15.11.1987 - Secde Etmek, Hastanın Duası

15.11.1987 - Secde Etmek, Hastanın Duası
Bismillâhirrahmânirrahîm.
el-Hamdü li’l-lâhi Rabbi’l-âlemîn.Hamden kesiran tayyiben mübareken fih.Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidi’l-evvelîne ve’l-âhirîn. Seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn.
Emmâ ba’dü fa’lemû eyyühe’l-ihvân. Fe-inne efdale’l-hadîsi kitâbu’l-lah. Ve efdela’l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtühâ. Ve külle muhdesetin bid’atün. Ve külle bid’atin dalâletün. Ve külle dalâletin ve sahibehâ fi’n-nâr. Ve bi’s-senedi’l-muttasıli ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl.
Yâ Selmanü! Lâ tescüd lî eraeyte lev müttü e-künte sâciden li-kabrî lâ tescüd ve’scüd li’l-hayyi’l-lezî lâ yemût.
Selman radıyallahu anh’ten rivayet edilen bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz ona hitaben şöyle diyor:
“Ey Selman! Bana secde etme!” Çünkü eski ümmetlerde hürmetin nişânesi olarak secde ederlerdi.
Bizde tarih kitaplarında görmüşüzdür veya eski tarihî filmlerde bazı köleler veyahut tebaanın hükümdarlara secde ettiğini görmüşsünüzdür. Secde etmek bir hürmet nişânesi oluyor. Kur’ân-ı Kerîm’de de Yusuf aleyhisselam’ın hikâyesi anlatılırken, hayat hikayesi, anne babasının öbür kardeşleriyle beraber kendisine secde ettikleri anlatılıyor. Demek ki o devirde hürmet ifadesi secde etmekmiş. Yusuf aleyhisselam peygamber iken onun yanına gelen annesi, babası ve kardeşleri sevgilerinden, hürmetlerinden dolayı ona secdeye kapanmışlar, daha önce rüyasını görmüş olduğu hâdise tahakkuk etmiş. Daha küçükken babasına; “Babacığım! Rüyamda 11 tane yıldızı, ayı ve güneşi bana secde ederken gördüm.” diye anlatıyor. Babası Yakup aleyhisselam; “Aman evladım!” Rüyanı kardeşlerine anlatma, kıskanırlar, sana bir oyun ederler, sana kastederler.” diyor. Uzun maceralardan sonra Mısır’da temekkün ediyor, Mısır’da yüksek bir mevkiye geçiyor, kölelikten Mısır azizi olma durumuna geliyor. Kendisine peygamberlik verilmiş; cemal sahibi, kemal sahibi, mübarek bir kimse. Sonradan annesini babasını da Diyâr-ı Ken’an’dan kendi bulunduğu, vazife gördüğü beldeye getirtiyor. Annesi ve babasıyla beraber, kendisine bir ara kötülük yapmış olan kardeşleri de geliyor. Mahcuplar, üzülüyorlar. Yapmış oldukları kusurlardan dolayı özürler diliyorlar.
Lâ tesrîbe aleykümü’l-yevme ve yağfiru’l-lâhu leküm ve hüve erhamü’r-râhimîn diyerek onları teselli ediyor. İşte o zaman hepsi kendisine secde ediyorlar. 11 tane yıldızın, ayın ve güneşin secde etmesi yani rüyasını önceden gördüğü hadise sonradan tahakkuk ediyor. Yusuf aleyhisselam’ın annesi babası ay, güneş; kardeşleri de yıldız olmuş oluyor.
Bu hikâyede nice ibretler vardır. Rüyanın bir kısmının ileriye doğru olacak hadiselerde birer hakiki şahit ve haber olması durumu vardır. Sonra sabredenlerin, takvâ ile hareket edenlerin, Allah’ın rızası yolunda yürüyenlerin bir takım meşakkatlere uğrasalar bile sonunda yine nimetlere, lütuflara ereceğinin müjdesi; zulüm ve haksızlık yapanların da sonunda bir gün üzüleceği gerçeği vardır. Onun için şairin birisi diyor ki;
Zâlimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ
Tallahi lekad âserakellâhu aleynâ.
