20.02.1986 - Sadaka, Sıla-i Rahim, İyilik Yapmak, Dargınları Barıştırmak, Cennetin Dereceleri

20.02.1986 - Sadaka, Sıla-i Rahim, İyilik Yapmak, Dargınları Barıştırmak, Cennetin Dereceleri
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne sadakate's-sırri tutfiu ğadabe'r-rabbi ve inne sılate'r-rahimi tezîdü fi'l-umuri ve inne sanâi'a'l-ma'rûfi takî masâri'a's-sûi ve inne kavle lâ ilâhe illallah tetfe'u 'an kâilihâ tis'aten ve tis'îne bâben mine'l-belâi ednâhâ el-hemmü.
Sadaka Resulullah fî-mâ kâl.
İbn Asâkir, Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
İnne sadakate's-sırri tutfiu ğadabe'r-rabbi. "Gizliden, gösterişsiz, hiç kimse anlamadan, yavaşça, fukaranın eline gizlice verilen sadaka Rabbin gazabını söndürür."
Yani Allah-u Teâlâ hazretleri kula gazap etmiş cezalandıracak, gazabına uğrayacak şimdi, mahvolacak ama sadaka verince Allah-u Teâlâ hazretlerinin gazabı söner.
Ama nasıl verecek? Gösteriş için değil.
"Al Hasan Efendi sana şu kadar sadaka veriyorum ha bak zekâtımdandır…" Öyle değil!
Yavaşçacık yanına bir uğradı, pek de anlayamadım. Ne oldu?
Parayı verdi, geçti, haberin yok senin. Sessizce yani kimse görmeyecek bir tarzda. Böyle gizlice sadaka vermek iyidir. Eskiler buna çok dikkat ederlerdi. Yani hatta eskiler gece verirlermiş. Kendisi de tanınmasın diye. O zaman sokaklarda lamba elektrik yok, gece verirlermiş, hadîs-i şerîflerde geçiyor. Geceleyin verirlermiş, isterse yanlış yere gitsin.
Dün gece olmadık bir kimseye sadaka vermiş birisi! Olsun, o iyi niyetle verdi, Allah yine onu, o ecire sevaba nâil ediyor.
Kardeşlerim! Demek ki bir kere cömert olacağız. Kesenin ağzını imkânımız nispetince hayra açık tutacağız.
Efendim ben talebeyim. Sen de beş lira ver. Sen de daha az bir şey ver.
Ben fakir bir memurum. Eh sende azıcık yap.
Geçenlerde anlattılar ben yani böylesi olsun diye söylemiyorum ama Allah'ın ne kulları var. Memurun birisi gelmiş, demiş ki; "12 tane mi, 30 tane mi bono kesin." demiş. Bir hayır yerine.
Bir bölgeden başka yerde verilmesini mekruh." demiş alimlerimiz. Yani Tokat'ın zekâtını al Ankara'ya, Ankara'nın zekâtını al Konya'ya. Hayır! Herkes kendi yerinde yapması daha iyi diye böyle bir madde de var ilmihal kitaplarımızda. Çevrendekilere yap, hatta akrabanın fakirlerinden başla ama hayır yap, sana faydası var o bakımdan söylüyorum. Hepimiz yapalım, faydası bize.
Ve inne sılate'r-rahimi tezîdü fi'l-umuri. "Ve muhakkak ki akrabaya sıla-i rahim yapmak ömrü arttırır."
Sıla-i rahim ömrü artırır. Arttırır mı arttırmaz mı kitaplar yazmışlar. Ya ömrü Allah-u Teâlâ hazretleri takdir ettiğine göre yani nasıl oluyor bu iş?
