27.09.1987 - Vücudun Üzerimizdeki Hakkı

27.09.1987 - Vücudun Üzerimizdeki Hakkı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Eba'd-Derdâ! İnne li-cesedike aleyke hakkan ve li-ehlike aleyke hakkan ve li-rabbike aleyke hakkan. A'ti kulle zî hakkin hakkahû. Sum ve eftir ve kum ve nim v'eli ehleke.
Sadaka Resûlullâh fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Aziz ve muhterem cemaat-i müslimîn!
Allah-u Teâlâ hazretlerinin selamı, rahmeti, bereketi, ikramı, ihsanı dünya ve ahirette üzerinize olsun. Rabbimiz rahmetine gark eylesin, iki cihanın saadetine nail eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in sünneti dünya ve âhiret saadetine ermemize vesiledir. Bida'tleri çıkaranların hiçbir ibadeti kabul olmayacak. Onun için Rabbimiz bizi Peygamber Efendimiz' e en güzel tarzda uyanlardan eylesin. Onun sünnetini öğrenmeyi, sîretini bellemeyi, ümmetine güzel hizmet etmeyi nasip eylesin.
Okuduğumuz hadis-i şerif Râmuzü'l-ehâdîs isimli hadis kitabının 492. sayfasının 10. hadisi oluyor..-
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadis-i şeriflerinde Ebu'd-Derdâ Üveymir hazretlerine hitaben buyurmuş ki: "Yâ Ebe'd-Derdâ! Ey Ebu'd-Derdâ! Hiç şüphe yok ki bedeninin, vücudunun, cesedinin senin üzerinde hakkı vardır. Aile efradının, zevcenin ve çoluk çocuğunun senin üzerinde hakkı vardır. Rabbinin senin üzerinde hakkı vardır. O halde her hak sahibine hakkını ver. Bazı günler oruç tut bazı günler tutma, iftar et. Geceleyin namaza kalk, bazı zamanlarda uykunu da uyu ve eşinin yanına da git." buyurdu.
Bu hadis-i şerifi şöylece izah edelim. Birkaç defa daha yeri geldikçe söylemiştik. İçindeki mâna önemli olduğundan bazı kardeşlerimize tekrar tekrar hatırlatmak uygun oluyor:
Ebu'd-Derdâ radıyallâhu anh sahabenin fakihlerinden, bilginlerinden, âbidlerinden, fazıllarından bir mübarek büyüğümüz idi; Allah şefaatine nail etsin. Dünyaya metelik vermezdi, âşık-ı sadık kullardan birisiydi; gecesini gündüzünü Rabbimizin kulluğunda, ibadetinde geçirmek isterdi. Bir gün, kendisinin ahiret kardeşi Selman-ı Fârisî radıyallâhu anh onu ziyarete, evine gitmiş; kapıyı çalmış. Kapıyı Ebu'd-Derdâ radıyallâhu anh'in hanımı Ümmü'd-Derdâ radıyallâhu anh açmış. Üzerinde pejmürde, hırpanî, yırtık pırtık bir kıyafet var. Selman-ı Fârisî hazretlerinin dikkatini çekmiş bu durum, şöyle bir bakmış; "Bu ne hal?" demiş. Selman-ı Fârisî hazretleri gibi mütevazı bir insanın bile "Bu ne hal?" demesine bakılırsa. Zaten o zamanın imkânları mahdut; giyim kuşam şimdiki gibi bol ve zengin değil. Hali kim bilir ne kadar perişandı.
"Kardeşin Ebu'd-Derdâ dünyayı terk etti." diyor. "Kardeşin" diyor çünkü Peygamber Efendimiz ikisini kardeş etmiş. "Kardeşin Ebu'd-Derdâ'ya dünya lazım değil, dünyayı terk etti. Para kazanmıyor, eve bir şey getirmiyor; giyim yok, kuşam yok, perişanlığım ondan." demek istemiş. Evde yokmuş o esnada. "Bekle, biraz sonra gelir." Demiş.
