25.12.1988 - Peygamber Efendimizin Affediciliği, Gökyüzü, Şükür

25.12.1988 - Peygamber Efendimizin Affediciliği, Gökyüzü, Şükür
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Abdullah b. Cafer'den rivayet ettiğine göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, Kâne izâ hazebehû emrun kâle: kendisini bir şey mahzun ettiği, bir olaya ya da bir işe üzüldüğü zaman buyururdu ki;
Lâ ilâhe illallâhu'l-halîmü'l-kerîm, sübhânallâhi Rabbi'l-arşi'l-azîm, el-hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz mutasavvıfların fenâfillah, bekâbillah dedikleri hallerin hepsini aşmış, geçmiş bir kimse olarak her halinde, her anında Allah-u Teâlâ hazretlerini düşünüyor, her zaman O'nu zikrediyor. Her işinde her harekâtı ve sekenâtında devamlı dua ile niyaz ile iltica ile tevekkül ile Allah-u Teâlâ hazretleri ile bağlantılı bir durumda.
Peygamber Efendimiz her haliyle; mahzun olduğu zaman, sevindiği zaman, yemek yediği zaman, elbise giydiği zaman, abdest aldığı zaman, abdesti bitirdiği zaman, bayrama giderken; her zaman her şeyi Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurunda olduğunu bilerek yapan müstesna bir insanın idraki içinde olduğunu sergiliyor, onu gösteriyor.
Mahzun olduğu zaman bu sözleri söylemesinin mânasını anlamaya çalışalım. Üzüldüğü zaman Rabbine iltica ediyor. Rabbinin güzel esmasını, sıfatını yâda getiriyor ve Allah-u Teâlâ hazretlerine sığınmış oluyor. Lâ ilâhe illallâhu'l-halîmü'l-kerîm. ''Halim ve kerim olan Allah'tan gayrı hiçbir mâbud, hiçbir ilâh yoktur. Sadece O vardır.'' Halim demek, yapılan kötü bir işi cezalandırmaya kudreti yettiği halde cezalandırmayıp affetmek demek. Halim olan insan sinirlenmez. Karşı taraftaki kusur işlemiş olsa bile onun cezasını affeder, sakin bir şekilde durur. Onun için sakin duran insana biz ''halim selim insan'' diyoruz.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin de hilm sıfatı vardır. Kudret-i külliye sahibidir. Dilerse kâinatı kahreder, mahveder. ''Ol'' derse olur, ''olma'' derse olmaz. Ne dilerse itirazsız o olur. Ama kudretine rağmen affediyor. Ve ya'fû an kesîr. ''Nice nice günahları affediyor.'' Hadis-i şeriflerde kebair diye geçen büyük günahlar vardır. Peygamber Efendimiz' in bildirdiğine göre; insan büyük günahlardan mümkün mertebe sakınmaya çalıştığı zaman Allah-u Teâlâ hazretleri, küçüklerini affediyor. Me'ctünibe'l-kebâiru. ''Kebire olan büyük günahlardan sakındığı müddetçe.'' Bizim her günümüz, her anımız hatadır ama affediyor.
Onun için bildiğimiz, aklımızın erebildiği günahları yapmamaya gayret içinde olduk mu; Allah-u Teâlâ hazretleri; ''Bu kulum gayretli, hadi öteki hatalarını affedeyim.'' buyuruyor, halim sıfatıyla affediyor.
-Halîmu ba'de ilmihî. ''Her halimizi biliyor, yine de halim.''
Siz bir arkadaşınızı seversiniz seversiniz, sonra bir gizli haline muttali olursunuz da ''Vay edepsiz! Sildim seni defterden, gözüme görünme!'' dersiniz, bir küsersiniz, bir daha hiç yüzüne bakmazsınız.
Neden?
Kabahatini anladınız, iç yüzünü gördünüz. Ama Allah-u Teâlâ hazretleri halîmun ba'de ilmihî. Biliyor da yine halim.'' Kullarının her halini biliyor; gecesini gündüzünü, gizlisini âşikâresini ve cezalandırmaya da kudret-i tâmme sahibi, yine de affediyor.
Lâ ilâhe illa'l-lâhu'l-halîmü'l-kerîm. Kerîm de, ''istemeden veren'' demek. Birisi, istediğin zaman artık kıramaz, verir ama kerem sahibi istemeden verir, doyurucu şekilde verir.
Allah-u Teâlâ hazretleri ekremü'l-ekremîn'dir, kerimlerin en kerimidir. İstemeden kullarına nice nimetler vermiştir. Biz daha aklımız başımıza gelmeden Allah'ın nice nimetlerine sahip olmuşuzdur. Onları istemek bizim aklımıza bile gelmez.
