19.04.1987 - Allaha İtaat, Nikah, Yemin

19.04.1987 - Allaha İtaat, Nikah, Yemin
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ tâate li-ehadin fî ma’sıyeti’llâhi, inneme’t-tâatü fi’l-ma’rufi.
Sadaka rasûlü’llâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
Lâ tâate li-ehadin fî ma’sıyeti’llâhi, inneme’t-tâatü fi’l-ma’rufi.
Allah’a isyan yolunda bir kula, herhangi bir kimseye itaat etmek yoktur. İtaat ,ancak aklın ve şeriatin uygun bulduğu şeyde olur. Akla ve şeriate aykırı günah yollarında olmaz.
İnsanın dinimizce itaat etmesi emrolunduğu kimseler vardır. Mesela babası, mesela anası, mesela hocası, mesela İslâmi idarenin başında bulunan halife-i ruy-i zemîn, imâmü’l-müslimîn, emirü’l-mü’minîn. Bunlara itaatle vazifelidir Müslümanlar.
Ayrıca seyahate çıksalar, bir vazife almış olsalar bu seyahatleri dolayısıyla, bu vazifeleri dolayısıyla gittikleri esnada veyahut bir yerde topluca çalışıyor olsalar, bu toplulukları esnasında bir tanesini imam ve önder seçmeleri lâzım gelir.
İslâm intizam dinidir, düzen dinidir. İslâm’da sınırsız ve sonunda anarşiye götüren bir hürriyet yoktur. Her şey ölçüsü içindedir. Malum ilaç bile; damlası fazla damlatıldığı zaman hastayı iyi etmiyor, ölüme götürüyor. On beş damla damlatacak dediğini otuz damla damlatırsa, hasta komaya girebilir. Her şeyin bir hududu vardır.
İslâm’da da her şey ölçülüdür. Annenin babanın hakkı vardır, ölçülü. Evlâdın hakkı vardır, ölçülü. Hocanın hakkı vardır, ölçülü. Talebenin hoca üzerinde hakkı vardır, ölçülü. Hepsi biçilmiş kaftan gibidir. Hepsi yerli yerine oturur. Milim şaşmaz. Gayet güzeldir.
Müslümanlar da itaatkâr olacaklar. Tamam. İmamlarına itaat edecekler. Bak camide bile başımıza bir imam geçiyor. “Allâhu ekber” dediği zaman, namaza duruyoruz. “Es-selâmü aleyküm ve rahmetu’llâh” dediği zaman, selâm verip namazdan çıkıyoruz. İtaat ediyoruz, uyuyoruz, tâbî oluyoruz.
İslâm’da bu itaat, terbiye cemiyetin nizamı, yükselmesi ve başarısı için şarttır. İslâm bu itaate sahip olduğu müddetçe Müslümanları başarıdan başarıya götürmüş, dünyaya hâkim kılmıştır. Devletlere hâkim kılmıştır. Kıtalara hâkim kılmıştır. Okyanuslara hâkim kılmıştır. İslâm böyle bir din, bu kaideler güzel kaideler.
İslâm’da mânâsız, sınırsız bir hürriyet yoktur.
Efendim kadınlar hür olsun!
Ne kadar hür olsun?
Ne kadar kabahat, kusur, günah, halt karıştırabilme imkânı varsa, onları yapacak kadar.
Bunun bir faydası yok ki.
Efendim İslâm’da herkes hür olsun!
Ne kadar?
Cemiyetin nizamını alt üst edecek kadar, insanların haklarını çiğneyecek kadar; huzuru, rahatı kaçırtacak kadar.
Bu hürriyet, hürriyet değil bu anarşidir, doğru değildir.
İslâm her şeyi dengeliyor. Her şeyin orta yolunu buluyor. İfratını, tefritini belirtiyor ve insanların dünya ve ahiret saadetine uygun olan şekli söylüyor İslâm.
Evet, itaat etmeniz lazım. Hocaya itaat edilir, tamam. İmama itaat edilir, tamam. Halifeye itaat edilir, tamam. Babaya, anneye itaat edilir, tamam. Büyük ağabey anne baba yerine kaimdir, itaat edilir; tamam. Hanım kocasına itaat edecek, hadisler var; tamam.