Beklemiş, biraz sonra, Ebu'd-Derdâ radıyallâhu anh gelmiş, kardeşini gördüğüne çok sevinmiş, onu çok güleç yüzle karşılamış, "Hoş geldin aziz kardeşim!" diye iltifatlar etmiş, ondan sonra önüne bir yemek çıkarmış. Artık o zamanın mahdut imkanlarıyla ne çıkardıysa...
"Buyur sen de otur, beraber yiyelim."
"Yok ben oruçluyum, niyetliyim, sen buyur." demiş. Halbuki Ramazan değil. Demek ki sevap kazanmak için fazladan, nâfileten oruç tutuyor. Selman-ı Fârisî dayatmış; "Sen yemezsen ben de yemem, otur bakalım." O da ev sahibi olduğu için misafirine ikram olsun diye oturmuş, orucunu bozmuş. Ödeyecek; ertesi gün öder, başka bir gün öder. Çünkü başlanmış bir oruç nafile bile olsa bozulduğu zaman kaza edilmesi gerekir. Artık onun hatırı için kesmiş oruç tutmayı ve yemiş.
Akşam olmuş. Anlaşılan evleri asıl yerden uzakça bir yerde. Selman-ı Fârisî'ye yatak sermişler, yatacak. Tabi odalar da çok değil, Ebu'd-Derdâ ile aynı yerde yatıyorlar. Herhalde hanım da perdenin öbür tarafında, başka yerde. Belki duvarları bile yok; evleri hurma dallarından yapılmış çardak gibi. Bilmiyoruz.
"Sen buyur yat." demiş.
"Sen ne yapacaksın?"
"Benim biraz vazifelerim var; ibadet edeceğim, namaz kılacağım, tesbih çekeceğim, Kur'an okuyacağım." neyse.
"Hayır, sen yatmazsan ben de yatmam; yat aşağıya!"
Arkadaşlıkları çok tatlı, kıymetli; hatırı kırılmasın diye onunla beraber yatmış ama uyumamış. Biraz vakit geçtikten sonra kendisi uyumadı; "Selman nasıl olsa uyumuştur." diyerek kalkmış, ibadet edecek. Selman-ı Fârisî yakalamış bileğinden;
"Yat aşağıya!" demiş, tekrar yatırmış. Biraz daha vakit geçmiş yine kalkmaya davranmış, arkadaşı yine onu yatırınca bakmış ki kurtuluş yok, yatmış uyumuş. Yatmış uyumuş. Ne zamana kadar uyumuşlar?
Teheccüd zamanına, sahur vaktine kadar. "Uyumuş." dediği normal, gayet tabi bir uyku. Bu sefer onu Selman-ı Fârisî radıyallâhu anh kaldırmış; "Hadi bakalım şimdi kalkalım." Beraberce kalkmışlar, ibadetlerini yapmışlar. Biraz bekledikten sonra Peygamber Efendimiz' in mescid-i saadetine gelmişler, onunla sabah namazını kılmışlar.
Ebu'd-Derdâ radıyallâhu anh gitmiş Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerine demiş ki:
"Yâ Resûlallah! Selman beni ibadetlerimden alıkoydu. Her zaman yapmakta olduğum şeyleri yaptırmadı. Orucumu bozdurdu, akşam ibadetlerimi yaptırmadı, beni yatırdı." Olanları anlatınca, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyuruyor ki:
"Selman haklı." Tabii Peygamber Efendimiz Selman-ı Fârisî'yi de dinlemiştir veya dinlemese bile nübüvvet nuruyla Allah ona göstermiş, bildirmiştir. "Selman haklı, sen aşırı gidiyorsun." demiş ve bu hadisi buyurmuş.