Nasıl olduğunu bilmem, Peygamber Efendimiz "arttırır" diyor. Ben dosdoğru kabul ediyorum. Yani ötesine karışmıyorum. Alimlerimizin sözüne de bir şey demiyorum ama ömrü arttırır. Kimisi diyor ki ömrün bereketini getirir yani insana ağız tadı verir, ömrü bereketlenir, hoşlaşır bilmem ne. Bilmem, belki de arttırıyor çünkü onun öyle sıla-i rahim yapacağını Rabbimiz önceden bildiğinden ona göre yapmıştır, o kaderin esrarına kimsenin aklı ermez. Sıla-i rahim yapacağız.
Sıla-i rahim yapmak ne demek, nasıl bir şey?
Akrabaya bağlantısını devam ettirmek demek, bu bağlantı mektupla da olur. Ziyaretle de olur. Hâl hatır sormak suretiyle de olur. Daha güzeli bir de ihtiyacı varsa mali bakımdan desteklemekle de olur. Yani sıla-i rahim manasının içinde sadece kuru bir ziyaret yok, mümkünse yardım yaparsa, biraz cebine bir şey koyarsa, ihtiyacını giderirse daha iyi tabii. Akrabaya sıla-i rahim de ömrü arttırır.
Ve inne sanâi'a'l-ma'rûfi takî masâri'a's-sûi "Muhakkak ki iyilikler yapmak, kötü akıbetten, kötü ölümden insanı korur."
Çünkü biz ecelin nerede geleceğini bilmiyoruz, Allah korusun bir günah üzere, bir kabahat üzere gelse, Allah korusun cünüp iken gelse veyahut şu kötülükteyken, bu kötülükteyken gelse ne fena olur. Çünkü insan nasıl öldüyse öyle kalkacak. Nasıl öldüyse öyle kalkacak! Onun için kötü ölüm var, kimisi meyhane köşesinde çatlıyor. Kimisi ölüyor bir ay geçiyor, kimse duymuyor, kapısını kırıyorlar açıyorlar, bakıyorlar ki cesedi şişmiş, patlamış, dağılmış, kötü bir ölüm. Sonra kimisi tevbe edemeden ölüyor. Hatalı bir tarzda yol tutturmuşken tevbe edemeden ölüyor, kötü ölümler var. Kötü ölümden korur, iyilikler yapmak.
Maruf ne demek?
Maruf, aklın ve şeraitin beğendiği, hoş gördüğü, tasvip ettiği şeye derler. Marufu yapmak lazım. Yapmak lazım geldiği gibi emretmek de lazım. Etrafına da "marufu yap şunu yap bunu yap" diye de hayrı emretmek lazım. Ve nehy-i münker etmek yani aklın ve şeriatın tasvip etmediği, hoş görmediği şeyi de yaptırtmamak lazım.
Akıl ve şeriat içki içmenin kötülüğünü söylemiş. İçirtmemeye çalışacaksın, gücün yettiğince. Gücün yettiğince içirmemeye çalışacaksın. Hatırının geçtiği yerde onu menedeceksin.
Birisini, ötekisi dövmek istiyor. Dövecek yakalamış, yakasına yapışmış, sende babayiğitsin bırak onu bakayım, bıraktıracaksın. Yani kötülüğü engellemek, iyiliği yaptırmak. "İyilik yapmak kötü ölümden insanı korur." diyor. O halde iyilik yapmaya vesile arayacağız, çareler arayacağız, iyilikler yapmaya çalışacağız.
Muhterem kardeşlerim! İyilik yapmak sadece paraya bağlı değildir. Yani ille zenginler iyilik yapmaz, iyiliğin çeşitleri vardır. Yoldan bir taşı, bir dikeni kenara almak iyiliktir. Tatlı bir söz iyiliktir, emr-i maruf sadakadır, nehy-i münker sadakadır. Yani insanın hiç parası olmasa, yine para kazanma gibi manevi sevap kazanma imkânları vardır, yeter ki Allah insana akıl versin. Şu duyduğu hadisleri bir yere yazsa insan, ne kadar istifadeli, sevaplı işler var. İnsanlar bir maddî fayda olduğu zaman onun peşinde koşuyorlar da sevapları yazmıyorlar. Halbuki sevapları yazması lazım asıl deftere. Şu iş sevaplı iş, şunu yazayım yapayım.
