21.06.1987 - Din Kardeşine Yardım Etmek

21.06.1987 - Din Kardeşine Yardım Etmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Lâ yezâlullâhu teâlâ fî hâceti'l-abdi mâ dâme'l-abdü fî hâceti ehîhi.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Taberânî, Ebû Hureyre radıyallahu anh'ten rivayet etmiş, Zeyd İbn Sâbit radıyallahu anh'ten de bir başka rivayet [var]. Efendimiz buyuruyor ki:
Lâ yezâlullâhu teâlâ fî hâceti'l-abdi mâ dâme'l-abdü fî hâceti ehîhi. "Allah-u Teâlâ daima kulun ihtiyacını görmek, hacetini reva etmek, işlerini görüp bitirmek, isteklerini ihsan etmekte devam eder; kul Müslüman kardeşinin hacetini, ihtiyacını gidermek hususunda sa'y-u gayret ettiği müddetçe."
Müslüman kul, Müslüman kardeşinin ihtiyacını düşünür, sıkıntısını anlar, yardımını murat eder; bunun için gayrete gelir, bu yolda yürürse… Yürüdüğü müddetçe Allah da onun işlerini bitirir, ihtiyaçlarını giderir, hacetlerini reva eder, dileklerini kabul eder. Allah da ona yardım eder, onun dünya ve ahiret muratlarını kendisine ihsan eder. Şart; o kulun Müslüman kardeşinin ihtiyacında koşturması. "Sen misin benim kuluma benim rızamı kazanmak için yardımı düşünen, ben de o halde sana yardım edeyim." diye Allah yardım ediyor.
Demek ki Allah-u Teâlâ hazretlerinin rızasını, yardımını kazanmanın bazı kestirme yolları varmış. İnsan elini açar;
"Yâ Rabbi! Bana şunu ver. Yâ Rabbi! Çok sıkıştım, şu ihtiyacım var, bana bunu ihsan eyle. Aman daraldım yâ Rabbi! Medet Allah'ım!.." der.
Ama duaların kabul olmama sebepleri de olur. Yani duaları Allah kabul edecek; genel kaide bu! Ama duaların kabul olmama sebepleri de vardır. O kabul olmama sebeplerinden bir tanesi kişinin üzerinde bulunur. Mesela itaat; kendisine vecibe olan büyüğüne itaat etmeyen kimsenin duası kabul olmaz. Âsi olduğundan kabul olmaz. Anasına babasına âsi olan evladın duası kabul olmaz. Allah'ın genel kaidesi kulun duasına icabet etmektir ama o cezalı...
Biz dünya kanunlarında da bir insanın yaşaması için helikopter gönderiyoruz, diyar diyar doktor sağlıyoruz, Amerika'dan ilaç getirtiyoruz… Bir insan yaşasın diye...
Peki, kanun bazı insanlar darağacında niye sallandırmış?
Öbür adamı yaşatmak için bütün hastaneleri, polisleri seferber ediyor, koşturuyor. Bu adam belki yaşar, ameliyat olacak, "Aman hastaneye çabuk yetişsin! Aman acele kan aranıyor! Sıfır grup rh negatif acele taze kana ihtiyaç var!" Radyolar, televizyonlar, her taraf seferber oldu.
Neden? "Bu adam yaşasın!"
Peki, sen adamların yaşamasını bu kadar istiyorsan, buradaki adamı ipe niye sallandırıyorsun?
"Kabahati var da ondan." diyoruz ya… Kanunlarda var ya hani… Manevi hayatın da cezaları var. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
"Kul işlediği bir kabahatten, günahtan dolayı yazılmış rızkından mahrum olur."
Buyur! Rızık gelir insana, çünkü rızkını yazmış Allah sana. Tamam ama cezalı, günah işledi… Demek ki, "Sen misin o günahı işleyen, ben de sana şu yazdığım rızkı kestim." deniyor. Hadisten anlıyoruz. Bize manevi hayatın esrarını öğreten Peygamber Efendimiz, nakleden Peygamber Efendimiz, onun hadis-i şerifinden anlıyoruz.
Demek ki dua kabul olur veya olmaz. Duanın kabul olma şartlarını insan iyi bilmeli. Hem edepsiz bir durumda olup hem de sonra, "Ben dua ettim." Bekle bakalım, gelsin… Gelir ama başına felaket gelir, tokat gelir. Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde diyor ki:
"Zalimlere söyle beni zikretmesinler. Çünkü onlar beni zikretti mi ben de onları zikrederim ama benim o zalimleri zikretmem onlara lanet etmek şeklinde olur."
