13.04.1986 - Peygamber Sevgisi

13.04.1986 - Peygamber Sevgisi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ve'llezî nefsî bi-yedihî lâ yü'minü ehadüküm hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî."
Buhârî'de, Müslim'de, Neseî'de Ahmet b. Hanbel'de, Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, herkesin duyduğu, bildiği bir meşhur hadîs-i şerîf karşımıza geldi. Peygamber Efendimiz, yine o güzel, ciddiyet ifade eden, ehemmiyet ifade eden yeminiyle diyor ki;
Ve'llezî nefsî bi-yedihî. "Canım kudreti elinde olan o zât-ı celîle, o Allah'a yemin olsun ki." Lâ yü'minü ehadüküm. "Sizden biriniz iman etmiş olmaz, mü'min olmaz." Hattâ ekûne ehabbe ileyhi min vâlidihî ve veledihî. "Ben ona babasından da evladından da daha sevgili olmadıkça."
"Resûlullah'ı kendi babasından da kendi öz evladından da daha çok sever duruma gelmeyince bir kimse Müslüman olmaz, mü'min olmaz."
"Sizden biriniz; ben ona babasından ve evladından da daha sevgili olmadıkça inanmış olmaz, mü'min olmuş olmaz." diyor.
İşte imanın terazisi burada.
Biz mü'miniz. Elhamdülillah mü'miniz, Müslümanız. Lâ ilâhe illallah Muhammedün resûlullah diyoruz. Ama hakiki mü'minliğin terazisi burada karşımıza çıkıyor. Resûlullah, babamızdan da evladımızdan da daha sevgili olacak. Başka rivayetler de var.
Ve'n-nâsi ecmaîn. "Bütün diğer insanlardan da" diye.
Ama lüzum yok. İnsanın en çok sevdiği babasıdır, anasıdır, en çok sevdiği evladıdır. Hatta galiba yaradılışı, hilkati dolayısıyla insan evladını daha fazla sever.
Babasına, anasına da hürmet ediyor ama esasında yavrusu, kendisinin ciğer paresi olduğundan ona daha çok yansıyor, ona biraz daha bakıyorlar. Çevreye bakıyorum umumiyetle öyle oluyor.
Peygamber Efendimiz çok sevilen iki insanı zikrediyor. Biz Resûlullah'ı canımız gibi sevmek zorundayız, bu sevgiyi içimize yerleştirmek zorundayız.
"Nasıl olacak hocam?" Bu, çarşıdan alınmaz, mendile konulmaz, ondan tatlı şey olmaz, peki nasıl olacak? Hakikaten çarşıdan alınmaz.
Peygamber Efendimiz' i sevmenin yolu nedir?
Mânevî yolu ona salât-u selâm getirmektir. Çokça salât-u selâm getireceksiniz. Melekler sizin selamınızı götürecekler; "Yâ Resûlallah, filanca beldeden, İstanbul'dan, falanca oğlu falanca sana selam gönderdi." diyecekler, o da aleyküm selam diyecek, dua edecek. Oradan dua ala ala temizlenmeye başlayacaksın. Pisliklerin, edepsizliklerin, terbiyesizliklerin, yüzsüzlüklerin neyse Peygamber Efendimiz 'in mukabelesi bereketiyle Allah onları affede affede o zaman bir yola girersin.
Salât-u selâmı çok edeceksin. Sünnetine sarılacaksın. Sünnet-i seniyyesine sarılacaksın.
Neden? Çünkü Peygamber Efendimiz' in zamanında ashâbından bazı kimseler dediler ki, "Biz sevabı çok kazanmak için çok çalışmak durumundayız."
"Ben hiç evlenmeyeceğim!" dedi bir tanesi, "Kim uğraşır kadın derdiyle, ev derdiyle, geçim derdiyle. Hiç evlenmeyeceğim, hep ibadet edeceğim." dedi.
Kadınla uğraşmayı, ev geçindirmeyi bir külfet olarak görüyor. Zaman harcama olarak görüyor; "Hep ibadet edeceğim." diyor.
Bir tanesi de dedi ki; "Bundan sonra gündüzleri yemek yemem. Her gün oruçlu olacağım."
Bir tanesi de dedi ki; "Bundan sonra geceleri bana uyku yasak, her gece ibadet edeceğim."
Peygamber Efendimiz bunları duydu, kızdı ve nasihat buyurdu:
"Ben sizin Allah'tan en çok korkanınızım, ama evleniyorum. Eşlerim var, çocuklarım var. Allah'tan en çok korkanınızım ama bazı günler oruçluyum bazı günler tutmuyorum. Allah'tan en çok korkanınızım ama geceleyin uyuyorum, teheccüd vaktinde kalkıp namaz kılıyorum; ölçülü yapıyorum. Benim sünnetime uymayan benden değildir." dedi.