Peygamber Efendimiz eyyâm-ı biyz oruçlarını hiç terk etmemiş, hep tutmuş.
Eyyâm-ı biyz ne demek? Arabî ayların 13'ü, 14'ü, 15'i yani gecelerinde mehtap, yuvarlak ay, ay dolunay olduğu zaman, gündüzleri oruç tutarmış Efendimiz. Ayın 13'ü, 14'ü, 15'i o oluyor.
Mesela, yani duyduğumuz şeyleri, hayırlı sevaplı işleri böyle kaydedelim.
İnne salaha zâti'l-beyni a'zamu min-'âmmeti's-salâti ve's-sıyâmi.
Bu hadîs-i şerîfi Hz. Ali Efendimiz' den Taberânî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyurdu ki:
"İki kişinin arasını düzeltmek..." İki kişi dargın, küsmüşler, birbirlerine yan bakıyorlar, homurdanıyorlar, kırgınlar birbirine. "O ikisinin arasını düzletmek, onları barıştırmak, Allah indinde -genel manasıyla- namazdan ve oruçtan daha hayırlıdır."
Çünkü namaz ve orucun sevabı insana râcidir ama cemiyette insanlar birbirlerine küs olursa, onlardan hiçbir hayır gelmez. Birbirlerine küs insanlardan hiçbir hayır gelmez, istediği kadar kalabalık olsun, koyun sürüsü gibidir, bir çoban hepsini idare eder.
Birbirlerine küs olmayan, birbirlerini seven, birbirlerine sımsıkı sarılmış insanlar hayırlı işler yapabilir. Şu İslâm âleminin şimdiki hâline bakacak olursak Irak, İran, bilmem ne bilmem ne hep birbirine hasım düşman, lafa geldiği zaman böbürlenmesini biliyoruz, Müslümanların nüfusu bu kadar kalabalık, bilmem ne bilmem ne dinimiz bu kadar güzel, Kur'ân-ı Kerîm bu kadar şey [yol gösterici] ama tatbik etmiyoruz.
Borcuna sadakati yok, borçlu borcunu ödemiyor. Kiracı kirasını ödemiyor, söz vermiş sözünde durmuyor, ahdetmiş ahdine riayet etmiyor.
Ne biçim Müslümanlar? Ne anladım?
"Müslümanım" diyor, "dervişim" diyor. Böyle dervişlik olmaz, devirmişlik bu! Çünkü kul hakkına hiç aldırmıyor, halbuki kul hakkı çok önemli. Kul hakkı, borç çok önemli, insan onu ne yapıp yapıp hakkından gelmeye çalışmalı.
Namaz kılıyor, namazda tabii para yok pul yok, bir şey yok kılıyor. Oruç tutuyor. "Zaten, öğleyin nerden gideceğim lokantaya, sabredivereyim..." bilmem ne diyor. Başka hesap yapıyor yani. Ama iki insanın arasını düzelt bakalım. Daha mühim işler bunlar.
Arayı düzeltmek deyince hatırıma geldi bir hadîs-i şerîfte de geçti ki;
"Şefaatlerin en güzeli nikâh hususunda şefaat etmektir."
"Ya şuna kızını veriver bak şu adam iyidir, şununla evleniversin. Ya şu kadın iyidir, bak bunun kızını alıver." diye nikâh hususunda şefaat etmek de iyi oluyor.
Muhterem kardeşlerim! Nikâhta insanlar utanır, hele kız tarafları daha çok utanır, bir şey söyleyemezler yani. Kızını iyi yetiştirmiştir, Müslümandır, gelir gelir hep ayyaşı sarhoşu ister veremez. Ehli takva birisi istese verecek ama veremez, böylelerine yardımcı olmamız lazım. Yani iyi insanları, iyi insanlarla buluşturmak sevaptır.
