27.08.1989 - Peygamberimizin Adeti, Sünnet-i Seniyye

27.08.1989 - Peygamberimizin Adeti, Sünnet-i Seniyye
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne izâ nezele menzilen fî seferin ev dehale beytehû lem yeclis hattâ yerkaa rek'ateyn.
"Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem yolculukta bir konaklama yerine indiği zaman yahut da evine girdiği zaman..."
Lem yeclis hattâ yerkaa rek'ateyn. "İki rekât namaz kılmadan oturmazdı."
Eve girer girmez veyahut hemen kâfile konak yerinde duraklar duraklamaz; Allah-u ekber, iki rekât namaz kılıyor.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem her işinde dualı, her zamanında namazlı, her hâli hoş, her hâli imanının gereği olarak bize numune olacak şekilde. Onun için, siz de evinize girdiğiniz zaman iki rekât namaz kılıverin. Seyahatten döndüğünüz zaman iki rekât namaz kılıverin. Bir yerde konakladığınız zaman iki rekât namaz kılıverin.
Hangi otobüs yolcusu; "Otobüs 15 dakika çay molası verdi. Gireyim, şunun mescidinde iki rekât namaz kılayım." diye düşünür?
İnşaallah bundan sonra siz düşünürsünüz, Efendimiz her konaklama yerinde böyle yaparmış diye. Efendimiz 'e her hâlimizi benzeteceğimiz için inşaallah bundan sonra öyle yaparsınız.
Kâne izâ nezele aleyhi'l-vahyu sekule li-zâlike ve tahaddere cebînuhû arakan ke-ennehû cumânun ve in kâne fi'l-berdi.
Zeyd b. Sâbit radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin üzerine vahiy indiği zaman, kendisine Allah'ın vahyi geldiği zaman, âyet, Kur'an indiği zaman bu ona çok ağırlık verirdi."
Vahiy kolay bir şey değil. Vahyin alınması Resûlullah Efendimiz' e ağır gelirdi. Zor bir iş demek ki... İlâhî âlemden Resûlullah'a vahiy geliyor, Kur'ân-ı Kerîm geliyor. O ona çok ağır gelirmiş.
Hatta bu ağırlığı maddeten de var galiba ki devenin üstündeyken vahiy gelse devenin ayakları ayakta durmaya tahammül edemezmiş, deve çökermiş. Nasıl bir ağırlıksa o ağırlıktan deve çökmek zorunda kalırmış.
Bir keresinde sahabeden birisi diyor ki:
"Kalabalıkta Resûlullah'ın dizi dizime değiyordu. Vahiy geldi, dizim parçalanacak sandım."
O kadar mânevî bir hal...
Vahiy Resûlullah Efendimiz' e geldi. Âhir zaman Peygamberi, kıyamete kadar hükmü bâki. Ondan sonra birisine de gelecek değil. Son Peygamber Muhammed-i Mustafâ aleyhi's-salâtu ve's-selâm.
Ona öyle bir vahiy geldiği zaman çok ağır olurdu ve alnı inci gibi boncuk boncuk ter olurdu.
Ve in kâne fi'l-berdi. "Vahiy soğukta bile inse..."
Vahiy soğuk, herkesin abasına büründüğü kış gününde bile inmiş olsa alnı boncuk boncuk, inci tanesi gibi ter dolardı.
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in vahiy esnasında başına gelen haller böyle.
Etrafındakiler, -bu rivayette yok ama- arı vızıltısı gibi bir vızıltı duyarlardı. Vahyin gelişi böyle bir sesli olurdu.
Kâne izâ nezele aleyhi'l-vahyu sudia fe-yuğallifu re'sehû bi'l-hinnâ'.
"Resûlullah Efendimiz' in kendisine vahiy geldiği zaman, o ağır hâdiseden dolayı başında ağrı kalırdı. Bu muazzam haberleşmenin, ilâhî âlemden kendisine gelen o vahyin, o haberleşmesinin vücudu üzerindeki ağırlığından dolayı başında ağrı kalırdı da ağrısı geçsin diye başını örter ve kına ile kınalardı. Başına kına yakardı."
O ağrıyı alsın diye, o zamanın çarelerinden bir çare olarak, baş ağrısı geçsin diye Efendimiz başını kınalardı.
Kâne izâ nezele bihî hemmün ev ğammun kâle: yâ hayyu yâ kayyûm bi-rahmetike esteğîsu.
İbn Mes'ûd radıyallahu anh'ten.