Bu işin hududu ne, sonsuz mu?
Hayır. Sonsuz değil. Bu işin hududu Allah’ın çizdiği çizgilerin içi. Bu çizgiye dayandığı zaman, bu çizgiyi geçtiği zaman oyun bozulur. O zaman olmaz.
Efendim ben senin babanım, gel bakalım buraya. Al bakalım şu rakı kadehini, iç bakalım nasıl içeceksin. Çocukların sarhoş olduğunu hiç görmedim, bir göreyim. Kah kah kah güleyim. İç bakalım!
İçmem baba.
E iç, ben senin baban değil miyim?
İçmem!
İçemezsin. İçemezsin.
Babası otel, motel, lokanta sahibi. Çocuk yüksek İslâm enstitüsünden mezun. Müşterimiz çok olsun diye, “İçki koyalım!” diyor annesi babası.
Evlat diyor ki:
Koyamazsın baba. Haram, yasak. Koymaman lazım.
Evladım kazancımız az oluyor.
Az olsun, koyamazsın.
Koyalım!
Koyarsan ben evden giderim! diyor.
Evlât babayı doğru yola çekiyor. Neden? Çünkü iş,geldi Allah’ın emrine dayandı.
Efendim ,ben senin amirinim, sen benim memurumsun. Şu işi yap!
Yapamam.
Neden?
Aykırı. Söylediğin şey suç, günah.
Demek ki suçu amir de söylese yapamaz aşağıdaki.
Efendim işime mâni olurlar, şöyle olur, böyle olur.
Sen onu yaparsan mahkemede sürünürsün, hapse girersin.
Bana amirim emretti de ondan yaptım desen, mazur olmazsın. Onun gibi işte. Kaide bu.
Allah’a isyan yolunda hiçbir kula itaat edilmez. İtaat ancak iyi yoldadır. O, iyiliği emredecek. İyiliği emretmediği zaman, olmaz.
Übadetü’bnü’s-Sâmit radıyallahu anh’ın diyor ki:
Biz Rasûlüllah’a bey’at ettik, elini tuttuk. Sıktık, söz verdik, ahid ettik, anlaştık. Ne üzerine anlaştık?
Ale’s-sem’i ve’t-tâati fi’l-usri ve’l-yusri ve’l-menşatı ve’l-mekrehi. Her hususta; kolay zamanda, zor zamanda; neşeli zamanda, üzüntülü zamanda kendimize tercih ederek, kendi fikrimizden üstün sayarak, kendimizin önüne geçirerek, kendimizden de önde tutarak Rasûlüllah’a her hususta itaat etmeye, Onunla bir iş hususunda çekişmemeye ahd ettik. Tamam.
Kur’an-ı Kerim’de de deniliyor ki:
Ve lâ ya’suneke fi’l-ma’ruf.
Ey Rasûlüm! Diyor Allah-u Teala Kur’an-ı Kerim ayetinde; Ma’ruf olan şeyde sana isyan etmemeleri şartıyla gelip sana beyat etsinler. Sen de onların bey’atlarını kabul et!”
Demek ki, Rasûlüllah Allah’ın elçisi olduğu için sadece onun emirlerini söyler amma;faraza ma’ruf olmayan, yani ma’ruf sözü bir tabirdir, akla ve şeriate uygun olmayan bir şeyi emretse, onu yapmak gerekmeyecek.
Ve lâ ya’suneke fi’l-ma’ruf. Ama, “Ma’rufta isyan etmeyecek, itaat edecek!” diye söz o tarzdadır. O Peygamber Efendimiz’e peygamberliğinin şeyini bir tevlidir. Ümmeti Muhammed’e de bir şeydir.
Ey Rasulüm!
Belliğ ma ünzilet ileyke. Sana indirileni tebliğ et, benim emrimi tut!” demektir o.
Ötekilere de Rasûlullahın vazifesi Allah’ın elçiliğidir, kendisinden bir şey söylemez, konuşmaz. Konuşursa itaat edilmez diye kaideyi bildirmektir.