“Zalimler bir gün yaptıklarına pişman olurlar da ‘Allah seni bizden üstün kıldı, sana nimet verdi, biz haksızlık etmişiz, hata bizdeymiş, hatamızı anladık.’ derler. Allah bir gün o noktaya getirtir.”
Allah bizi zulmetmekten korusun. Zulme uğramaktan da korusun, dünya ve âhiretin hayırlarına erdirsin.
Eskiden secde varmış. Selman radıyallahu anh de İran’da yetişti, Anadolu’ya geldi, hıristiyan rahiplerin yanında bulundu, onların âdetlerini gördü. Demek ki Efendimiz’e sevgisinden, muhabbetinden, ona hürmetini ifade etmek için secdeye kalkmış. Peygamber Efendimiz secdeyi yasaklıyor. Diyor ki; Lâ tescüd lî. “Yâ Selman! Bana secde etme.” Eraeyte lev müttü e künte sâciden li kabrî. “Ben ölsem kabrime secde eder miydin? Etme!” Lâ tescüd ve’scüd li’l-hayyi’l-lezî lâ yemût. “Bana secde etme! Hiç ölmeyen, hayy u kayyûm olan, lâ yemût olan Allahu Teâlâ hazretlerine secde et.” diyerek kula secde etmenin doğru olmadığını, Allah’a secde etmenin doğru olacağını bildiriyor.
Secde mevzuunda başka bir hadîs-i şerîf daha vardır: “Bir kimsenin bir kimseye secde etmesi doğru olmaz. Eğer böyle bir secde doğru olsaydı da ben, ‘Secde edin.’ diye emredecek olsaydım kadınlara; ‘efendilerine, kocalarına secde etmelerini’ emrederdim. Ama secde etmek yok.” buyurmuş oluyor Peygamber Efendimiz. Buradan da anlıyoruz ki müslüman, saliha hatunlar beylerine çok hürmetkâr olacaklar.Tabi Beyler de saliha hatunlarına son derece saygılı, himayekâr olacaklar, onların hukuklarına riayetkâr olacaklar. Ev bir muhabbet ocağı halinde olacak. Hanım efendisine saygılı olacak. Saygının bir çeşidi de ismiyle hitap etmemektir. Eskiler ona çok dikkat ederlermiş. “Ahmet bey, Hasan bey, Hüseyin bey” hatta doğrudan doğruya “Ahmet, Mehmet, Ali, Veli! Kalk, gel, git.” gibi ifadeler bizim eski töremizde yok. “Efendi!” derlermiş, “Yâ Hu!” derlermiş. “Yâ Hu!” ne demek? “Ey o” demek. Hu, o demek. Yâ, o. Yani ismini söylemiyor. “Yâ Hu, bakar mısın? Bakkaldan şu alınacak, alır mısın? Akşama şunu getirir misin?”
Eskileri bir anlasak çok iyi olur. Çünkü çok güzel edepleri kendileri öğrenmişler, hazmetmişler, öğretmişler, hayatlarını bu güzel edeple yaşamışlar. Evde bir yemek olsa komşuya dağıtmışlar. Onun için tekerlemede de geçer hani; “Komşuda pişer, bize de düşer.” Çünkü kokusu oldu mu kaç komşu varsa hemen dağıtırlarmış. “Buyur biz de biraz mantı yaptık, tatlı yaptık, tuzlu yaptık; siz de buyurun.” Şimdi öyle şeyler kalmadı. Bir apartmandaki insan, ötekini tanımıyor. Alt kattaki üst kattakini tanımıyor, kimse kimseye gitmiyor.