"Peygamber Efendimiz' e üzücü bir şey veyahut bir gam, can sıkan veya üzen bir hâdise geldiği zaman derdi ki;
Yâ hayyû yâ kayyûm. 'Ey Hayy olan, Kayyum olan Allahım!' Bi-rahmetike esteğîsu. 'Senin rahmetinden imdat istiyorum. Senin rahmetinden yardım diliyorum.' diye dua ederdi."
Yâ hayyu yâ kayyûm bi-rahmetike esteğîs. -Son se, peltek se.- "Yâ Rabbi! Ey Hayy ve Kayyum olan Allahım! Senin rahmetinden yardım istiyorum." derdi.
Hem, "insana sıkıntı, telaş veren şey" demek. Çoğulu hümûm geliyor. Ğam da bizim Türkçe'de kullandığımız bir [kelime]. "Çok gamlıyım" filan diyoruz. Onun da çoğulu ğumûm geliyor, o da "üzüntü" demek.
Sıkıntı veya üzüntü, kendisini telaşa düşüren, biraz üzen bir hâdise olduğu zaman Rabbine ilticâ edip O'ndan, O'nun rahmetinden yardım isterdi. Tabii Allah'ın lütfu da kendisine gelirdi.
Peki, Allah'ın en sevgili kulu olduğu halde ona neden gam, keder geliyor? Niye her günü düğün ve bayram değil? Çünkü o bize numune. Onun her günü güzel olsaydı o zaman biz kötü günlerde ne yapacağımızın misâlini bulamazdık. Peygamber Efendimiz bizim gibi yaşadı, bizim çektiğimiz sıkıntıları çekti, bizim gördüğümüz meşakkatleri gördü; onların karşısında peygamberce davrandı, Allah'ın sevgili kulu olarak davrandı, nasıl hareket etmesi gerekiyorsa öyle hareket etti.
Peygamber Efendimiz' in eline çok para geçti. Efendimiz fakir değildi. Yarına para bırakmadı. Sofra örtüsünün üstüne altınları yığdı da avuç avuç dağıttı. Zenginliğe itibar etmedi.
Cebrail aleyhisselam bir keresinde geldi de;
"Yâ Resûlallah! İstersen şu karşıdaki dağları Rabbin sana altın yapacak. Diler misin, yapsın mı?"
"İstemem." dedi.
Efendimiz zenginliği istemedi. "Vallâhi ben sizin fakirliğinizden ziyade zenginliğinizden korkarım." diye de hadîs-i şerîfte söylüyor.
Sen genişlik zamanında Rabbine dua edeceksin. İhtiyacın yok sandığın zamanda, hasta olmadığın zamanda, paran bol olduğu zamanda daha çok [dua edeceksin.]
Bazı öyle zenginler de var. Allah razı olsun. Kuveyt'ten bir kardeşi söylerler; 30 bin dolar zekâtı varmış. Zekât verecek yer arayıp duruyor.
Neden? Allah onun gönlüne takvâ duygusunu vermiş de Allah rızası için parasını harcaması gerektiğini, sarf edilmesi gerektiğini biliyor da çalışıyor.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem;
"Yâ Rabbi! Senin rahmetinden yardım isterim." derdi.
Allah'ın rahmetine ilticâ eden mahrum kalmaz. Kalmamıştır da... Tarih boyunca böyledir. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in hayatı, sahabenin hayatı, ecdâdımızın hayatı, girilen birçok savaşlar, o savaşlarda Müslüman ordusunun azlığı, karşı tarafın kalabalıklığı ve sonundaki zaferler, hep bellidir. Ne zaman Allah yolunda yürümüşse Allah yardım etmiştir. Ne zaman Allah yolundan dönmüşse, kibre, ucuba, gurura düşmüşse o zaman cezalanmıştır. Hatta Peygamber Efendimiz' in zamanından da misâli var:
Huneyn harbi olduğu sırada, Müslümanlar Mekke'yi fethetti, artık Kureyş de tepelendi, Müslümanların üstünlüğü galip diye anlaşıldı. Ama birtakım azılı müşrik kabileler var, onlar hâlâ Müslümanlarla uğraşıyorlar. Toplanmışlar, Taif tarafından geliyorlar. "Hadi onlara da bir sefer yapalım." denildiği sırada Müslümanlar gururlandılar. Vadilere baktılar, vadiler dolusu Müslüman asker, başlarında sahabe-i kirâm, en başta Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz... Dediler ki:
"Biz Bedir'deyken 313 kişi, üç misli fazla düşmanı yendik. Filanca harpte böyle galebe çaldık. Mekke'yi de fethettik. Bizim karşımızda kim durabilir? Bizim bu orduyu kimse yenemez!" gibi düşündüler. Gururlandılar. Adetlerinin çokluğuna güvendiler.