O bakımdan herkes itaat ettiği, sözünü dinlediği, boyun büktüğü, el pençe divan durduğu kimsenin sözünü süzgeçten geçirmek zorunda… Bana bunu söylüyor ama yapmalı mıyım, yapmamalı mıyım? Yaparsam sevap mı, günah mı, vebal mi, mes’uliyet mi, suç mu yoksa hayır mı, hasenat mı, iyilik mi. onu düşünmeli. İyiyse yapmalı, kötüyse yapmamalı.
Yoksa ben sana şuna itaat et demiştim ya, öyle kuru kuruya, boşu boşuna, körü körüne değil. Belli bir ölçü içinde olacak. Bu kaideyi bütün Müslümanlar akıllarına iyice yerleştirsinler. Daima hakkı tutsunlar. Daima haktan yana olsunlar. Babası da olsa, hocası da olsa, kocası da olsa, imamı da olsa, önderi de olsa hakkı söylesinler.
Cihadın en üstünü, zalim sultanın karşısında hak sözü söylemektir.
Zalim sultan elini çırpar, iki tane cellat gelir, insanın koluna girer, kafasını keserler. Olsun, hak sözü söyleyeceksin gene. Hak sözü söylediğin zaman, kafan kesilse de ahirette cenneti bulursun. Nasıl Yâsin Sûresi’nin ikinci sayfasında Habibü’n-Necar’ın kıssası anlatılırken bize bildiriliyor:
İttebiû men lâ yes’elüküm ecren ve hüm mühtedûn.Vemâ liye lâ a’büdü’llezî fetaranî ve ileyhi turceûn. E ettahizü min dûnihî âliheten in yuridni’r-rahmanü bi-durrin lâ tuğni annî şefâatühüm şey’en velâ yünkızûn. İnnî amentü bi-rabbiküm fesmeûn.
Bütün kavme karşı çıkıyor. Diyor ki yaptığınız yol yanlış. Başka putlara tapmayın! Bu Allah’ın göndermiş olduğu vazifeli insanların aleyhinde çalışmayın! Bunları cezalandırmaya kalkışmayın! Eğer Allah başınıza bir belâ getirecek olursa, kime dua edeceksiniz? O belâyı başınızdan kim kaldırır? Etmeyin!
Şahit olun ki ben Allah’ın varlığına, birliğine inandım. Ben bu masumların yanındayım. Siz yanlış yapıyorsunuz diye koca bir kavme karşı çıktı. Ne yaptılar? O gönderilen vazifelileri de, o zatı da şehit ettiler. Ne oldu?
Kîle’dhuli’l-cenneh.
Allah-u Teâlâ Hazretleri tarafından, melekleri tarafından kendisine tebliğ edildi, bildirildi ki:
Buyur cennete gir, ey benim sevgili kulum, ey benim sadık kulum! Ey ne olursa olsun hayatından bile vazgeçmek pahasına hakkı söyleyen kulum, gir cennetime!” dedi.
Kâle yâ leyte kavmî ya’lemûn. Bimâ gafera lî rabbî ve cealenî mine’l-mükramîn.
Dedi ki:
Ah keşke benim kavmim; şu benim sahip olduğum, nâil olduğum, eriştiğim şu dereceyi, şu mükâfatı bilselerdi, Allah’ın ikramına mazhar olmuş bir kimse olduğumu görselerdi. Benim haklı olduğumu anlasalardı.
Demek ki insan, her ne pahasına olursa olsun hakkı söyleyecek, hayrı söyleyecek. Bu kaide İslâm’ın en önemli kaidelerinde birisidir.
Onun için muhterem kardeşlerim hakkı öğrenin, hakkı bilin. Hakkı bilmeyince insan, yanlış iş yapar. Yanlış iş yapınca da; elektriği yanlış bağladığı zaman, yanlış tuttuğu zaman ,çarpıldığı gibi mânevî bakımdan çarpılır. İlk iş hakkı bilmektir. Hakkı bilin. Kur’an-ı Kerim’i okuyun!
Hadis meclislerine gelin! Geldiğiniz zaman duyduklarınızı yazın! Yazdıklarınızı belleyin! Bellediklerinizi tebliğ edin!