Şimdi bu çerçeve içinde mânaya bir daha dikkat edelim. Diyor ki; "Ey Ebu'd-Derdâ! Senin üzerinde vücudunun hakkı var." Ne demek? Bu vücudu yıpratma, dinlenmesi gerektiği zaman dinlendir. Uyku zamanında uyut; uykusuz bırakıp da halsiz mecalsiz hasta hale getirme. Bu bedenin bizim üzerimizde hakkı var. Sigara içip ciğerlerimizi katran doldurup bu bedeni mahvedemeyiz. İçki içerek, ciğerlerimizi delerek, karaciğerimizi siroz ederek, midemizi mahvederek bedenimizi tahrip edemeyiz; hakkımız yok! Biz bu bedeni aşırı meşakkatlere sokamayız. Biz bu bedeni; "Canım istedi yaşıyorum, canım istedi intihar ediyorum." diye kaldırıp kayadan aşağıya atamayız. Çünkü emanet. Can bizim kendi malımız değil, Allah'ın bize verdiği bir emanet. Biz onu korumakla vazifeliyiz, götürüp kayadan uçuruma atmakla vazifeli değiliz; buna hakkımız yok.
Müslüman; vücuduna karşı vazifesi olduğunu bilecek, vücudunu gözü gibi koruyup kollayacak. Acizine şöyle bir misal aklıma geldi: Reis-i cumhurun şoförü olsan; o kanatlı, kuyruklu arabanın bakımı sana havale edilse, üstüne toz kondurur musun? Devamlı bakarsın; silersin, temiz tutarsın. İçi dışı pırıl pırıl, gıcır gıcır olur. İşte bu beden de öyle kıymetli. Bu bedeni kollayacaksın, hasta etmeyeceksin, iyi bakacaksın; zararlı gıdalarla, zararlı mükeyyifat ile tahrip etmeyeceksin. İstirahat zamanında istirahatini, çalışma zamanında çalışmanı yapacaksın. Bu beden Allah yolunda kullanılacak, Müslümanların bunu anlaması lazım. Çoğu anlamıyor. Şu camide, şu vaazımızı dinleyen, ileride kayıttan dinleyecek olan nice kardeşimiz vardır ki sigara içiyordur. Hakkı yok!
Bu sigara ilk adımda akciğerlerin içinde tüy gibi olup da içten dışa salına salına tozları dışarıya doğru atan çıkıntıların hareketini öldürüyor; ilk zararı bu. Normal bir insanın ciğerinin borularının içinde tüy gibi, kıl gibi bir şeyler var; devamlı iki tarafa salınıyor. Havayla vücuda girmiş olan toz zerrelerini, kıl parçalarını devamlı dışa süpürür gibi; attıra attıra, attıra attıra insanın boğazına bir şey geliyor, öksürüyor, dışarı bir şey çıkıyor. Ciğerde birikmiş olan o pis şeyleri vücut dışarıya atıyor. O zaman tükürüyorsun, muslukta ağzınızı yıkıyorsun. Bu kıllar, bu tüyler havlu tüyü gibi devamlı içeriden dışarıya süpürme, temizleme işi yapıyorlar. Sigara içenlerde ilk tahribat bunların hareketini öldürmesi. Giren kıl ciğerde kalıyor. Toz, katran ciğerde kalıyor. Sigaranın zifti, zifiri yapışıyor kalıyor; o artık hareket etmiyor. Ciğerde birikmeye başlıyor. Öldüğü zaman morga getirilip göğsü açılıp ciğeri çıkarılan sigara tiryakilerinin ciğeri katran gibi çıkıyor. "Ciğer gibi kıpkırmızı." derler ya o ciğer artık kırmızılığını kaybediyor, simsiyah oluyor, içi katran doluyor. Çünkü vücut artık bu katranı dışarıya atamıyor; ciğeri küçülüyor, küçülüyor, küçülüyor. O zaman nefes darlığı başlıyor. Merdivenlerden çıkamaz, ağır bir iş yapamaz; nefes nefese kalır. Vücudunu tahrip etti, ciğerini tahrip etti. O katranlar bir de kanser gibi çeşitli hastalıklara yol açıyor. O zaman insan kendi kendine etmiş oluyor.
