaati insan kalabalığı mı sanıyorsun! Cemaat, hakla beraber olmaktır. Tek başına kalsan bile hak ve hakikatle beraber olmaktır. Cemaat odur, ötekiler sapmıştır." Hani, "Cemaatten ayrılmayın, sapıtmayın, aleyküm bi-savâdi'l-âzam, büyük topluluktan kopmayın!" filan deniliyor.
Onun aslı neymiş?
Hak ile beraber olmakmış. Hak ile cem olmakmış. Nitekim eskilerden misal olarak İbrahim aleyhisselam'ı alalım. İbrahim aleyhisselam'ın yaşadığı şehirde babası veya amcası Azer bile put yapıyordu. Herkes puta tapıyordu. İbadethaneleri putlarla doluydu. Kimisi güneşe, kimisi aya, kimisi yıldıza tapıyordu; onların sembolleri olan putları ibadethaneye yerleştirmişlerdi.
İbrahim aleyhisselam tek başına "Hayır!" dedi. "Güneşe, aya, yıldıza, puta tapılmaz! Bunların hepsinin yaratanı, yerin göğün sahibi Allah'a ibadet edilir. Ben onların hepsini reddediyorum. Allah'a yöneldim, Allah'a teslim oluyorum. Şahit olun ki ben müslümanım!" dedi, diye ayetlerden biliyoruz. Tek başına onlara karşı çıktı ve onlarla mücadele etti.
Cemaatten mi ayrıldı?
Hayır! Cemaatten ayrılmadı. Cemaat İbrahim aleyhisselam'ın kendisi! Tek başına o cemaat! Ötekiler cemaatten ayrıldılar! Çünkü İbrahim aleyhisselam hakla beraber. Kim hakla beraberse cemaat odur. Haktan ayrılanlar, isterse adetleri milyon olsun sapmışlardır, cemaatten kopmuşlardır. Bu inceliğe dikkat edin. Bu dinimizde önemli bir inceliktir.
Bir dairede tek başına kalırsın. Bir hırsız ekibin içine düşersin, hepsi rüşvet alıyor. İş sahiplerinden parayı alıyorlar, yukarıdan aşağıya kadar silsile-i meratip üzere bölüşüyorlar. Hepsi rüşveti yiyorlar. Sen de oraya tayin olmuşsun, gelmişsin; masum bir insan... İş sahibi geldiği zaman işini yapıyorsun, evrakını veriyorsun, gidiyor. Ötekiler kızıyorlar sana;
"Ya, bu böyle olmaz."
"Nasıl olacak?"
"Rüşvet alacaksın, bölüşeceğiz."
"Öyle şey olmaz."
Sen onlara karşı çıkıyorsun, onların çarklarına çomak sokuyorsun, işlerini durduruyorsun. Onlar sana kızarlar, iftira ederler, seninle uğraşırlar. Baktılar, kusur bulamadılar.
Ne derler?
Bir leke sürecekler. "Şu düşmanı, bu düşmanı " derler. Tek başına da kalsan hakkı tutacaksın, hakkı söyleyeceksin, hakkı destekleyeceksin. Milletler ve devletler böyle kahramanların sayesinde yükselir. Öteki yığınların sayesinde değil. Ötekiler ağaç kurdu gibi ağacı içinden çürütürler. Sen kötü olursun, herkes sana kötü der ama asıl hizmeti sen yapıyorsun, asıl zararı onlar veriyor.
İşler ve değer hükümleri tersine döndü, namuslular suçlu namussuzlar makbul oldu. Çünkü o, Bakan'ın önünde, Genel Müdür'ün önünde dokuz takla atar, bin bir tane yalan söyler, ona şirin görünür. "Peki efendim, baş üstüne." der. Sen hakkı söylersin, "Hayır, bu olmaz, bunu yapamam, bu yanlıştır." dersin, sen kötü olursun. Söz dinlemez, uyumsuz, âsi, asosyal… Bunların hepsi lekelerdir. Veyahut dindar, namaz kılıyor, bilmem ne...
Dindarlık suç olur mu?
Dindarlık meziyet! Amerika'ya gitsem el üstünde tutuyorlar. Avrupa'ya gitsem el üstünde tutuyorlar. Bu adam dindardır, namusludur diye neredeyse adam beni görünce Müslüman olacak. Türkiye'de suç! Ne biçim iş? Olmaz! Menfaatine dokunduğun insanlar bu işi [böyle yapıyor], sen öyle de olsa hak bildiğin yolda yürür, çoluk çocuğuna haram lokma yedirmezsin. İslâm budur işte!