Demek ki bu dinin inceliklerini bilmek lazım, başka çaresi yok! İnceliğini bilmedi mi insan çarpılır. Nasıl cereyan şebekesinin, elektrik şebekesinin kanunlarını bilmeyen insana, "Aman dokunma, telde cereyan var." diyoruz.
"E dokunsun!" Dokundu mu kül olur.
"Yere düşmüş tel, kıpkırmızı… Ne güzel bakır tel, pırıl pırıl… Alayım, eve götüreyim."
"Aman dokunma evladım! Yüksek gerilim var. Aman bu direğin altından geçmeyin. Yüksek gerilim var. Buraya tırmanmayın." Kuru kafa, iki tane çapraz kemik. "Bu direğe tırmanmayın, ölüm tehlikesi var."
Tehlike var, görünmüyor ama var. İşte insanların manevi hayatın bu tehlikelerini bilmesi lazım. Bu yoldan yürüme, burası heyelan mıntıkası! Buradan gitme, burası çıkmaz sokak! Bu işi yapma, burası şöyle zararlı! Buralarda dolaşma, salgın hastalık var!
"Buradan hayvan alma, kuduz vakası görüldü! Altı ay buradan kesim yasak."
Neden?
Bir sebep var. Herkesin kolay bildiği bir şey değil ama bir sebep var, onun için yasak.
"Bu hayvanı hemen kirece gömün."
Neden?
Öyle bir salgın hastalığı var ki onu gömmese, birisi yese o da hasta olur.
Maddî hayatın böyle kanunları olduğu gibi elbette manevi hayatın da kanunları var. Sen bu kanunlara riayet etme, edebini takınma, kulluğunu bilme, Allah'a sağlam dayanma, inanma, güvenme, hadisleri ayetleri bilme; insan elbet bu gidişle bir yere toslar. Bilmeyen insan bir yere toslar. Ya bilecek ya bir bilenin peşine takılacak.
İşte insanın işlerini yaptırmasının manevi çaresi burada çıkıyor. "Sen kulumun yardımına koş, ben de senin yardımına gelirim" kaidesi bu hadis-i şerifte çıkıyor. Allah-u Teâlâ hazretleri istese bize her şeyi sebepsiz, bahanesiz, lütf-u kereminden, gayp hazinelerinden saçarak verdiği gibi bizim o hacetimizi de reva etmez mi? Amenna ve saddaknâ, eder. Sanki benim şimdi üzerimde bulunan binlerce, milyonlarca, milyarlarca nimeti ben hak ettim de mi bunlar bana geliyor? Hayır, ikramiye! Lütf-u ilâhîden çağlayan gibi, dağlardan derelerden dökülen su gibi gürül gürül lütuf geliyor. Her Müslümanın, her insanın üstüne geliyor. Kâfirin de geliyor. Allah'ın cömertliğini, keremini gör ki kâfiri bile rızkını kesip de ortada bırakmıyor. Bir hikmeti var, hesabı var, onun için…
O bakımdan manevi hayatın kanunlarını, kaidelerini bileceğiz. Allah, "Sen kardeşinin ihtiyacına koş." diyor, bizi teşvik ediyor. Dilese onun yardımına koşmadan da verir, zaten veriyor ama bu yoldan olursa, bu bir garanti yoldur. Rabbimiz bizi birbirimizle barıştırmak istiyor. Biz de inatçı keçiler gibi; "Barışmam, küstüm, boz, benimle konuşma…" Birimiz bu tarafa dönmüşüz, birimiz bu tarafa. Aradaki zavallı onu bu taraftan çeker, onu bu taraftan çeker.
"Uzatın elinizi, barışın; bayramdır, ayıptır, günahtır, etmeyin eylemeyin!"
"Barışmam."
Dünyada Müslümanlar birbirlerinin kardeşleri olduğu halde o kardeşliği bilmiyorlar, birbirlerinin kuyusunu kazıyorlar da Allah-u Teâlâ da kullarını birbirlerini sevsinler, birbirlerine yardım etsinler diye birbirlerine iyilik etmeye sevk ediyor. Ona mükâfat koymuş, "Sen kardeşinin yardımına koşarsan ben de seni mükâfatlandırırım." diyor.
İşin aslı, esası ne?
Allah, Müslümanlar birbirleriyle kardeş olsun diye böyle mükâfat koymuş. Biz bunu anlamazsak kalın kafalıyız demektir. Allah bizim birbirimizle aramızın düzelmesini istiyor, biz niye bozmaya çalışalım?..