"Sigara, yavaş yavaş ölüm." deniliyor. Havaalanında baktım; "Kendinizi yavaş yavaş öldürüyorsunuz." diyor. Birden bir kurşun sıksa kendisine, intihar etmiş olacak; birden öldürecek. Sigarayla yavaş yavaş öldürüyor. O bakımdan bu yaygın misali öne koydum. Kimse söylemiyor, herkes bildiğini yapıyor. Hatta sigara içmek kibarlığın icabı sayılıyor. Hatta basit sigaralarla da olmuyor iş. Amerika'dan gelme sigaralar içiliyor ki tanesi kim bilir kaç paraya geliyordur? Öyle şeylerimizi sıhhatlerimizi tahrip ediyoruz.
Başka şeylerle de tahrip edemeyiz, sigarayla da tahrip edemeyiz. Kötü şeylerden kesilmemiz, vücudumuzun sıhhatini korumamız lazım. Avrupalılar bu işe o kadar düşkün ki cumartesi-pazar günü oldu mu yaşlılar bile çantalarını sırtlarına alıyorlar, ormanlarda yürüyüşe çıkıyorlar. Apartmanın avlusunda arabaya girdim, çalıştırdım, yukarıdan inecek kimseyi bekliyorum. Apartman komşum geldi, dedi ki; "Durduğun yerde arabayı çalıştırıyorsun, hava kirlenir. Kapat, gelince açarsın." Âlem havanın temizliğine o kadar dikkat ediyor, kendi sıhhatine o kadar dikkat ediyor.
Şu kadar gram yiyor, ondan fazlasını yemiyor. Biz ne bulursak yeriz, önümüze kuzu gelse yeriz. Pehlivan adam bir oturuşta bir kuzuyu yemiş. Asıl pehlivanlık, kuzuyu yememekte. Pehlivanlık; önüne güzel kızarmış, iştah açıcı bir şey geldiği zaman vücuduna lazım olduğu kadarını yemek. Kuzuyu devirmek pehlivanlık değil! Onu yiyoruz, şişmanlıyoruz. Koca göbekle secde edecek edemez, secdeden kalkacak kalkamaz. Merasimle kalkıyor; önce dirsekleriyle dayanıyor, ondan sonra dizinin üstüne oturuyor, ondan sonra doğruluyor. Önce bir eliyle kalkıyor, ondan sonra öbür eliyle. Neden? Vücudumuza bakma terbiyesi almamışız. Bu bizim sosyal bir kusurumuz.
Gıdamız, vücudumuza lazım olacak kadar olmalı. Midemizi yormamalıyız; gözümüzü, kulağımızı yormamalıyız. Her azayı yormadan, yaradılışına uygun tarzda kullanmalıyız. Göz ibret alacak, orada kullanılmalı; sinemada, tiyatroda, eğlencede, harama bakmakta ziyan edilmemeli. Kulak hayırları dinlemek, öğrenmek için yaratılmıştır; günahta, çalgıda türküde kullanılmamalı.
Demek ki vücudumuzun bizim üzerimizde hakkı varmış. Yarın belki sarılır yakamıza; "Sen beni niye kollamadın?" diyebilir. O demese Allah diyecek, "Sen gençliğini nerede geçirdin? Vücudunu nerede telef ettin?" diye soracak; bu bir.
İkincisi ve li-ehlike aleyke hakkan. "Ailenin senin üzerinde hakkı var." Ehl, evin ahalisi demek; buna hanım da çoluk çocuk da dâhildir. Ama bazen doğrudan doğruya zevce mânasına da kullanılır. "Ailenin de senin üzerinde hakkı var." Bu ne demektir? O kadınsa sen kocaysan, "Kocalık vazifelerini yapacaksın." demektir. Yani her çeşidi, evliliğin müsaade ettiği her şey olmak üzere giyimini kuşamını sağlayacaksın, başkasına muhtaç etmeyeceksin; haysiyetini, şerefini, namusunu koruyacaksın, iyi bir ev sağlamaya çalışacaksın, vesaire. Ondan sonra eşlik ihtiyacı neyse onu da yerine getireceksin. O da bir şey.