Allah’ın dininin emirlerini, yasaklarını bilin, bir. Bildiğinize uyun, iki.
Herkes bildiğine uyacak. Sen şöyle yap, ben böyle yapayım.
Efendim zaman sana uymazsa sen zamana uy!
Ben fırıldak gibi dönek bir insan mıyım? Allah ne dediyse dönmem ordan. Allah derim, dururum.
Fıkrası var:
Demişler ki Mevlevîlere;
Siz ne yaparsınız? diye.
Biz Allah der, döneriz demiş.
Ya siz ne yaparsınız? diye o da sormuş.
Biz de Allah der, dururuz.” demiş. “Allah deriz, sapasağlam dururuz biz.” demiş
Cevap güzel, fıkra.Bizim Allah dedikten sonra sebat etmemiz lâzım, vefa göstermemiz lâzım. Bu dünya imtihan yeridir, fırıldak gibi rüzgârın estiği tarafa, kuyruğundan gelen tazyikle insan dönerse o zaman o, bir şeye benzemez.
Müslüman, cihanı ıslah etmek için gelmiş bir ümmetin ferdi demektir. Niçin gelmiş dünyaya? Cihanı ıslah etmek için. Cihanda dürüstlük nasılmış, doğruluk neymiş, hakka riayet nasıl olacakmış onu göstermek için Ümmet-i Muhammed var.
Hani nerede? Kitaplarda kalmış. Hepimiz şaşırmışız, sapıtmışız, unutmuşuz, tembelleşmişiz, uyuşmuşuz, yağlanmışız, paslanmışız, islenmişiz, karalanmışız. Nerede temiz Müslümanlar? Nerede o mücahit Müslümanlar, nerede o aslanlar?
Onun için, esas kaideye sımsıkı sarılmamız lazım. Müslüman dürüsttür. Yanında hiç haksızlık yaptırtmaz. Hiçbir haksızlığa taviz vermez. Allah’tan gayriden korkmaz. Cihanın halkı seni öldürmek üzere kavlu karar etseler Allah-u Teala hazretleri koruyunca öldüremezler. Öldüren kim? Allah.
Va’llâhu yuhyî ve yümît.
Yaşatan kim? Allah. Kırk kişi, otobüs yuvarlanıyor uçuruma, ölüyor. Bir tanesi kurtuluyor. Kırk kişiyi öldüren Allah, bir kişiyi yaşatan Allah. Yangından çıkıyor, tek kişi. Enkazın altından çıkıyor; uçak düşüyor, uçağın arkasından çıkıyor. Enkazı içinden çıkıyor. Yaşattı mı yaşatır, Allah yaşatır.
Öldürdü mü öldürür, Allah öldürür. Başkası değil. Ne kurşun, ne düşman, ne hile, ne tuzak. Sen Allah’a kul olursan Allah düşmanın tuzağını başına geçirir. Sen Allah’a has kul olursan Allah senin yuvadaki kuş yavruları gibi besler.
Ama sen Allah’a güvenmezsen, ben rızkımı kendim kazanacağım, sen kendin kimsin? Rızkımı kendim kazanıyorum diyorsun. Bu elmayı sen mi yarattın? Elmayı Allah yaratmış. Lahanayı Allah yaratmış, buğdayı Allah yaratmış. Yaratmasa, başak olmasa, buğday bitmese ne yapacaksın? Ağaç bitmese ne yapacaksın? Kıtlık olsa ne yapacaksın?
Kar yağdı ne yaptın? Buz tuttu ne yaptın? Çiçek açmış ağaçların hepsinin çiçekleri sapır sapır döküldü. Bir çare bulabildin mi? Filanca yerde radyasyon artmış, ne yapabiliyor? Teknolojik bakımdan ilerlemiş devletler ne yapabiliyor? Kuyruklarını kıstırıp kalıyorlar. Ne yapabiliyor?
Lâ havle ve lâ kuvvete illâ bi’llâh, Allah güç ve kuvvetin sahibidir. Ne dilerse öyle yapar. Sen ona has kul olursan, Allah seni korur, kurtarır. Hakkı, hayrı gösterir. Hayat hayırlıysa yaşarsın. Ölüm hayırlı olduğu zaman sana da denilir ki;
Kîle’dhuli’l-cenneh.