Üzerimizde ne nimetlerin olduğunu daha biz anlayabilmiş miyiz? Elektrik yeni keşfedildi de ''Allah Allah, vücutta da elektrik varmış.'' diyorlar. Bir parmağınla elektrik cihazının bu tarafını tutuyorsun, bir parmağınla öbür tarafını tutuyorsun; ibresi fırt bu tarafa kayıyor. Allah Allah, bu etin arasında elektrik de varmış, Allah elektrik de yaratmış, hayret ediyorsun. Onu yakın zamana kadar kimse bilmiyordu. Bu elektrik anlaşılıncaya kadar kimse bilmiyordu.
Kulların bilmediği daha neler var…
Şu beynin esrarını koca koca profesörler, ordinaryüsler, ilim adamları açıkça itiraf ediyorlar: ''Bu beynin esrarına biz henüz eremedik.''
Küçücük bir et parçası mübarekler. Kesin, mikroskobun altına koyun, inceleyin inceleyin, anlayın. ''Ama mikroskopla her şey görünmüyor ki.'' Gören görünen şeyden bir şey anlayamıyor ki. Üzerimizde Allah'ın nice nice nimetleri vardır, farkında değilizdir. Yürüyoruz, sıhhatteyiz, afiyetteyiz, görüyoruz, işitiyoruz, yiyoruz, içiyoruz…
Onun için, Allah'ın farkına varmadığımız nice nimetleri vardır. İçimizde esrarını bilmediğimiz nice hazineler vardır; kullanmıyoruz. İnsan ne gözünün ne böbreğinin ne beyninin tamamını kullanıyor…
Beynin dokuzda birini kullanıyormuşuz. Yalnızca dokuzda birini kullanan insanlar bu kadar harika işler yapıyorlarsa, kalan kısımlarını kullanmayı da bilen evliyâullah demek ki ne kadar üstün insan. Demek ki Peygamber Efendimiz ne kadar büyüklerin büyüğü; anlaşılıyor.
Allah bize bu nimetleri biz istemeden verdi. Farkına varmadan ceplerimiz doluyor, farkına varmadan nimetler içinde yüzüyoruz, farkına varmadan karnımız doyuyor, yatıyoruz kalkıyoruz. Uyku nimet, uyanmak nimet, yemek nimet, yemekten zevk almak nimet; hepsi güzel.
Avrupa'dan bir haber geliyor; ''Gökyüzündeki ozon tabakası deliniyormuş; ah, vah, yazık!'' Allah Allah, bir de öyle bir nimet varmış, bizim haberimiz yoktu. Gökyüzünde ozon tabakası varmış. Ne yapıyormuş? Fezadan gelen bütün zararlı ışınları, radyoaktiviteleri süzüyormuş; yeryüzüne ve insanlara zararlı bir şekilde ulaşmasını engelliyormuş. O ozon tabakası yok olunca şiddetli yağmurlar ve birtakım zararlı şeyler oluyormuş.
Geçenlerde gazeteler yazdı; mantardan 38-40 kişi ölmüş. Birisi inceleme yapmış, diyor ki; ''Bu adamlar mantarın zehirlisini, zehirsizini ayırt edemeyecek insanlar değillerdi. Mantarın bazısının zehirli olduğunu herkes bilir. Köylüler bilir, mantarla ilgilenen herkes bilir. Zehirli mantarı tanırlar. Fakat mantarın bünyesinde radyoaktiviteyi toplama özelliği vardır. Gökyüzündeki ozon tabakası delindiği için o mantarlar radyoaktiviteyi daha fazla topladı. Bundan önceki yıllarda zehirsiz olarak bilinen mantarlara radyoaktivite birikti, onu yediler, ondan öldüler.'' diyor. Bu da bir nazariye tabi.
Demek ki ozon tabakası, Allah'ın bizi korumak için koyduğu bir tabakaymış.
Ozon nasıl oluyor?
Gökyüzünde şimşekler çaktığı zaman meydana gelen o şiddetli elektrik akımında, hidrojen atomlarının üç tanesi bir araya geliyor, ozon meydana geliyor.
''Ben de gök gürültüsünü korkulu bir şey sanıyordum, şimşeği fena bir şey sanıyordum ama onun bile vazifesi varmış. Demek ki o da bir nimetmiş.'' Onun için insanoğlu neyin nimet olduğunu, neyin mihnet ve ceza olduğunu bilemez.