Hz. Ömer radıyallâhu anh kızına sormuş; "Askerler savaşmaya, cihada gidiyorlar; evlerinden uzak kalıyorlar. Ne zaman dönsünler?" Hz. Ömer dobra dobra bir insan -Allah şefaatine nail etsin- kızına böyle soruyor. Bir hanımın efendisini çok özlemesi ne kadarda çok coşar, fazlalaşır? O da utancından ağzıyla söyleyememiş de parmaklarıyla "şu kadar ay" diye işaret etmiş. O zaman askerleri o kadar cihad etmiş; üç ay sonra, "Haydi bakalım, git ailenin yanında biraz tebdil-i hava et." diye geri çağırmışlar. Çünkü hanımın da onun üzerinde hakkı var.
Şimdi Almanya'da veya başka ülkelerde çalışan kardeşlerimizin durumu ne?
Hanımı Kayseri'de, kendisi Almanya'da; kendisini senede bir görüyor. Bu durumda kendisinin kocalığı ne oluyor? Hanımının hanımlığı ne oluyor? İhtiyaçlar ne oluyor? Sevgi, saygı ne oluyor? O bakımdan hanımının da insanın üzerinde hakkı vardır. Ona da riayet etmeli, onu da kollamalı, korumalı. Eşin sana bir emanettir, sen onun üstünde koruyucu durumundasın; koruyacaksın, hatırını kollayacaksın, iltifat edeceksin, hakaret etmeyeceksin; "kötüsün, çirkinsin" demeyeceksin. Almasaydın. Aldıktan sonra söyleme. "Meleksin" de, "dünyada bir tanesin" de; söyleme.
Almışlar; şimdi beğenmiyorlar. Ayıptır, günahtır.
O bakımdan ailemizin üzerimizde hakkı olduğunu bilelim. İster kabul et ister etme; yarın Allah soracak. Soracak olduğu için eşimize tatlı muamele edeceğiz. Peygamber Efendimiz, Hz. Âişe validemiz yapılan bir gösteriyi izlemek isteyince omzunun arkasından bakmasını sağlamış. "Yeter" deyinceye kadar izlettirmiş.
Bir Müslüman, ailesi içinde huzuru sağlayacak; tatlı dilli güleç yüzlü olacak, hanımını memnun edecek. Bu, beyin vazifesi. Asık suratlı gelmeyecek, bağırıp çağırmayacak. Dövmeyecek, sövmeyecek; iltifat edecek, sevindirecek, ihtiyaçlarını görecek. Tabi hanımın da vazifesi var. Erkek için böyle de hanım için başka türlü mü? Hanım da beyine hizmet edecek, itaat edecek, namusunu koruyacak, beyi için süslenecek. Bak dinimiz bunları bile anlatıyor; beyi için süslenebilir, boyanabilir, taranabilir, kokulanabilir. Kokulanacak hatta öylesi sevap.
Demek ki ailesinin de insanın üzerinde hakkı varmış. Eğer erkekse karısının onun üzerinde hakkı var, eğer kadınsa kocasının onun üzerinde hakkı var. Kadın erkeğin sözünü dinlemiyor. "Hatun gel yanıma" diyor, gelmiyor; yatak ayrı. Olmaz! Ne biçim kadınsın sen yahu? Adamı kızdıracaksın zorla başka yere mi götüreceksin? Yani o da yanlış. Bunlar tek taraflı değil, iki taraflı. Allah aile düzenini sağlamak için herkese vazifesini emrediyor. Peygamber Efendimiz herkese edebini öğretiyor; herkes öyle yapacak.