Demek ki kulun kula secdesi yok, secde Allah’a yapılır. Kabre secde etmek de yok. Bu hadîs-i şerîften onu da öğreniyoruz. Herhangi başka bir şeye de secde etmek yok. Mehmed Âkif rahmetullahi aleyh ne güzel söylüyor: “O rüku olmasa dünyada eğilmez başlar.” Mü’minin başı rükûda eğiliyor, secdede yere geliyor. Öyle olmasa başka zaman bu bel eğilmez; dimdik, sapasağlam durur. Çünkü Allah’a inanmış insanın bir izzeti vardır ki müslüman olmayanlardan hiçbir kimse ona erişemez.
Yâ Selmânü! İnne’l-mübtelâ müstecâbün da’avâtühû. Fed’u ve tehayyer mine’d-duâ üd’u ente ve üemminu ene.
Bu hadîs-i şerîf de yine Selman radıyallahu anh’ten rivayet edilmiş. Selmân-ı Fârisî hazretleri İranlılar’ın cennete en önde gideni olacak. Anlaşılan hastalanmış, Allahu âlem, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem ona buyuruyor ki;
“Ey Selman! Bir derde uğrayan, hastalanan bir kimsenin duaları makbuldür, Allah dualarını kabul eder. O artık Allah’ın nazlı, müstesna, kıymetli bir kulu oluyor; hastalandı ya, o hastalığının hatırına Allah dualarını kabul ediyor. Hasta kulun duası makbuldür.”
Müstecâbün da’avâtühû. “Duaları makbuldür.” Fed’u. “Sen dua et.” Ve tehayyer mine’d-duâ. “Seç, hangi duayı etmek istiyorsan et.” Üd’u ente. “Sen dua et.” Ve üemminü ene. “Ben de âmin diyeyim.” diyor. Demek ki Efendimiz sallallahu aleyhi vessellem ona dua etmesini emreylemiş.O da sen istediğin duayı yap ben ona amin diyeyim diye hastalandığı zaman böyle olmuş hadise.Bundan çıkan ders şudur;
Hastalık, Allah’ın takdiriyle insanın başına geliyor. Evet hastalık istenmez, Allah’tan istenilen afiyet olacak. Allah’tan ne isteyeceğiz? “Yâ Rabbi! Bize afiyet ver.” Neden afiyeti isteyeceğiz? Afiyetin iki taraflı mânası var. Bir tarafı hastalıklardan, öbür tarafı da belalardan uzak olmak mânasına geliyor. Hem sıhhatli hem de başı dinç ve esen olmak mânasına geliyor. Allah insana afiyeti verdi mi bu ne demek? Hem vücudu sıhhatli olacak hem de gönlü şen olacak demektir. Çünkü bazen insan turp gibi sıhhatli olur ama Allah başına bir dert verir, dünya başına yıkılır, dünya başına dar gelir. Sıhhatli ama dertli adam. Ah! Yar yüreğim yar, gör ki neler var içinde, ne dertler var. Bir ah çekse derinden, yer oynar yerinden. Neden? Dertli. Ha demek ki o zaman insan sadece; “Yâ Rabbi! Sen bana sağlık ver.” dese yetmez. “Yâ Rabbi! Afiyet ver.” diyecek. Afiyet hem sağlığı ihtiva ediyor hem de belalardan mahfuz olmayı ifade ediyor. Demek ki afiyeti isteyeceğiz. İsteyeceğiz ama Allah’ın takdiri bir sebepten hasta olursak ne yapacağız? Hastalığımıza bir bakıma sevineceğiz, çünkü hastanın duası makbul. Hastanın iniltisi tesbihtir, uykusu ibadettir, duaları makbuldür, günahları mağfurdur, anasından doğduğu gündeki gibi defter-i âmâlindeki bütün günahları silinir, hayat sil baştan yeniden başlar. Peygamber Efendimiz’in; feste’ni fi’l-ameli. “İşe yeniden başla, defterin tertemiz oldu.” dediği gibi olur. O bakımdan hastalık, bir nevi ikramdır, Allah’ın bir çeşit ikramıdır ki sevap kazanmaya vesilesi oluyor; bir.