Burada da "Arayı ıslah etmek sevaptır." diyor. Demek ki Müslümanları kaynaştırmak, birbirleriyle buluşturmaya çalışmak iyi oluyor, bu hususlarda gayretli olun. Dargınları barıştırmak hususunda, insanları birbirleriyle muhabbetli kılmak, dost kılmak hususunda çalışın, yani çalışalım.
İnne salâte'l-murâbıtı ta'dilu hamsemieti salâtin ve nafaka 'd-dînâri ve'd-dirhemi min-hu efdalu min-tis'imieti dînârin yünfikuhû fî-ğayrihî.
Bu hadîs-i şerîf, Ebû Ümâme hazretlerinden rivayet… Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Murabıtın kıldığı namaz, başkasının kıldığı beş yüz namaza muadildir." Beş yüz misli yani... "Murabıtın Allah yolunda bir dinar ve dirhem infak etmesi..." Yani altın gümüş para, bunlar o zamanın paralarının adı. Yani murabıtın Allah yolunda masraf yapması, para harcaması. Efdalu min-tis'imieti dînârin yünfikuhû fî-ğayrihî. "Murabıtlık yolunda değil de normal başka yollarda harcadığı 900 dinara bedeldir." Bir tanesi 900 misli daha fazla sevap alıyor.
Murabıt kimdir?
Murabıt, bir fedakâr insandır ki huduttaki kalede gidiyor nöbet tutuyor, Müslümanlar rahat etsin diye bekçilik yapıyor. Huduttaki burçlara, binalara "ribat" derler, kale derler, düşmanı orada bekleyecek. Orada kaleye girmiş, içerde bekliyor, düşmanı da gözlüyor ki düşman bir şey yapıp İslâm âlemine gelmesin, burayı yağmalamasın diye hudutta hazır asker bekliyor, bekçi asker. Buna murabıt derler. Onların kaldıkları yerlere de ribat derler. Yani kale gibi, tekke gibi bir yer. Silahlı erkeklerin düşmana karşı bekledikleri, nöbetçi mekânları, yerleri demek oluyor.
Murabıtlık çok sevaptır. Yani harp yok ortada da düşman gelirse diye orada bekliyor. Harbe gidene mücahit derler, harp olmadan İslâm âleminin hududunda, sınırda düşmana karşı bekleyen kimseye murabıt derler. Murabıtlığın sevabı, ecri çok fazladır. Kıldığı namaz, başkasının kıldığı namazdan 500 misli daha sevaptır. Murabıtlığa harcanan para, o yolda harcanan para başka yerde harcanan paradan 900 mislidir. Yani oradaki amellere mükâfatlar çok fazla geliyor.
Murabıt gözünü böyle hudutlara dikmiş, düşman geliyor mu gelmiyor mu diye gözcülük ediyor. Böyle "Allah yolunda İslâm âlemini bekleyen kimselerin gözüne cehennem ateşi değmeyecek." diye hadîs-i şerîf var. İki göze cehennem ateşi değmeyecek yani sahibi cehenneme girmeyecek. Bir, Allah korkusundan ağlayan insanın gözü. Ona cehennem ateşi değmeyecek. İki İslâm âleminde hudutlarda düşmanları bekleyip gözetleyip, elinde silah bekleyip Müslümanları rahat ettiren kimse, murabıt yani.
Onun için Rabbimiz bize böyle hayırlı, sevaplı işleri nasip eylesin. Allah yolunda öteki Müslümanların saadeti ve selameti için, gadre, hücuma uğramamaları için çalışmayı nasip eylesin.
Biz burada, huduttan uzaktayız. Ama zaman zaman işte askerlik oluyor, gidiyor. İnsan iyi niyetle giderse bu sevabı alır. Yani imanla, [bu sevabı alacağına inanarak] giderse... Nöbetten kaçıyorlar, yani nöbeti ganimet bilmek lazım. Ben öyle arkadaşlar biliyorum ki arkadaşının nöbetini alırdı, sevap alsın diye. "Peki, senin nöbetini de ben tutayım." derdi; çünkü düşmana karşı bekliyorsun, düşmana karşı bekleyince ecri, sevabı çok olur.