Sözü oraya getireceğim. Asıl sünnetine uymadın mı Resûlullah yine reddediyor; o zaman da olmuyor.
İşte biz onun için burada hadis okuyoruz. Onun için hocalarımız bize burada o töreyi yerleştirmişler ki bu hadis kitabı okunacak. Bu kitap bir cilt; seçme hadisler var.
Hocalarımız; "İnsan bunu başından sonuna bir okuyup hatmederse bayağı bir hatırlı alim olur." diye söylemiş. Hadisleri öğrensinler de sünnetine uymayı anlasınlar ve tatbik etsinler de Peygamber Efendimiz reddetmesin, iş sağlama bağlansın. Yolu bu.
Büyüklerimiz bizden çok fazla şeyler biliyorlardı ve bize tavsiyelerinin sebepleri var. Şimdi biz Peygamber Efendimiz' in sünnetine sarıldıkça Resûlullah'a layık olacağız. Salât-u selâm ettikçe salât-u selâmlarımıza cevap geldikçe bu iş düzelebilir. Kalbin katıyken yavaş yavaş yumuşar, duygusuzken duygulanmaya başlarsın, sezmezken sezmeye başlarsın. İnşallah yoluna girer.
Arapların bir sözü vardır, diyor ki:
"Kim bir kapıya dayanır da tak tak tak kapıyı çalarsa ve ısrar ederse bir daha çal, bir daha çal, bir daha çal, yalvar yakar o kapı açılır, insan girer." Israr etmek lazım.
Bizim suçumuz günahımız çoktur. Biz bir deterjanla bir defada yıkanmakla temizlenmeyiz. Bizi kırk defa şartlamak bile belki az gelir. Onun için yavaş yavaş olacak.
"Hocam, ben senin tavsiyeni yaptım da ertesi gün bir şey olmadı!"
Olmaz ki zaman geçmesi lazım. Allah hepimizin gönlüne Resûlullah Efendimiz' in muhabbetini, sevgisini yerleştirsin. Onun şefaatine cümlemizi nâil eylesin.
Ve'llezî nefsî bi-yedihî inne'r-racüle min ehli'l-cenneti le-yu'tâ kuvvete mieti racülin fi'l-mat'ami ve'l-meşrebi ve'ş-şehveti ve'l-cimâi kîle fe-inne'llezî ye'külü ve yeşrebü tekûnü lehü'l-hâcetü. Kâle hâcetü ehadihim arakun yüfîdu min culûdihim misle rihi'l-miski. Fe-izeni'l-batnü kad damere.
Cenneti anlatan bir hadîs-i şerîf geldi. Peygamber Efendimiz yine aynı şekilde yemin ederek buyurmuş ki; Ve'llezî nefsî bi-yedihî. Ahmed b. Hanbel'de, İbn Hibban'da, Tabarânî'de olan bir hadis. "Nefsim elinde olan zâta ant olsun ki, Allah'a yemin ederim ki." İnne'r-racüle min ehli'l-cenneti. "Cennet ehlinden bir kişiye." Le-yu'tâ kuvvete mieti racülin fi'l-mat'ami ve'l-meşrebi ve'ş-şehveti ve'l-cimâ. "Yemekte, içmekte, arzularda ve birleşmede yüz adamın kuvveti verilecek." Kîle fe-inne'llezî ye'külü ve yeşrebü tekûnü lehü'l-hâcetü yâ Resûllallah. "Yiyen içen bir insanın bir de ihtiyacı olur, yüznumara aramaya başlar." dediler, sordular.
Efendimiz' e her şeyi soruyorlar. Dedi ki;
Hâcetü ehadihim. "Cennet ehlinden birisinin ihtiyaç gidermesi." Arakun yüfîdu min cülûdihim. "Derilerinden çıkan ter şeklinde olacak, terleme tarzında olacak, terleyecek." Misle rîhi'l-misk. "Etrafa misk kokusu gibi koku saçılacak, misk gibi kokacak." Fe-izenü'l-batnü kad damere. "Bir de bakacaksın ki karnının şişkinliği geçmiş."
"Cennete yüznumara yok, pislik, mülevvesat yok." diye bildiriyor.
Bir de bu baş tarafından anlaşılıyor ki cennette lezzetlerin çok duyulması için, kulunu mükâfatlandırmak için Allah-u Teâlâ hazretleri kat kat kuvvetlendiriyor.
Biz şimdi bir güzel sofranın başına geçsek; "aman çok güzel kızarmış bir et, aman gayet halis tereyağından yapılmış bilmem ne aman ne kadar nefis bir tatlı, aman ne güzel bir meşrubat, aman salata şöyle filan" deriz. Doyarız, hâlimize şükrederiz. Yemekte yüz adam kuvveti veriliyor.