Ey kulum gel, benim has kulum, gir cennetime!
Yâ eyyetühe’n-nefsü’l-mutmainneh. Ey itminan kazanmış nefis!
İrciî ilâ rabbiki râdıyeten merdıyyeh. Bırak şu fani dünyayı ,dert gam kasaret alemini, Rabbına o senden razı sen ondan razı bir hoş hale dön.
Fe’dhulî fî ibâdî. Gir benim şu has kullarımın arasına!
Ve’dhulî cennetî. Cennetime dahil ol!” der Allah-u Teâlâ.
Böyle ölüme can kurban. Ben ne diye yaşayayım? Arkasından böyle ölüm geldikten sonra bu dünyanın çamuruna, zemherine, sayfına, şitâsına, kışına, yazına kim tenezzül edip de bakar? Yani gökyüzünden, Allah’ın cennetteki Müslümanlara mükafatlarından bir mükafat olan bir huri kızı, bir parmağının ucunu gösterse, geceler gündüz olur. Dünya aydınlanır. İnsanlar hayran kalır. Kokusundan yer gök dolar.
Bir huri kızının rüyada yüzünü gören insana, dünyanın hayatı tatsızlaşır. Ahirete gitmek için can atmaya başlar. Dünyada ne var ki ölümden kaçılsın? Dünyada da Allah’ın nimetleri var ama ahiretteki nimetlerin yanında adı bile anılmaz. Adı bile anılmaz.
Onun için gelin mademki Allah’a söz vermişiz; Eslemtü diye. Allah’a teslim olmuşuz, Allah’ın iradesine ram olmuşuz, Allah’ın buyruğunu tutmaya söz vermişiz. Merdane şu sözümüzde duralım. Allah’ın kulu olalım. Allah’ın emrini tutalım. Allah’ın yasağından uzak duralım. Aç mı kalıyorsun Allah’ın emrini tutunca? İçki içmeyince kıyamet mi kopuyor? Elhamdülillâh içmedik işte. Öldüler mi, kaldılar mı? Ne eksikleri var?
Meyve var, meşrubat var, ayran var, çeşit çeşit meyve suları var, tatlılar var, tuzlular var, tatlılardan bıkarsan ekşiler, turşular var. Allah’ın nimetleri sonsuz. Saymaya çalışsan:
Yâhu, deli misin divane misin? Sayılır mı? derler.
Sayılmayacak kadar çok nimetleri var. Bula bula gidip de harama mı takıldın? Hiç başka bir şey bulamadın da harama mı takıldın yani? İlle Allah’a isyan mı etmek istiyorsun? Kaşınıyor musun? Sırtın mı kaşınıyor? Dayak mı istiyorsun? Sopa mı istiyorsun? Bu kadar nimet var. Bunları alma, geç geç geç. Cump haramın içine düş. Lağımın içine düşer gibi. Allah akıl fikir versin.
Allah kendisinden gayriye boyun büktürmesin.Yüz suyu döktürmesin. El açtırmasın, avuç açtırmasın. Yalvartmasın, diz çöktürtmesin. Ancak kendisine ibadet ettirsin.
O rükû olmasa, dünyada eğilmez başlar.
Ancak namazında niyazında, rükûsunda secdesinde eğilelim. Başımız daima dik dursun. Çünkü iman şerefiyle şerefliyiz.
Lâ tâate li-mahlûkin fî ma’siyeti’l-hâlik.
Arkasındaki hadis-i şerif de ibare bakımından biraz ötekisinden farklı olduğundan Hocamız onu da yazmış ki, bak bu kaynaklarda da var, onda da şu raviler, rivayet etmiş diye bildirmek için:
Allah’a isyanda kula, mahlûka itaat yoktur. Hâlık’a isyanda mahlûka itaat yoktur.
Bu bir kaidedir. Yazın defterinize, yazın duvara:
Lâ tâate li-mahlûkin fi ma’siyeti’l-hâlik. Edebî sanat bakımından şahane bir cümle. İştikak sanatı var. Her türlü güzelliğe sahip, şahane bir kaide. Ömrünüzü ona göre geçirin.