Bir de manevi düşmanlar var; dinimizi içten yıkmaya, imanımızı sarsmaya, ahlakımızı perişan etmeye çalışıyor. Müslüman kardeşimizi dinden, imandan, zıvanadan çıkarmaya, zihnine kötü fikirleri sokmaya çalışıyor. Bazıları da Müslümanları bunlara karşı savunuyorlar. Yani İslâm'ı müdafaa ediyorlar, Müslümanların imanını korumaya çalışıyorlar. Bana öyle geliyor ki bu da bir çeşit murabıtlıktır, bu da bir çeşit bekçiliktir. Belki daha sevaplıdır. Onun için hiç olmazsa yani hudutta değiliz, zamanımız değil, yaşımız çağımız askerlik çağından geçmiş, şu anda öyle bir durum yok, İslâm'ı burada korumaya çalışalım. Evimizde korumaya çalışalım. Evimize küfrün girmemesine çalışalım.
İnne ta'âme'l-vâhidi yekfi'l-isneyni ve inne ta'âme'l-isneyni yekfi's-selâsete ve'l-erba'ate ve inne ta'âme'l-erba'ati yekfi'l-hamsete ve's-sittete.
Ömer radıyallahu anh'ten Peygamber Efendimiz' in şu hadisi rivayet edilmiş, İbn Mâce'de var.
"Bir kişinin yemeği iki kişiye yeter. İki kişinin yemeği, üç kişiye, dört kişiye yeter. Dört kişinin yemeği beş kişiye, altı kişiye yeter." diyor Peygamber Efendimiz.
Yani şu demektir ki; rakama pek aldırma, Allah bereketini verir. Gelen misafirden korkma.
Ben dört kişiye göre hazırlanmıştım da bak o da iki tane de misafir takmış yanına getirmiş. Benim misafir takımım bu kadar kişilik değil. Altı kişilik takımım var, sekiz kişi geldi benim halim ne olacak?
Ya korkma bir tane tabak çıkar beraberce ne yerlerse yesinler. Hanım çatıyor;
"Aman niye bu kadar misafir getirdin eve, ben daha öğle yemeği yapmamıştım da şimdi bu misafiri çıkardın!"
"Sana ne ya! Peynir ekmek çıkartırım, peynir çıkartırım, ekmeği somununu bölerim, tuzu ekmeği getiririm, domatesi keserim ortasından yine ikram ederim."
"Ya olur mu öyle?"
"Niye olmasın?"
Misafiri sevmemekten daha iyi! Misafiri istememekten daha iyi! " Allah ne verdiyse bunlar var kardeşim" dersin.
Hz. Ömer radıyallahu anh zamanında, yaşlı bir ihtiyar kadıncağız ziyafete çağırmış halifeyi. Halife Ömer'de gitmiş. Halife ama mütevazi, Allah'ın sevdiği kullardan, cennetliklerden bir tane. Girmiş ihtiyar kadının evine, bunu küçükken böyle büyüklerimden kulaktan duymuştum, bir kitapta okumadım ama hoşuma giderdi. Girmiş, bir bakmış köşede bir sopa duruyor şöyle. Sopaya şöyle bir bakmış, bir düşünmüş. Hz. Ömer, Allah'ın sevgili kulu. O da kılıcını belinden askısından çözmüş getirmiş sopanın yanına duvara dayamış. Kılıcı oraya dayamış oturmuş sofraya. İhtiyar kadın bir basit yemek getirmiş, kaşıklamış, yemiş onu. Tamam, "Elhamdülillah, çok şükür yâ Rabbi!" demiş kalkmış.