Neden? "Kulum dünyada benim istediğim gibi yaşadı. Sefası da fazla fazla olsun." Yüz adam gibi...
"Yemesi içmesi, şehveti, birleşme arzusu hepsi o kadar kuvvette olacak. Her türlü lezzet, nimet kat kat fazla olacak." diye Efendimiz bildirmiş.
O bildirince biz de naklediyoruz. Elbet bildirdiğinin bir hikmeti vardır, sebebi vardır.
Ben şöyle seziyorum ki "Ey Müslümanlar, evet, insanın şehvetten gözü döner. Evet, şöyle olur, böyle olur ama Allah 'Bu dünyada harama kuşak çözmeyin.' demiştir, 'Yolunca yürüyün.' demiştir. 'Sabrederseniz orada mükâfat çok' demek."
Birisine rüyada cennetteki hurilerden bir tanesinin parmağı gösterilmiş. Kendisine bahşedilecek olan hurilerden bir tanesinin cemalini görünce şehit oluncaya kadar dünya gözüne görünmemiş. Şehit oluncaya kadar çarpışmış ve şehit olmuş.
Geçenlerde bir hadîs-i şerîf geçti. Zaman olsa cenneti uzun boylu anlatsak. O hadisler geldiği zaman, Peygamber Efendimiz anlatmaya başlayınca insan mest oluyor. Bu okuduğumuz kitabın başında bir sayfa süren bir hadîs-i şerîf var. Bursa'da okuduk, Ankara'da okuduk. Maşaallah insana bir başka şevk geliyor.
Evet, bu dünyada Müslüman sıkıntı çeker; düşmanla çarpışıyor, şehit oluyor. Al kanlara bulanıyor, tozda toprakta kalıyor. İşte bu dünyanın zahmetlerinin karşılığı âhirette çok büyük mükâfât. O mükâfât; bu dünyada bu fedakârlığı yapabilen sâdık kimselere verilecek. Ne şiş yansın ne kebap yansın, iş tıkırında yürüsün. Hem şuradan tırtıklayayım hem buradan tırtıklayayım; öyle yağma yok, aldatmaca yok!
Onun için fedakârlık yaparsan karşılığında sevap bulursun. Hem burada öyle olsun, iyi olsun hem orada iyi olsun. Olur, o da olur ama yine de imtihansız olmaz.
Allah biz zayıf kullarına dünyada da âhirette de hayırlar, iyilikler nasip etsin. Ama Müslümana bela yağar, Müslümana sıkıntı gelir, Müslümanın çoluğu çocuğu hastalanır, malına bir zarar gelir, kendi bedenine rahatsızlık gelir. Başının derde girmesi eksik olmaz, etrafında onu taciz edecek insanlar eksik olmaz.
Peygamber Efendimiz; "dağın başına gitse, bir keler deliğine girse bile orada onu taciz edecek birisi olur." diyor.
Burası sıkıntı dünyasıdır. Onun için Peygamber Efendimiz;
ed-Dünyâ sicnü'l-mü'mini ve cennetü'l-kâfiri, demiş.
"Dünya Müslümanın zindanıdır." İnanan insan burada dişini sıkacak.
Sen Allah'a inanıyor musun? Amennâ ve saddaknâ. İnandık, varlığını birliğini tasdik eyledik, ikrar eyledik, şekkimiz gümanımız yok.
Kur'an'a inanıyor musun? Elbette inanıyorum Allah'ın kitabı.
Muhammed-i Mustafa'nın onun peygamberi olduğuna inanıyor musun?
Evet, inanıyorum, hak peygamberdir. Daha önceki kitaplarda da müjdesi verilmiştir, kendisi de mucizeler göstermiştir. Yaşayanların da şehadetleriyle, yanında onu görenlerin de hallerinden biliyoruz ki dünyaya meyletmemiş her türlü teklife hayır deyip peygamberlik vazifesini yapmış. Bir eşsiz, emsalsiz, numune, büyük zât-ı celîldir. O da o Allah'ın peygamberidir, inanıyoruz.
Tamam. İşte burada vazifelerin var. Biz Allah'ın vazifeli bir ümmetiyiz. Bu dünyada bizim vazifemiz; emr-i mâruf yapmak, nehy-i münker yapmak, hayrı tutup kaldırmak, şerri engellemek, cihat etmek, insanların hizmetine koşmak, hayırlar üretmektir. Bunlar hep meşakkatli olur.
Hizmet demek "meşakkat" demektir, "sıkıntı" demektir. Bu sıkıntıları çekersen sevabı alırsın.