İslâm biraz meşakkat, biraz Allah rızası için zahmetleri yüklenmek demektir. Kimse zahmet yüklenmezse bu gemi batar. Bu geminin önüne gelen bir tarafını delerse bu geminin içine su girer, bu gemi batar. Deldirtmeyeceksin! Tıkır tıkır yürüyecek iş! Tek başına masaya bir yumruk vuracaksın! Tak!
"Ben varken burada hiçbirinize zırnık haram koklatmam. Nereye giderseniz gidin, şikâyet ederseniz edin!"
Allah rahmet eylesin, bir [dostumuz] vardı, Temyiz Mahkemesi hâkimi olmuştu. Vefat etti, mekânı cennet olsun.
"Meslek hayatımda çok namussuzlarla uğraştım. İsmini söyleyebilirim ama söylemiyorum. Maksadımız bir kimseyi reklam etmek değil. Temyiz Mahkemesi hâkimiydi, vefat etti. Allah mekânını cennet etsin. Kendisi anlatıyor, diyor ki:
Çok dalavereli işlerle karşılaştım. Çok haksızlıklarla mücadele ettim. Mücadele ettiğim için kötü oldum. Kötü olduğum için de şehirden şehre sürüldüm. Hepsinin sonunda yüzüm ak oldu."
Çünkü dürüst! Bir şeyi yok. İş inceleniyor, anlaşılıyor, bitiyor. "Bütün püf noktası istifa etmemek" diyor;
"Onlar istifaya zorladılar, ben istifa etmedim. Hakkâri' ye sürdüler, gittim. Şemdinli'ye sürdüler, gittim. Falanca yere sürdüler, gittim. Ama haktan vazgeçmedim!"
Bir millet böyle yükselir. Böyle çalışmalarla, böyle insanlarla yükselir. Ötekiler keyfine, zevkine bakıyor. Onlar, "biz ekseriyetiz" diye bu tarafa [baskı] yapıyorlar. Hayır! Ekseriyet bir kişi de olsa hakla olan kimsedir. Bâtıl üzere olanların hepsini bir terazinin bir kefesine doldursan bir adam etmez. Hepsini çuvala daldırıp da aldığın yığın gibi doldur… Bir sürü adam...
Ne işe yarar? Hiçbir işe yaramaz!
Neden?
Çünkü kafası ve ahlâkı bozulmuş. Ahlâkla yükselecek. Ahlâk denilen şey cemiyetin sıhhatli çalışması için konulan nizam demek. Sen ahlâkı hiçe sayarsan, edepsize itibar edersen, haksız ve arsızı yaşattıracak bir vasat hazırlarsan arsızlık, edepsizlik, yüzsüzlük hemen ürer. En süratle üreyen mikrop gibi her tarafı sarar. O zaman rüşvetsiz iş yaptıramazsın. "Ben bu işle başa çıkamıyorum" dersin.
Çıkamazsın çünkü bunun ana kaynağı dindir. O kaynağı kuruttuğun ve o kaynağa önem vermediğin, o kaynağı kapattığın zaman… O adam namussuz oldu mu o rüşveti yer. Gözünün içine bakarak yer. Seni aldatır. Gece gelir yine yapar. Sen depoyu teslim edersin; geceleyin gelir, açar, götürür.
Adam ertesi gün yazlığa gideceğim diye arabasına bütün eşyasını doldurmuş, arabasını hazır hale getirmiş, sabahleyin binecek gidecek. Sabahleyin iniyor ne araba var ne eşya… Hala gidiyor, araba yok. Gitmiş. Namussuz çok, her yerde...
Allah bizi bütün cihan bozulsa bozulmayanlardan eylesin. Bütün cihan şeytanın peşinden gitse Rahman'ın yolunda yürüyenlerden eylesin. Herkes Allah'ın haram kıldığı yollara dökülse bizi Allah helalinden, helal yoldan ayırmasın. Bizi rızasına vasıl eylesin. Sevdiği kul eylesin. Habibine has ümmet olmayı nasip eylesin.
Fâtiha-i şerife meâl besmele.
07.12.1986 -
Allahın Zatını Düşünmek,
13.11.1988 -
Peygamber Efendimizin Ahlak