Zafer adedin çokluğunda değil. Zaferi Allah veriyor. Yardımı Allah veriyor.
Kimin hatırına veriyor? Bazen o ordunun içindeki en zayıf, bîçare kimsenin adına veriyor. Bazen bir yoksul, fakir yetimin hatırına veriyor.
Kibirlendi, Huneyn gazvesinde öyle perişan oldu ki sahabe-i kirâm, dünya başlarına dar geldi.
Onun için, hiç kibirlenmeye gelmez. Hiç kendinden bir şey ummaya, kendisinde bir şey var sanmaya, çalım satmaya gelmez. Boynunu bükecek, haddini bilecek, Allah'a ilticâ edecek. Allah yardım eder. Etmiş. Tarih boyunca etmiş.
Kâne izâ nezele menzilen lem yertehil hatta yusalliye fîhi rek'ateyn.
Bu da yukarıdaki rivayet gibi ama başka bir râviden, başka bir kaynaktan gelmiş.
"Peygamber Efendimiz bir konaklama yerine indi mi, orada iki rekât namaz kılmadan kalkıp gitmezdi."
Efendimiz' in her hâli böyleydi. Hayatını bir okusanız, bizim hayatımız ne kadar kusurluymuş anlayacaksınız.
Kâne izâ nazara vechehû fi'l-mir'âti kâl: el-Hamdü lillâhi'llezî sevvâ halkî fe-ade lehû ve kerreme sûrete vechî fe-hassenehâ ve cealenî mine'l-müslimîn.
Enes radıyallahu anh'ten. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyururlardı: -Aynaya baktığı zaman, aynada kendi mübarek cemâlini gördüğü zaman yaptıkları dua-
El-Hamdü lillâhi'llezî sevvâ halkî fe-ade lehû. "Benim yaradılışımı, bedenimi, vücudumu teşkilâtlandıran ve mütenâsip yapan Allah'a hamd olsun."
Her şey güzel olsa da ağzı çok kocaman olsa? Olmaz.
Gözleri çok küçük olsa? Olmaz.
Şöyle olsa olmaz, böyle olmaz...
Efendimiz buyuruyor ki:
"Benim bedenimi teşkilâtlandırıp, güzel yaratıp da hepsine mûtedil, güzel bir insicam içinde şekil veren Allah'a hamd olsun. Ve yüzümün görünüşünü asil kılıp da güzelleştiren Allah'a hamd olsun. Ve beni Müslümanlardan kılan, Müslüman eden Allah'a hamd olsun." diye dua ederdi.
Demek ki insan baktığı şeye ibret gözüyle bakacak. Gördüğü şeyin, nimetin, ikrâmın kimden olduğunu bilecek, ikrâmın sahibine teşekkür edecek.
Aynaya bakıyorsun, gözün görüyor. Bu bir nimet değil mi?
Yüzüne bakıyorsun. Allah seni güzel yaratmış; çirkin, abus yaratmamış. Bu bir nimet değil mi?
Sonra, Allah seni Müslüman yaratmış. Bu nimetlerin en büyüğü değil mi?
Sen bu güzelliği görünce hamd edeceksin, şükredeceksin. Efendimiz öyle yapıyor. Aynaya baktığı zaman: "Yüzümü güzel yaratan, şeklimi şemâilimi mütenâsip yaratan, [beni] Müslüman yaratan Allah'a hamd olsun." diye ne güzel dua ediyor. Sen de her baktığın yere ibret nazarı ile bakacaksın.
Niyâzî-i Mısrî'nin güzel bir beyiti vardır. Hocamız kitaplarına aldığından herhalde oralarda okumuşsunuzdur, bilirsiniz. Diyor ki:
Bir göz ki anın olmaya ibret nazarında
Ol sahibinin düşmanıdır baş üzerinde.
Bir göz ki ibretle etrafa bakmıyor, bakışında ibret bulunmuyor, etrafında gördüğü şeylerden ibret almıyor; bu göz başı üzerinde o adamın kendisinin düşmanıdır. Başı üzerine gelmiş, buraya yerleşmiş iki tane düşman...
Neden? Etrafa ibretle bakmıyor. Günaha bakıyor, harama bakıyor, boyuna günah kazandırıyor. Adamın düşmanı değil de ne; sahibinin başı üzerinde düşmanı işte! Ne güzel söylemiş.
Her âzânın hakkında bir beyiti var.
Onun için, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de bu hadîs-i şerîfte bize baktığı[mız] şeyden ibret almamızı öğretiyor.