“O halimdir, kerimdir.” Kullar cezayı hak etse ceza vermez, istemeden nimetler ihsan eder. En güzel sıfatlar O'nun. Lehü'l-esmâü'l-hüsnâ. ''En güzel sıfatlar Allah'ın.'' ''Kerîm olan, halim olan Allah'tan gayrı ilâh yoktur. O vâhid, ehad, tek ve yegâne olan Rabbimiz affedicidir. Eğer başıma gelen bu üzüntülü şey benim bir kusurumdan dolayı ise affına, hilmine, keremine sığınırım, O'nun lütfunu isterim.'' demiş oluyor. Belki de kendisini üzen kimsenin başına bir felaket gelmesin diye ona acıyor. Çünkü değil bir peygamberi Allah'ın bir velisini üzen kimseye bile çok büyük felaket yağar. ''Sen misin benim velimi üzen, sen misin onun kalbini kıran?'' diye onu kim bilir ne türlü cezalara uğratır.
Zalimlere bir gün dedirir kudret-i Mevlâ,
Tallâhi lekad âserekallâhu aleynâ.
Yusuf aleyhisselam'ın kardeşleri peygamber çocuklarıydı ama Yusuf aleyhisselam'ı kıskandıklarından ne cahillikler ettiler. Yine babalarının hürmetine felakete tam uğramadılar da imtihandan imtihana geçtiler. Onların öldürmek istediği, ortadan kaldırmak istediği Yusuf aleyhisselam Mısır'a sultan oldu. Onlar ona muhtaç oldular da nihayet kapısına geldiler, sığındılar, bu sözü söylediler: Tallâhi lekad âserekallâhu aleynâ. ''Ant olsun ki Allah seni üstün kıldı, sen güzel huyunla yüceldin, yükseldin. Allah seni peygamber seçti, biz de yaptığımız hatalardan dolayı işte böyle mahcup duruma düştük.'' Yusuf aleyhisselam'ın siması gibi ahlâkı da çok güzeldi, onlara şöyle diyerek teselli etti. Lâ tesrîbe aleykümü'l-yevm yağfiru'l-lâhu leküm ve hüve erhamü'r-râhimîn'' ''Bugün artık kendi kendinizi kınayıp mahçup olmanıza lüzum yok. Ben affettim, Allah da sizi affeder, O erhamü'r-râhimîn'dir.'' İşte büyük insanların hâli, şanı böyle oluyor.
Onun için Peygamber Efendimiz kendisini mahzun eden işten, o işi yapana da bir ceza gelmesin diye merhamet etmiş olabilir. ''Ey benim halim Rabbim, ey benim kerim Rabbim! Beni de hüzne düşürme, ona da bir zarar verme.'' demiş olabilir. Onun için lâ ilâhe illa'l-lâhu'l-halîmü'l-kerîm diyor, Allah-u a'lem.
Sübhâna'l-lâhi Rabbi'l-arşi'l-azîm. ''O azîm Arş'ın sahibi olan Allah her türlü noksandan münezzehtir, her türlü kemâlât ile muttasıftır, her işi mükemmeldir, her işi tamdır, her şeyi güzeldir, neylerse güzel eyler.'' demek oluyor.
İnsan ciltlerle kitaplar yazsa sübhânallah sözünü bitiremez. Sübhânallah son derece kıymetli, çok güzel bir sözdür. Sübhâna'l-lâhi Rabbi'l-arşi'l-azîm. ''Arş-ı azîmin Rabbi olan Allah'ı her türlü noksandan tenzih ederim. O her türlü noksandan, eksiklikten, hatadan kusurdan münezzehtir.'' ''Başıma bu hal geliyor ama Allah her şeyi mükemmel yapar, her şeyinde bir hikmet vardır. Vardır bunun da bir hikmeti. Onun eksiği, noksanı yoktur. Madem böyle olmuş, bir sebebi vardır.'' diye üzüntüsünün arkasından teslimiyet gösteriyor.
Peygamber Efendimiz bir işe üzüldüğü zaman; ''Yâ Rabbi! Senin her işin güzeldir. Ben senin her türlü noksandan münezzeh olduğunu biliyorum, itiraf ediyorum. Vardır bir hikmeti.'' demiş oluyor. Sübhâna'l-lâhi Rabbi'l-arşi'l-azîm. İnsan bu sözden; ''O koca Arş-ı azîmin sahibi Allah, hatalı bir iş yapar mı? Her şeyi hikmetlidir.'' gibi bir mâna sezinliyor.
Muhterem kardeşlerim!