İkinci taraftan, bizim tarafımızdan bakıp işin kurnazlık tarafına, açıkgözlülük tarafına, kârlılık tarafına gelecek olursak muhterem kardeşlerim hasta ziyaretini çok yapalım. Neden? Mübareğin duası makbul; gideriz, elini tutarız, alnını tutarız, “nasılsın” deriz, hediye veririz, gönlünü alırız. “Hoş geldin! Allah senden razı olsun.” dedi mi yaşadık; o zaman ne mutlu bize. Onun için hastayı ziyaret edelim ve kendisinden dua isteyelim. Hastanın duası makbuldür. Peygamber Efendimiz’in; “Sen dua et, ben de âmin diyeyim.” dediği gibi, biz de hastadan dua isteyelim. Diyelim ki; “Sen bir çeşit hastasın, biz senden beter durumdayız; sen bize dua et, biz de âmin diyelim.” Biz sıhhatliyiz ama;
Kefâke daan ente sihha ve teslemâ.
Senin hasta olmandan daha beter bir şey. İnsan sıhhatli olduğu; karnı tok, sırtı pek olduğu zaman çeşitli günahlara dalıyor. Hasta olsa Allah’ı anar, tesbih çeker, dualar eder. Sıhhatli olduğu zaman neler neler yapıyor. Allah’ı unutuyor, nice hatalı işler yapıyor. Demek ki mümkün olduğu kadar, hasta ziyareti yapacağız. Cuma günü yapmanızı tavsiye ederim. Cuma günü hasta ziyaret etmek, sadaka vermek çok sevaplıdır. Cuma namazı kılmakla beraber bir de oruçlu olursa, bir de cenaze namazı kılarsa onlar hakkında çok mükâfatlar var. Cumada böyle hayırları çok yapmaya gayret edin. Ama Cuma günü ziyaret günü değilse Pazar da, Pazartesi de, Perşembe de olur, her zaman olur. Hasta ziyaretinde çok sevap vardır, kâr vardır. Bir de muhterem kardeşlerim hasta ziyareti, hastaya ilaç gibi fayda verir.
Bir keresinde ben bir hata işledim. “Rahmetli anam üzülmesin.” diye ev halkından kimseye haber vermeden hastaneye gittim, ameliyat oldum. Çocukluk işte. Lise talebesiyim. Meğer ziyaretçisiz olmak ne zor şeymiş, orada anladım. Herkesin ziyaretçisi geliyor, ben yatakta yatıyorum; benim ziyaretçim yok. Herkes bana bakıyor, acıyor, ben de ona sinirleniyorum. Halbuki ben söylemedim, ondan gelmiyorlar. Söylesem bir sürü insan gelecekti ama anam üzülmesin diye söylemedim. Zor oluyor. İnsan ziyaretçi bekliyor. Hastanedeki, askerdeki, hapisteki, çeşitli yerlerdeki kardeşlerinizi ziyaret edin. Onun da çok sevabı var.
Sonuncu bir tavsiye; hasta ziyareti kısa olur, başında oturup da iki saat durma. Hasta ziyareti kısa olur çünkü sıkışır, daha başka bir sıkıntısı olur, gözleri kapanır, uyku ihtiyacı olur. Biraz halini hatırını sorarsın ondan sonra “Bana müsaade!” dersin, uzatmazsın. Suretü’l-kıyâmı inde’l-marîd. “Hastanın yanından süratle kalkmak, insanın akıllı, fikirli, zeki, iyi bir müslüman olduğunun alametidir.
Yâ Selmânü! Lâ tubğiznî fe-tüfârika diyneke. Kâle: Keyfe ebğizuke? Kâle: Tubğizu’l-araba fe-tubğizunî.