Ve bundan sonra da Peygamber Efendimiz diyor ki ve li-Rabbike aleyke hakkan, "Rabbinin de senin üzerinde hakkı var." Ne kadar ince bir nokta. Bakın üçüncü defada, üçüncü sırada söyledi. İlk önce; "Vücudunun hakkı var." diyor. Çünkü her şey sağlıkla, varlıkla. Sağlığı, varlığı olmadı mı ne ibadet olur ne taat olur. Önce sağlığını koruyacak. Sonra aileyi söyledi. Çünkü sen onunla yuva kurmuşsun; senin şahsî fikirlerinden dolayı ona hayatı zehir zemberek etmeye hakkın yok. Çünkü içtimaî bir birlik meydana gelmiş, bir yuva kurulmuş; sen öyle kendi keyfinle onu mahvedemezsin. Gençken aldın, evlendin ondan sonra mahvettin, bir kenarda; ilgilenmiyorsun. Olmaz; ilgileneceksin, iltifat edeceksin, gönlünü alacaksın, sevindireceksin. "Aman ne yapayım, çok güzel değil ki!" Senin için en güzeli o. Artık "çok güzel değil" demenin zamanı geçti; güzelliklerini görmeye çalış. Bak Müslüman, mütedeyyin, namazını kılıyor; onlar da ayrı güzellik. Allah bana mü'min, saliha bir eş vermiş, hamd-ü senalar olsun." demesi lazım.
Üçüncüde Allah'a olan hakkını hatırlatıyor. "Rabbinin senin üzerinde hakkı var." Her şeyimiz Rabbimizin ama öyle söyleyişinde hikmet var. Rabbimize olan borcumuz ibadetler olduğuna göre ibadetleri de ölçülü yapmayı emretmek mânasına geliyor. "Sıhhatini düşün, çevrene karşı görevlerini düşün; ibadetlerini ona göre ayarla, öyle yap. "Günde bin rekât namaz kılacağım." dersen ne çalışabilirsin ne para kazanabilirsin ne ailene bakabilirsin ne sıhhatin kalır; hiçbir işe yaramaz. "Rabbimize ibadet edeceğim, en önemli şey bu." En önemli ama bak Peygamber Efendimiz sırayı böyle koydu. Önce sıhhatini koru, sonra ailene ve çevrene yardımcı olmaya çalış, ondan sonra da ibadetlerini yap.
Allah bizden her an ibadet etmemizi istemiyor. Namazı günde beş vakit istemiş; sabah, öğle, ikindi, akşam, yatsı; aralıklı aralıklı. Temizlenmemize, dinlenmemize, masaj yapmamıza, kan deveranının cereyan etmesine vesile; her bakımdan güzel. Zamanları uygun, kritik. En uygun zamanlarda elbette o ibadetleri yapacağız. Aşırı olmayacak, ölçülü olacak. İslâm'ın biz Müslümanlara emrettiği en ideal şekil; aşırı değil ölçülü ibadet etmek, devamlı ibadet etmek. Onun için siz de böyle olmaya gayret edin. Aşırılıklar sonunda yıkımlara sebep olur. Ölçülü gitmeye dikkat edin.
Ve arkasından iyice anlaşılsın diye; Fe-a'tı külle zî hakkın hakkahu, "Her hak sahibine hakkını ver, yâ Eba'd-Derdâ!" diyor. "Vazifeni ölçülü yap, dengeli yap, taksimatı doğru yap, hepsine hakkını ölçülü ver." diyor. Ve sum ve eftır. "Bazı günler oruç tut, bazı günler tutma." Bazı günler yersin, Allah'a şükredersin; "Oh! Elhamdülillah. Üzüm ne tatlıymış, elma ne kadar kırmızıymış. Oh yâ Rabbi! Su ne kadar soğuk, şu sıcakta ne kadar hoşuma gitti. Karpuzun, kavunun da tadına bayıldım, çok güzelmiş." Ertesi gün de oruç tutarsın sabredersin. Nim v'eli ehleke, "Ailenin de yanına var." Eşlik vazifeleri, hizmetleri bakımından onu da ihmal etme.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
20.02.1986 -
Takva Üstünlügü, Peygamberimizin
27.09.1987 -
Müslüman Nasıl Olmalı