Biz yeryüzünün üstünde yaşıyoruz. Çevremizde semalar var. Semavât. Ve lekad zeyyenne's-semâe'd-dünyâ bi-mesâbîha. ''Biz dünyanın en yakınında olan birinci semayı yıldızlarla donattık.'' Demek ki yıldızların olduğu bütün bu görünen gökyüzü sema-i dünya, en yakın sema, birinci semadır. Ondan sonra artık yedi kat sema var. Seb'a semavâtin tıbâkâ. ''Tabaka tabaka yedi kat sema'' olduğu Kur'ân-ı Kerîm'de bildiriliyor. Ama bu filozofların sıraladığı gibi felekü'l-kamer, felek-i zühal, felek-i utarit değil. Utaritin de zuhalin de hepsinin, bütün yıldızların bulunduğu sema sadece birinci sema. Ve lekad zeyyenne's-semâe'd-dünya bi-mesâbîha. Birinci sema o. Onun arkasından daha nice nice mesafeler, uzaklıklar var.
Sonra Vesi'a kürsiyyühü's semâvâti ve'l-ard. ''Allah-u Teâlâ hazretlerinin kürsisi bütün bu yedi kat semayı ihata ediyor, içine alıyor. Kürsüsü var. Ve bu koca semâvâtın ötesinde, Allah-u Teâlâ hazretlerinin arşı yanında bu kürsü ufacık bir nokta gibi kalıyor. Arş-ı Âlânın azametini insanoğlu idrak edemez. Peygamber Efendimiz; ''İşte o azamet sahibi olan Arş'ın Rabbi.'' diyor.
İnsanı Allah-u Teâlâ hazretlerinin varlığına, birliğine götüren ve O'nun önünde kul olarak secde ettiren en güzel müşahedelerden birisi gökyüzüne bakmaktır. Yıldızlı bir havada gökyüzüne bakın, derinliklerine bakın. O parıldayan şeylerin, ecrâm-u felekiyenin, gök cisimlerinin her birisi bu dünyalardan nice nice kere büyük güneşler. Çok uzaklardaki güneşler; uzaklığından dolayı biz onları nokta gibi görüyoruz. Bizim güneşimize bakamıyoruz, o bize çok yakın. Tepsi gibi görünüyor, bakamıyoruz. Ancak camı islediğimiz, kapkara yaptığımız zaman süzülmüş haliyle bakıp öyle görebiliyoruz. O bize en yakın güneş. O çok uzaklardaki güneşlerin bizim güneşten ne kadar büyük olduğunu anlayın. Ona rağmen gökyüzünün engin lacivert boşluğu içinde bir küçük nokta gibi görünüyor. Allah gökyüzüne ışık saçan, enerji saçan nice parçalar yaratmış. Bu ne muazzam iştir! İnsan; ''Bunun ötesinde, o lacivertliklerin derinliklerinde neler var?'' diye düşündüğü zaman o azamet karşısında secdeye kapanır.
Bugün ansiklopedilerde yazıyor, astronomi bilginleri söylüyor; öyle yıldızlar var ki ışığı dünyaya milyonlarca senede geliyor. Halbuki ışık bir saniyede dünyanın etrafını yedi defa dolaşır, üç yüz bin kilometre yapar. Bir saniyede! Bu ışık bu hızla bir sene gidecek, bir sene dolacak. Milyonlarca sene gidecek, gidecek gidecek... Demek ki o taraftaki bir güneşten, bir ışık kaynağından yola çıkıyor, milyonlarca sene yol alıyor, bizim gözümüze geliyor. Biz de gökyüzünde onu bir yıldız olarak, bir parıltı olarak görüyoruz. ''Bak, gökyüzünde bir şey parlıyor; bir küçük yıldız.'' diye teleskopumuzu o tarafa çeviriyoruz; ''Bu ne biçim yıldızmış?'' diye inceliyoruz. Kaç milyon sene mesafeden geliyor. Sen şimdi onu seyrediyorsun ama acaba o şimdi orada mı, var mı? Belki de yok. Çünkü ışığı kaç milyon sene önce yola çıktı, sana geldi. Aradan geçen milyonlarca seneden sonra ya patladıysa veya orada başka hadiseler olduysa? Sen göremezsin. Milyonlarca sene sonra eğer dünya var olacaksa, yaşayanlar o hadiseleri görecek.