Efendimiz dünyanın en güzel insanıydı.
Yani Lafla... Hani [insan] beğendiği insanı güzel görür ya, öyle değil; çok güzeldi. Sima olarak Kureyş zaten çok güzel simalı insanlardı. O güzelliğin bir kısmı mesela Abdullah b. Abbas radıyallahu anh'te vardı. Peygamber Efendimiz' in dedeleri de öyleymiş. Hatta yaşlı bir zat;
"Şu oturan genç kimdir?" diye soruyor.
Diyorlar ki:
"Bu İbn Abbas radıyallahu anh'tir." O zaman 17-18 yaşlarında bir genç kimse...
"Abdulmuttalib de böyleydi." diyor. "Bunun gibi pırıl pırıl, güzel yüzlüydü." diye söylüyor. Yani dededen, babadan [öyle güzel yüzlüydüler.]
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in babası Abdullah sokaklardan geçerken güzelliğinden kadınlar ona şiir yazarlardı, "Bizimle evlense!" diye can atarlardı. Lafta değil. Allah o sülaleye Hz. Âdem aleyhisselam'dan itibaren bir nur vermiş. O nur nesilden nesile intikal etmiş, Resûlullah Efendimiz' de sahibini bulmuş.
Birisi diyor ki:
"Resûlullah'ın yüzü kılıç gibi parlardı."
Ötekisi diyor ki:
"Ne kılıç gibisi! Ay gibiydi, güneş gibiydi!" diyor.
Öyleydi. Yüzü pırıl pırıl, dişleri pırıl pırıl, kokusu mis kokusu... Her hâli güzel, her şeyi güzeldi.
Tabii aynada aynaya baktığı zaman o yüzünün güzelliği karşısında iki şey olabilir. Hani masallarda cadalozun birisi aynada bakarmış da "Ayna söyle bakalım, dünyada benden daha güzel bir kimse var mı?" dermiş, kibirlenirmiş. O masalda öyle de... Bak, Peygamber Efendimiz aynaya nasıl bakılacağını bize öğretiyor: Aynada gördüğü güzelliğe hamd edecek, şükredecek. Allah'ın kendisine o nimeti verdiğini bilecek. En büyük nimetin de İslâm nimeti olduğunu bilecek.
Allah bize imanlı olmayı nasip etsin. İmandan ayırmasın.
Kâne izâ nazara fi'l-mir'âti kâle: el-Hamdü lillâhi'llezî hassane halkî ve hulukî ve zâne minnî mâ şâne min ğayrî ve izâ'ktehale ceale fî aynin isneteyni ve vâhideten beynehümâ ve kâne izâ lebise na'leyhi bedee bi'l-yemîni ve izâ halaa halaa'l-yüsrâ ve kâne izâ dehale'l-mescide edhale riclehu'l-yümnâ ve kâne yuhibbu't-teyemmüne fî-külli şey'in ahzin ve atâin.
Uzun hadîs-i şerîfin cümlelerini bir bir [açıklayalım.]
Râvi İbn Abbas radıyallahu anhümâ Efendimiz hakkında diyor ki... Efendimiz' in îtiyâdı, âdeti nasılmış?
Kâne izâ nazara fi'l-mir'âti kâle. "Aynaya baktığı zaman derdi ki;"
El-Hamdü lillâhi'llezî hassane halkî ve hulukî. "Benim bedenimi ve ahlâkımı güzel yaratan Allah'a hamd olsun."
Bedeni güzel; yüzü, kaşı, gözü, kirpiği, her şeyi güzel. Ahlâkı da güzeller güzeli. "Benim ahlâkımı da bedenimi de güzel yaratan Allah'a hamd olsun." derdi.
Ve zâne minnî mâ şâne min ğayrî. Bazılarında kötü olan durumu bende güzel yapan, beni ziynetlendiren Allah'a hamd olsun." derdi.
Çünkü insan farkı fark etmeli. Allah sana şu şu nimeti vermiş, elhamdülillah; başkasına vermemiş. Güneş bir nimet. Meyveler bir nimet. Karpuzlar kocaman kocaman, bıçak vurdun mu bıçağın önünde patır patır ayrılıp gidiyor; bir nimet. Üzümler kehribar gibi sarı sarı; bir nimet. Elmalar kocaman kocaman; bir nimet. Yüzüne bakmıyorsun ama büyük nimet. Bu nimetlerin kıymetini bilmek lazım. Kutuplarda altı ay güneş görünmüyor. Adamlar buzdan yapılmış kulübelerde yaşıyorlar. Senin memleketinde hava güzel, su güzel, manzara güzel, orman güzel, deniz güzel, her şey güzel. Hamd etmek lazım.