Bu hadîs-i şerîf; Tirmizî’de var, “hasen hadis” diye bildirmiş. Başka kaynaklarda da var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem diyor ki; “Yâ Selman! Bana kızma, bana buğz etme.” Neden? Lâ tubğizni. “Bana kızma!” Fe-tüfârika diyneke. “Böyle yaparsan dininden kopar, ayrılır, gidersin. Müslümanlıktan çıkarsın.” İnsan Peygamber Efendimiz’e kızabilir mi? Sahabesi kızar mı? Kızmasa da bir hükmüne razı olmasa bile Müslümanlığa sığmaz, İslâm’dan çıkmış olur. Müslümanların, Peygamber Efendimiz’i bütün insanların hepsinden daha çok sevmesi lazım. Bizim de öyle. Çocuklarımıza da Peygamber Efendimiz’in sevgisini aşılayarak yetiştirmemiz lazım. Bizim de gönlümüz “Peygamber Efendimiz” dediğimiz zaman ağzımıza gelmeli, yüreğimiz heyecanla, sevgiyle çarpmalı, bir hal olmalıyız. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e en güzel tarzda sevgi ve muhabbet duygularıyla bağlı olmalıyız. “Sakın bana kızma! Sonra dininden ayrılır, kopar, gidersin.” diyor. Selman radıyallahu anh hayretle soruyor, diyor ki; keyfe ebğizuke. “Sana nasıl kızarım yâ Resûlallah? Güneş gibi yüzün var, derya gibi cömertliğin var, her huyun güzel, Allah’ın Resûlüsün, sana hayranım, canım sana feda, anam babam sana feda. Sana nasıl kızarım?” Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; tubğizu’l-arab. “Arap kavmine kızarsın.” Kendin İranlısın, buraya geldin, Arap kavmine kızarsın- fe-tubğizunî. “Bana kızmış olursun.”
Bu devirde biraz hafifledi. Bizim memlekette moda gibidir, Araplara çatan çoktur. Hatta “pis” derler. Canım dünyada pis insan çok. Bu biraz da zenginlikle, görgüyle ilgili bir durum. Hindistan’a gitsen mahvolursun, Çin’e gitsen beter olursun. Malezya’ya gitsen belki bir hıristiyan Güney Amerika ülkesine gitsen ne kadar pislikler görürsün. Sokaklarını size anlatmaktan utanırım. Evlerinde köpekle beraber oturur kalkarlar; bir kendileri ısırırlar, bir köpeğe ısırtırlar.
“Hacca gittim de, şöyle oldu da, böyle oldu da.” Bırak şu gevezelikleri, dedikodu etmeyi; güzel şeylerden bahset. Kimisi çok aleyhte bulunuyor, ileri geri söyleniyor. “Cihan Harbi’nde bize şöyle yaptılar da, böyle ettiler de.” Canım yapanlar hesabını verir, şimdi sen şu zamana gel. Komşumuzdur. Suriye’dir, komşumuzdur; Irak’tır, komşumuzdur; Kuveyt’tir, komşumuzdur. Biz şimdi iyi komşuluk münasebetleri içinde, eskiyi tamir edip düzeltmeye bakalım. Daha önceden hepsi kardeşti, aynı ülkenin vatandaşları durumundaydı, sonra parçalandı, küçüldüler. Şimdi biz vaziyeti toparlamaya bakalım. Zaten adamların başı sıkışık, bize ihtiyaçları var, biz böyle şeyler yapmayalım. Yani Arap’a ters bakıyorlar.
Allah’ın hiçbir kulunu hor görmemek lazım. İmanlı kulun derecesi çok yüksektir. Allah’ın sevdiği kullara düşmanlık besleyen iflah olmaz. Onun için bu sözleri bırakalım.
Sözümüze dikkat edelim. Bazen yanlış bir söz söylüyoruz, başkalarının bilmeden kalbini kırabiliyoruz. Araplar bizim müslüman kardeşlerimizdir, kızmayacağız. Allah, hatalı olanların cezasını verir, bizim de hatalı olanlarımızın cezasını verir. Biz hatalı olmamaya gayret edelim.