Ayrılacak, ihtiyara teyze mi dedi, artık ne dediyse demiş ki:
"Bu sopayı niye koydun buraya?" Anladı kendisi ama soruyor. Demiş ki:
"Yâ Ömer! Eğer, 'Ben koca halifeyim, beni bu kadar basit yemek için mi çağırdın, yani insan biraz güzel bir şeyler yapmaz mı, böyle basit yemek çıkartılır mı?' deseydin, sopayla seni dövecektim. " Kadın sormuş bu sefer:
"Sen kılıcı niye oraya koydun?"
"Sen de eğer bana 'Kusura bakma, sana layık değil ama bir tanecik yemek çıkardım, çok çıkartmak isterdim ama...' deseydin, bende seni şu kılıcın tersiyle biraz incitecektim." demiş, yani sağına soluna biraz vuracaktım.
Yani buradan şu kaide çıkıyor ki ne varsa onu koyacaksın ne de ondan özür dileyeceksin. Çünkü Allah o kadar vermiş, onu çıkartıyorsun. Ne de gelen, "Canım bu bana layık mıydı? Daha çok yapmaz lazım gelmez miydi?" demeyecek.
Peygamber Efendimiz diyor ki; "Bir deve paçasına bile çağırsalar beni gelirim."
Deve paçası nedir?
Suyun içine devenin paçası konmuş, cambur cumbur kaynamış su işte, yani ona bile çağırsa kâfi. Sirke koymuş bir keresinde birisi önüne, sirkeye banmış yemiş, banmış yemiş, "Sirke ne iyi gıdadır, sirke ne iyi gıdadır!" demiş Peygamber Efendimiz. Teselli ediyor yani ev sahibini. Onun üzerine zenginin birisi çağırmış, o da sirke koymuş, "Yo, sana göre değil ona göre." demiş. "Sirke ona göre. Sen tabii kendi mertebene göre yapacaksın."
İnne taybete el-medînetü ve mâ nekabün min enkâbihâ illâ 'aleyhi melekün şâhirun seyfehû lâ yedhulühe'd-deccâlü ebeden.
Temîn ed-Dârî'den Taberânî rivayet etmiş. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Taybe Medine'dir yani Medine'nin bir ismi de Taybe’dir. Bu Medine'nin vadilerinden, geçitlerinden hiçbir geçit yoktur ki orada kılıcını çekmiş bir melek bulunmasın." Medine'nin çepeçevre etrafındaki geçitlerin, Medine'ye gelmeye vesile olacak yolların ağızlarında, hepsinin önünde bir melek vardır. Hem de kılıcını çekmiştir ve oraya deccal asla giremez. "Medine-i Münevvere' ye deccal giremez."
Deccalı biliyorsunuz. Medine'nin mahfuz olduğuna alâmettir yani Peygamber Efendimiz' in şehri olduğu için oraya deccal giremeyecek, melekler koruyor orayı.
İnne 'adede dereci'l-cenneti adedü âyi'l-kur'âni fe-men dahale'l-cennete minmen karae'l-kur'âne lem yekün fevkahû ehadün.
Bu sonuncu hadîs-i şerîf Hz. Âişe validemizden. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Cennetin derecelerinin miktarı Kur'an âyetleri kadardır. Kur'an âyetleri ne kadarsa cennette o kadar derece vardır. Kim Kur'ân-ı Kerîm'i tam biliyor ve okuyorsa onun üstünde cennette kimse olmaz." Yani her bir okuduğu, bildiği, amel ettiği âyetten dolayı bir derece alır, bir derece alır... Böylece cennetin en yüksek derecesine ehl-i Kur'ân nail olur.
Rabbimiz bizi ehl-i Kur'an eylesin. Kur'an cüz keselerinde eskimesin, Kur'ân-ı Kerîm okuta okuta eskitelim yıpratalım.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
27.09.1987 -
Müslüman Nasıl Olmalı
27.06.1987 -
Has Müslümanlar, Arabuluculuk