Buna göre geçirelim!
Lâ talâka illâ fîmâ temlik, ve la itka illâ fîmâ temlik, ve la bey’a illâ fîmâ temlik, velâ vefâe bi nezrin illâ fîmâ temlik, velâ nezre illâ fîme’btegâ bihî vechu’llâhi teâlâ; vemen halefe alâ ma’siyetin, felâ yemîne lehû; vemen halefe ala katıati rahimin, felâ yemîne leh.
Bu Ebû Dâvud’da ve Müstedrek’te rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz bir hukuk kaidesi koyuyor, bildiriyor ki:
Lâ talâka fîmâ temlik. Nikahına sahip olmadığın bir kadını boşamak yoktur.
Daha nikah olmadı ki boşanmak olsun. Ancak tamamlanmış olsa, bitmiş olsa, o zaman boşamak olabilir. Hak o zaman olabilir. Tamamlanmamış bir şeyde boşama olmaz.
Sahip olmadığın bir köleyi azat etmek yoktur. Sahip olmadıktan sonra kimin malını nasıl azad ediyorsun? O hüküm olmaz. Ancak sahip olduğunu azad edebilirsin, hür edebilirsin.
Sahip olmadığını satmak yoktur. Beyazıt kulesini sat ,Anadolu’dan gelen saf tüccara, mesela. Olmaz. Senin değil ki, nasıl satıyorsun. Ama bizim sokakları satıyorlar. Arabayı yanaştırıyorsun, bakıyorsun başına birisi dikiliyor:
Ver parayı!
Niye?
Bilmem, park parası alıyor senden.
Yahu bu sokak Allah’ın sokağı, ben de Allah’ın kuluyum. Gelmişim buraya arabayla park etmişim.”
İstanbul’un sokakları parsellenmiş, dikiliyor. İstersen verme, vermezsen lastiğini söndürüyor, bilmem ne yapıyor. Hakkı değil. Yaparsa hakkı değil.
Velâ vefâe bi nezrin illâ fîmâ temlik. Sahip olmadığın bir şeyi nezretmek yoktur.
İnşallah, şu hastalığım geçerse Dolmabahçe Sarayı’nı sana bağışlayayım. Dolmabahçe Sarayı senin değil ki, sahip olmadığın şeyi başkasına nasıl bağışlıyorsun? Küçük bir şey bile olsa olmaz.
Ahmed’in kalemini sana bağışlayayım.
Ahmed bakalım razı gelecek mi? Senin olmayan şeyi sen başkasına ne hakla bağışlarsın?
Velâ nezre illâ fîme’btegâ bihî vechu’llâhi Teâlâ. Allah-u Teala’nın rızası aranmayan şeyde nezir yoktur.
Vemen halefe alâ ma’siyetin. Bir kimse günah işlemeye yemin ederse, onun için yemin yoktur.”
Vallahi on şişe içki içeceğim.
İçme!
Yemin ettim artık, ağzımdan çıktı bir kere. Getir şu şişeleri.
Öyle bir şey yok. Günaha yemin, yemin değildir. O, yemin sayılmaz.
Vemen halefe katıati rahimin, felâ yemîne leh.
Ben yemin ettim, bir daha hiç akrabamla görüşmeyeceğim. Kapısını açarsam şöyle olayım, böyle olayım bilmem ne.”
Yok. Çünkü sıla-i rahim emredilmiş. Akrabayla alakayı kesmek olmaz. Onun için böyle yemin olmuyor.
Bunların hep zıtları olmuştur da Peygamber Efendimiz onun için anlatmıştır. Bu insanların çok acayip şeyleriyle karşılaşıyor insan. Yani yaşadıkça, etrafına baktıkça, hele biraz da hoca olur da kendisine gelip de bir şeyler sorarlarsa, Allah, bu insanların arasında ne acayip şeyler vardır bir bilseniz! Bunları söylemeye, neleri söylemeye ihtiyaç vardır.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
12.01.1986 -
Cehennem, Cimrilik, Hayrı
21.08.1988 -
Cehennem, Abdest Almak,