Hatta kulun birisinin rûz-ı mahşerde hesabı görülecek. İyilik tarafı kıl payı birazcık daha ağır geldi, şakakları terlerken, "Cehenneme düşmekten kurtuldu, galiba cennete girecek, dur bakalım paçayı kurtardı…" derken bir hak sahibi daha gelecek.
Muhterem kardeşlerim!
Çünkü insanı yakalayacaklar, ilan edecekler, diyecekler ki; "Ey mahşer halkı! Bu filancanın oğlu falancadır. Bunda kimin hakkı varsa gelsin dilesin, bunun hesabı görülüyor!" Hepimizin hesabı görülecek.
Allah hesaba uğramadan giren bahtiyarların arasına bizleri dahil etsin.
Çünkü ne yüzümüz var ne halimiz var ne sevabımız var... Halimiz nice olacak? Allah rahmetine gark eylesin. Cennetine öylece dahil eylesin. Orada ince ince hesap olacak. O hesaba en son gelen şahıs diyor ki:
"Yâ Rabbi! Bu kulda benim de bir hakkım vardı. Bir zaman bana şu kötülüğü etmişti. Şu [hakkımı] almıştı, versin o hakkımı!"
Versin tamam, senin hakkın, onu verecek.
"Peki, verin."
Verince, buradaki sevap oraya gitti mi terazi bozuluyor. Bu, cennete gidecekken cehennemlik oluyor. Kritik noktada, çizgide, orta yerde… Sevabın bir kısmını daha hakkı olan öteki şahsa verince, cehenneme gitme durumuna düşüyor. Ötekisi de zaten can havliyle o sevabı medet bilmiş ona sarılmış. O da sevinerek cennete giderken, cennetin köşkleri kendisine gösteriliyor. Hadis-i şerifte anlatılıyor:
"Yâ Rabbi! Bunlar ne güzel köşkler. Bu köşkler kimler için hazırlamış Allah'ım? Yâ Rabbi! Kimlere acaba bu köşkler?"
Âfîne ani'n-nâs. "Bunlar insanlarda hakkı olduğu halde onların kendisine yaptığı kusurları affedenlerine verilen köşkler."
"Aman çok güzel! Yâ Rabbi, ben de bu kardeşimi affetsem bana da bu köşkler verilir mi?"
"Verilir."
"Peki, bu kardeşimi affettim. Ona davacı olmaktan vazgeçtim." diyor. Affedince sevap geri asıl sahibinin terazisine giriyor. Tabi o da cehenneme gitmek durumundan paçayı kurtarıyor. Ötekisi artık o köşklerin zevkinden, şevkinden, hevesinden cennete giderken Allah-u Teâlâ hazretleri tarafından kendisine denilecekmiş ki:
"Nereye gidiyorsun?"
"Cennete gidiyorum."
"Peki, kardeşinin elinden tut, o da cennetlik, onu da götür."
Kardeşinin de hesabı düzgün geldi. Affedince o da cehenneme düşmekten kurtuldu. "Onun elinden tut da onu da cennete götür. Senin affetmen sayesinde o da cennetlik oldu." diye onun elinden tutmasını söylüyor.
Peygamber Efendimiz böyle buyurduktan sonra demiş ki:
"Ey ahali! Allah'tan korkun, ibret alın. Allah-u Teâlâ hazretleri iki kardeşin arasını bulmak için köşk gösteriyor, onu ona heveslendiriyor, ona hakkını bağışlattırıyor da arayı buluyor. Siz de dünyada kulların arasını bulun."
Muhterem kardeşlerim!
Biz bugün parça parça dağılmışız. Müslümanların hepsini incelediğin zaman… Şöyle bir röntgene al, hepsinin röntgenini çek; kırmızı yanaklı bir insan görüyorsun. Şişman da kilosu da var, pazuları da bayağı geniş filan... "Sen ona bakma. Onun ciğerinde şu hastalık var." diyorlar, bitiyor. "Hasta" diyorlar, bitiyor. Müslümanların da manevi röntgenini bir çek, sağlam kaç tane insan çıkar, bilmiyorum. Çünkü İslâm'ı bilmiyorlar. Çünkü bildikleri İslâm'ın ahkâmına uymuyorlar, yaşamıyorlar, tatbik etmiyorlar, utanmıyorlar.
Allah'ın emirlerini okuyoruz da tutmamaya utanmıyoruz. Allah-u Teâlâ her gün bize vaizlerin ağzından, kitapların satırlarından nice nasihatler gönderiyor, etrafımızda nice ibretli hadise cereyan ediyor da ibret alıp uyanıp da Allah-u Teâlâ hazretlerinin yoluna girmiyoruz. Düşünmüyoruz ki kâfir cehenneme gideceği zaman diyecek ki:
"Yâ Rabbi! Beni geri döndür."