Dünyamızın etrafında bir zamandan mesafe, bir zamandan örülü perde var ki siz gökyüzünün derinliklerinde geçmiş zamanı seyrediyorsunuz, şimdiki zamanın halini bilemiyorsunuz. Zaman perde olmuş, şimdiki halini görmeye gücünüz yetmiyor. Bu kadar esrarengiz bir âlemdeyiz. Bu kadar aciziz. Bu kadar küçüğüz. Dünya bu kadar küçük, dünyanın içinde biz bu kadar küçüğüz ama inadımız bu kadar büyük.
Arş-ı azîmin sahibi Rabbimiz bizi; kendisine boyun verip kulluk eden, tesbih çekip secde eden, sübhanallâh diyen kullarından eylesin.
El-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn. ''Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.'' diyor. Hamd, Allah'ı övmek demektir. Hamd, verilen bir nimetten sonra yapılan övgüye denir. Kuru kuruya bir medih değil. Bir nimetten sonra, nimet sahibine şükran duygusuyla dolu olarak yapılan medhe hamd derler. Hamd Allah'a mahsustur. Ancak Allah'a mahsustur. Çünkü her nimet O'nundur. Her hâlükârda; iyi halde de kötü halde de üzüntüde de sevinçte de Allah'a hamd edilir. Çünkü O'nun şanı yücedir. Her zaman övülmeye layıktır. Her an da üzerimizde bir nimeti vardır. Onun için hamd edilir.
Peygamber Efendimiz de kendisine hüzün geldiği, üzüldüğü zaman bile yine hamd ediyor. İnsan; nimet gelirse şükreder, sevinir. Üzüntü gelirse de yine hamd edecek; Allah-u Teâlâ hazretlerine sevgisini, saygısını, kulluk şuurunu bir tarafa bırakmayacak.
Peygamber Efendimiz; ''Âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun.'' derdi. Kendisini üzecek bir işle karşılaştığı zaman ''Halim ve kerim olan Allah'tan gayrı ilâh yoktur. O Arş-ı azîmin sahibi olan Allah, her türlü noksandan münezzehtir. O âlemlerin Rabbi olan Allah'a hamd-ü senalar olsun.'' derdi. Ne güzel duygular taşıyormuş. Bilmiyorum siz bir üzüntülü hadiseyle karşılaşınca ne yaparsınız, biz ne yaparız? Basarız bağırtıyı; kimimiz olduğumuz yerde tepiniriz, kimimiz kızarız. Kimisi tabakları yerlere çalar, kimisi odanın içini darmaduman eder; masalar sandalyeler uçuşur, camlar çerçeveler kırılır.
Ne olmuş?
Başına üzülecek bir hadise gelmiş. Saçını başını yolar, yakasını yırtar, jiletle göğsünü paralar, camları şişeleri kırar, yüzünü gözünü çizer.
Ne oluyorsun?
Üzülecek bir hadise olmuş. Nerede bu insanların zavallılıkları, nerede Peygamber Efendimiz 'in duygularındaki nezahat, güzellik, örnek ahlâk!
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi onun yolunda yürüyen, onun edepleriyle edeplenen kullarından eylesin.
Lâ ilâhe illallâhu'l-halîmü'l-kerîm. Sübhâna'l-lâhi Rabbi'l arşi'l-azîm. El-Hamdü li'l-lâhi Rabbi'l-âlemîn.
Üç tane şahane cümle öğrenmiş olduk ki bu cümleler insana ahirette çok büyük sevaplar kazandırır. Yerle göğün arasını doldurur, insanın mizanını ağır bastırır.
Rûz-ı mahşerde bir kulun hesapları görülüp amelleri tartıldıktan sonra cehenneme gideceği sırada bir kâğıt parçası gelir. O kâğıt parçası; semaları ve yeri içine alacak kadar geniş olan mizanın, yani amel terazisinin kefesine konulur. Bütün günahlardan daha ağır gelir. Kul da cehenneme gitmekten kurtulur, cennete girer.
O kâğıdın üzerinde ne yazıyor?
Lâ ilâhe illallâh yazıyor. Bir lâ ilâhe illallâh sözü hepsinden daha ağır gelir, kulu kurtarır. Onun için bu sözler şuurla söyleniliyorsa, duya duya, anlaya anlaya, idrak ede ede söyleniyorsa insanın kurtuluşuna vesile olur.
İnsan; ''Ben ancak Allah'a ibadet ederim, gayrıya tapınmam, ancak O'ndan yardım isterim.'' diye lâ ilâhe illallâh şuuru ile yaşarsa Allah'ın velisi olur, evliyası olur, hakkıyla olur.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
19.08.1987 -
İman, Kalp, Dil,
12.10.1986 -
Cennete ve Cehenneme