Müslümanlar kardeştir, birbirimizi sevelim. Filanca kardeşimiz Çerkez, müslüman mı? Müslüman tamam, o yeter. Filanca kardeşimiz Boşnak, müslüman mı? Müslüman, tamam. Filanca kardeşimiz Rum müslüman mı? Müslüman, o zaman kardeşim. Müslüman olduktan sonra bir mesele yok. Müslüman değilse bile bizim ecdadımız komşuluk münasebetlerinde çok yumuşak davranmışlar, güzel ahlâklarıyla onları büyülemişler, tesir etmişler kendilerini sevdirmişler, İslâm’ı tebliğ etmişler. Onların bir çoğu da gönül hoşluğuyla müslüman olmuş. O da mümkün. Birisi “henüz müslüman değil” diye hemen vazgeçmemeli, üzerinde çalışmalı, gayret etmeli; bakarsın bir zaman gelir, müslüman olur. Müslüman olduktan sonra da hepimizden temiz olur. Kelime-i şehadet getirdi mi Allah, bütün eski günahlarının hepsini siler, tertemiz olur. Ondan sonra durumuna dikkat etti mi yaşadı.
Bizim burada bir Ermeni Barsam usta vardı, müslüman oldu. Ermeni.Hocamız rahmetli ona Zahid adını verdi. Zahid Barsam, Ermeni, olsun, müslüman. Papazlar geliyormuş; “Sen niye dininden döndün? Niye Hıristiyanlığı bıraktın, Müslümanlığa girdin? Bak bu zamane müslümanları şöyle kötü, böyle kötü.” diyorlarmış. O da onlara diyormuş ki; “Siz suyun kanalizasyonlardaki akışına bakıyorsunuz, ‘bu su pis’ diyorsunuz. Gidin, o suyun ta dağdan çıktığı pınarına bakın, o zaman anlarsınız.” İslâm’ın aslı, özü, pınarı neresi? Kur’ân-ı Kerîm, hadîs-i şerîfler. Peygamber Efendimiz’in Asr-ı Saadeti. İnsan oraya bakarsa İslâm’ın ne kadar güzel olduğunu görür. Yirminci yüzyılın Türkiye müslümanlarına bakarsa, olmaz. Bizim kusurumuz çok, Allah affetsin.
Pakistanlı bir kimseyle tanıştım, Güney Afrika’da vazife görüyormuş; sakallı, müslüman, mütedeyyin bir insan. “Benim babam Türkler için kasideler yazardı. Türkler’i anarken hüngür hüngür ağlardı. Gözyaşı dökerdi; ‘Onlar evliyâdır, onlar mübarek insanlardır, onlar bizim gibi insanlar değildir.’ diye bahsederdi. İstanbul’a geldim, sizleri gördüm.” dedi. Ben kendi kendime; “Eyvah!” dedim. “Eyvah! Keşke öyle bilseydi; uzaktan görseydi, uzaktan duysaydı da gelip görmeseydi.” Gelmiş. Eminönü’nü, Sirkeci’yi, Beyoğlu’nu görünce; “Nerede kaldı Müslümanlık?” diye kim bilir ne kadar üzülmüştür. Bizde kusur çok, beldelerimizde İslâm’ı iyi koruyamamışız. Camilerimizi bile koruyamamışız da yıkılmış, harabe olmuş, medreselerimizin taşı kalmamış, ilim kalmamış, bilgi kalmamış; İslâm’dan uzaklaşmışız.
Allah bize tekrar ilim, irfan, edep, erkân nasip eylesin. Has, halis, hakiki müslüman olmayı, rızasına ermeyi, cennetine girmeyi nasip eylesin.
Fâtiha-ı şerîfe meal Besmele-i şerîfe.
19.06.1988 -
Zikrin Önemi, Deccal,
10.04.1986 -
Riyakar Alimler, Kalpler