Leallî a'melu sâlihan fîmâ terektü. "Malımdan zekât vermek vs. gibi yapmadığım hayrat-u hasenatımı belki yaparım, döndür beni geriye." diyecek.
Kellâ. "Olmaz, geçti!" denilecek.
Hayat denilen fırsat elden geçmeden, eğer aklımız varsa hayır yapmaya koşmalıyız. Çünkü bu yolun geri dönüşü yok. Kabir kapısından geçti mi, ecel şerbetini içti mi insanın geri dönmesi yok; bu iş bitiyor.
O bakımdan ahiret tarafına göçmeden burada hayır hasenat yapmaya bakalım. Kardeşlerimizin yardımına koşalım, kesenin ağzını açalım, yardım edelim, hizmet edelim. Hizmet eden izzet bulur. Yardım eden yardım bulur. Sadaka verenin malı ziyadeleşir. Hayır yapan hayırlara erer. Birisinin ihtiyacına koşanın Allah yardımına erişir. Bu iş böyle gider. Kalbimizi pak edelim, birbirimize karşı sevgimizi safi eyleyelim.
Bu, ayıp oluyor ve bir de bu sefer riyakârlık oluyor.
Müslümanız; ben onu sevmiyorum, o beni sevmiyor. Karşı karşıya geliyoruz, yüzümüze gülüyoruz, el sıkıyoruz. Bırak, sıkma elini! Sevmiyorsun ki! Aleyhinde konuşuyorsun, yüz yüze geldiğin zaman;
"Nasılsın efendim, iyi misin? Arz-ı hürmet ederim, Allah ömürler versin."
Yalan! Riyakârlık oluyor. İçi başka, dışı başka insana ne derler? O duruma düşüyoruz. Dobra dobra söyle, "Kardeşim! Ben sende şu kusuru görüyorum." de.
"Canım, doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar."
Kovsunlar ya! Onuncu köyü kurarız, olur biter! Dokuz tane köyden kovulanlar gitsin onuncu köyü kursunlar. Tamam, orası doğrular köyü olur. Dokuz tane köy, ondan sonra onuncu köy; iyi köy olur. Oraya gideriz, ne yapalım...
Allah bizi doğruluktan, rızasından, insaftan, merhametten ayırmasın.
İslâm ahlâkını içimize emelim, alalım. Toprak var; yağmur yağar, üstünden akar gider, çoraktır, bir şey bitirmez. Bitirse bitirse diken bitirir, çoban çökerten dikeni bitirir, üstüne bastığı zaman insanı zıplatır, başka bir işe yaramaz. Öyle yer var ki senede iki mahsul, üç mahsul verir. Diz boyu ot, renk renk çiçekler olur. Arılar vızvızlar, kelebekler uçar, bülbüller öter. Yerine göre...
Allah bizim toprağımızı çorak etmesin. Gönlümüze yumuşaklık versin, gönlümüze kabiliyet versin.
Böyle güzel bir din nasip olmuş. Böyle güzel ahkâmı Avrupalı bulsa, mal bulmuş mağribî gibi yağmalar. Biz bulmuşuz, biz de mirasyedi gibi kadrini bilmeden yağmalıyoruz. Böyle güzel dinimiz var, böyle kötü halimiz var. Cami dolusu insan, bir çuval bir şey etmez. Beraber bir şey yapamazlar; aralarında ihtilaf, çekişme, gruplaşma, dedikodu, gıybet... Aralarında Allah ne yasak etmişse hepsi var, Allah ne emretmişse hiçbiri yok.
İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.
Bu işi şeytan mı başardı? Nasıl oldu bilmiyorum; Allah'ın ne kadar yasak ettiği şey varsa kemâliyle mevcut. Bütün takımıyla, eksiksiz, a'sından z'sine Allah'ın yasak ettiği her şey var. Ne ararsan bulunur, derde devadan gayrı. Hepsi var.
Allah'ın istediği şey?.. Ara ki bulasın, yok! Haydi bir takva ara, dürüstlük ara, fedakârlık ara, samimi arkadaşlık ara. Nerede?.. Nerede samimi arkadaşlar? Dervişlik kardeşlik, ihvanlık demek! Tasavvuf sevgi, muhabbet, saygı, fedakârlık demek! Böyle bir şey varmış bir zamanlar, masal gibi… Otur ki dedenin dizine, "Bir zamanlar böyle bir şey vardı evladım." diye aksakalını gözyaşlarıyla sulaya sulaya anlatsın sana, dinle.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
13.04.1986 -
Peygamber Sevgisi
29.05.1988 -
Sadaka Vermek