"Yok, hocam, ben göbeğimi büyüteceğim. Çapını yüz yirmi santim yapacağım, biraz yatmam lazım!" Sen bilirsin. Hizmet ettiğin müddetçe zahmet çektiğin nispette sevabın çok olur.
En büyük en şiddetli belalar peygamberlere gelir.
"Allah'ın en sevgili kulu ya, saraylarda yaşasaydı!" Hayır, en büyük belalar peygamberlere gelir ondan sonra evliyâullahın büyüklerine gelir, ondan sonra salihlere gelir, ondan sonra mü'minlere gelir. Bakarsın kâfirler nimet içinde yüzüyor. Dünya nimeti, boş nimetler, fâni nimetler içinde yüzüyor, hiç aldanmayacaksın; o işin aldatmacası.
İmtihan dünyası olduğu için Allah-u Teâlâ hazretleri kâfire köşk verir, hatta köşklerinin çatılarını, sakuflarını, saçaklarını altından yapar. Yapabilirdi. Dünya onlara biraz süslenmiş, ziynetlenmiştir. Eğer sen de onlara heves edip de Allah'ı unutursan, günahlara dalarsan sen de öyle elde edersin ama sen de onlar gibi cehenneme gidersin.
Kendine hâkim olursan, hizmete koşarsan, zahmetlere girersen büyük sevap kazanırsın. İşte işin incelik tarafı burada, Müslümanlık biraz zorcadır!
Büyük evliyâullahtan Şemseddin-i Sivâsî hazretleri, bir ilahisinin sonunda diyor ki;
Bir acep sevdaya düşmüş, Şemsî nâdânı gör.
Hakka makbul olmak ister, halka menfur olmadan. Kendisine söylüyor.
"Bak şu Şemsî'nin hâline ki bir acayip düşünceye dalmış, olmayacak bir işin peşinde koşuyor. Allah-u Teâlâ hazretlerinin sevgili kulu olmak istiyor; halka menfur olmadan, halkın nefretini celp etmeden Cenâb-ı Hakk'ın sevgili kulu olacağını sanıyor, ne mümkün!" demek istiyor.
Her yerden bela yağar, her yerden taş yağar, her yerden çelme gelir. Akrabadan, yakınlardan, uzaklardan...
Peygamber Efendimiz;
"Müslüman beş tane belanın karşısındadır." diyor.
Mü'minün yahsüdühû. "Bir düşmanı, başının belası hasetçi Müslümandır." Müslümandır haset eder, uğraşır, dert olur.
Münâfikun yübğıduhû. "İkinci düşmanı münafıktır." Kızıyor ama kızgınlığını belli edemiyor ki münafık ikiyüzlü.
Ve kâfirün yükâtilühû. "Bir düşmanı kâfirdir ki uğraşıyor." Ordusunu getiriyor, donanmasını dikiyor, İzmir'den asker çıkarıyor, bilmem nereden istilaya kalkışıyor. Şöyle oluyor, böyle oluyor. Dindaşlarımızı kesiyor, camileri yıkıyor minareleri deviriyor.
Ve nefsün yünâziuhû. "Bir de içinde nefsi vardır, bir de onu çeker, onunla mücadele eder." İşin yoksa bir de nefsinle uğraş. O kötülüklere çekmek ister nefsânî, şehvânî şeylere çekmek ister; hâkim olacaksın.
Beşinci düşmanın: Ve şeytânün yudillühû. "Şeytan da onu dalâlete düşürmek için, saptırmak için etrafında aç kurt gibi dolanır durur."
İşte bu kadar düşmanın arasında insan; meşakkatleri omuzlayacak, zahmetlere katlanacak, er gibi yaşayacak, merdane yaşayacak, merdane ölecek. Ya al kanlara bulanır, şehit olur veyahut çok ter döker, veyahut sıkıntılara uğrar, veyahut parası az olur. Çünkü tutmaz. Parayı fukaraya verir, hayra verir, cihada verir. Allah has Müslümanın haslığını anlamak için bu dünyada onları zorlu imtihanlara tutar.
Rabbimiz imtihanları başarmak nasip etsin. İslâm'ın bu tarafını iyi anlamayı nasip etsin. Ama biz âciz, zayıf, naif, nahif, bîçare kullarız. Belki büyük meşakkatlere katlanamayız da sabrımız olmayıverir, dayanamayız. Rabbimiz bizi lütfuyla, keremiyle zorlu imtihanlara uğratmadan, dünyada âhirette âfiyet üzere, saadet üzere yaşatsın; yine de lütf-u kereminden cennetini cemâlini ihsan eylesin.
Fâtiha-i şerîfe me'al besmele.
21.06.1987 -
Tevhidin Anlamı, Hased
21.06.1987 -
Din Kardeşine Yardım