Efendimiz ne yapardı? Aynaya baktığı zaman; "Benim vücudumu da yaradılışımı da bedenimi de ahlâkımı da güzel eden ve başkalarında, benden gayride kötü olan şeyi bende güzel yapan, ziynetli yapan Allah'a hamd olsun." derdi.
Allah kimisini çirkin ediyor. Kimisini başka başka hastalıklarla hasta edebiliyor. Onun için, o farkı anlayıp kendisine yapılan ikrâmın farkında olup ona hamd etmek, şükretmek lazım. Öyle yapardı.
Ve izâ'ktehale ceale fî aynin isneteyni ve vâhideten beynehümâ. "Peygamber Efendimiz sürme sürerdi. Bir gözüne iki tane, bir tanesine bir tane yapardı."
Sürme çekmek; birtakım sürme malzemesini gözlerinin altına, kirpiklerinin dibine çekmek... Peygamber Efendimiz sürme çekerdi. Sürme çekmek gerekli.
Neden? Suudi Arabistan'da radyasyon çok fazla, güneş çok fazla. Burada nasıl güneş gözlüğü takmadan bazı sarışın kimseler bakamıyor. Sürme çekildiği zaman gözleri kuvvetlendiriyor. [Zararları] engelliyor. Orasını karartıyor, kirpikleri koyulaştırıyor. Güneşin menfî tesirlerinden orada insanların gözleri kör olabiliyor, onlara karşı şifa oluyor. Onun için, Peygamber Efendimiz sürme çekerdi; sünnettir. Hatta görürsünüz, burada sünnet-i seniyyeyi bilen bazı yaşlı kimseler sürme çekerler, şaşırırsın: "Aa! Sürmeyi erkekler çeker mi?" dersin.
Peygamber Efendimiz sürme de çekerdi. Birisine iki, birisine tek yapardı.
Bir elbise giydiği zaman sağ elinden başlardı.
"Aa! Hocam, ben [şu kişiyi] hatırlıyorum; sol elle giyiyor..."
Peygamber Efendimiz sağ eliyle başlardı. Benim numunem, örneğim Peygamber Efendimiz.
"Âdâb-ı muâşerette şöyleymiş, böyleymiş..."
Benim âdâb-ı muâşeretim sağ. Biz Kur'ân-ı Kerîm'in, Peygamber Efendimiz' in yolunda giden insanlarız. Bizim örneğimiz onlar.
Efendimiz pabucunu giyeceği zaman sağ ayağını giyerdi, ondan sonra sol ayağını giyerdi, besmeleyle. Ve çıkartacağı zaman önce sol ayağını çıkartırdı, sonra sağ ayağını çıkartırdı. Çıkartmada giymenin tersi; önce solu çıkartırdı, sonra sağ ayağını çıkartırdı. Mescide girdiği zaman ilk önce sağ ayağını atarak girerdi.
Bakıyorum, bazı bilgili ihtiyar amcalar var burada; kapıya geliyor, tam eşikten içeri girecek, bir duraklıyor, ayağını ayarlıyor, Bismillâhirahmanirrahîm, sağ ayağını atıyor.
Neden? Peygamber Efendimiz iyi yere girerken, mescide girerken, evine girerken sağ ayağı ile girerdi. Ona dikkat ederdi.
Duası da vardır:
Allahümme'ftahlî ebvâbe rahmetike ve salli ve sellim ve bârik alâ seyyidinâ Muhammedini'l-Mustafâ. "Yâ Rabbi! Bana rahmetinin kapıları aç. Ben bu mescidin kapısından içeri giriyorum. Sen bana rahmetinin kapılarını aç yâ Rabbi!" diye dua ederek, Peygamber Efendimiz' e salât u selam getirerek girerdi, sağ ayağı ile girerdi.
Mescitten çıkarken nasıl çıkacak? Sol ayağı ile çıkacak; çünkü güzel yerden çıkıyor.
Yüznumaraya girerken nasıl girecek? Sol ayağı ile girecek. Farkı var.
Mescide girerken sağ ayağıyla, yüznumaraya girerken sol ayağıyla. Burada onlar yazmıyor ama "Mescide girdiği zaman sağ ayağını atardı." diye bildiriyor.
Ve kâne yuhibu't-teyemmüne fî-külli şey'in ahzin ve atâin. "Almada, vermede, her şeyde sağ eliyle yapmayı severdi."
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
10.09.1989 -
Peygamber Efendimizin Kadınlara
08.09.1991 -
Camide Namaz, Setr-i
