10.09.1989 - Peygamber Efendimizin Kadınlara Davranışı

10.09.1989 - Peygamber Efendimizin Kadınlara Davranışı
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Ennehû kâne erhame'n-nâsi bi's-sıbyâni ve'l-ıyâli. Kemâ revâ Enesün radıyallahu anh.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in mübarek âdetleri, itiyatları, hareket tarzları, şemaili, sîreti hakkındaki rivayetleri; Hocamız Gümüşhaneli hazretleri Râmûzü'l-ehâdîs kitabının sonunda toplamış, o bölümü okumaya devam ediyoruz ve kitabın 542. sayfasına gelmiş bulunuyoruz.
"Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çocuklara ve aile efradına karşı insanların en merhametlisiydi."
Birçok insan vardır, çocukları sever, çocuklar için hayır hasenat yapar, mektep yapar.
"İşte şu ilkokulu filanca zengin yaptırdı, işte şu sıbyan mektebini falanca yaptırmış, şu camii çocuğumun hatırasına ben yaptım."
Çocuk seven, çocuklar için Çocuk Esirgeme Kurumu kurulmuş kim kurduysa… Evvelce Dârüşşafaka kurulmuş, "şefkat yuvası" demek yani, yetim yavrular orada yetişsin diye Osmanlı zamanında kurulmuş. İşte çeşit çeşit, çocuklara sevgiden ortaya çıkmış hayır eserleri var.
Hakikaten de çocukları seven, onların yetişmesi için kitap yazan, gayret gösteren kimseler var.
İnsanların merhametleri, zevkleri, incelikleri, kibarlıkları, sevgileri, şefkatleri farklı farklı, çeşit çeşit, derece derece...
İnsanların en merhametlisi kimdi? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
Kimlere karşı? Çocuklara karşı ve aile fertlerine, kadınlara karşı en merhametlisiydi.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çocukları alır kucağına, severdi. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz çocuklar hakkında, Ümmet-i Muhammed'e kadınlar hakkında itidal, anlayış, sevgi tavsiye etmiştir. Onlara şefkatle muamele edilmesini Veda Hutbesinde sıkı sıkı Ümmet-i Muhammed'e tembih etmiştir.
"Burada olanlar olmayanlara bildirsin, benim bu sözlerimi duyursun." diye tavsiye eylemiştir. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz torunlarını kucağına alıp severdi, omzuna alırdı, onların gönlünü hoş edecek şeyler söylerdi. Yolda karşılaştığı çocuklara iltifat ederdi, onlara, yetimlere hususî ihtimam gösterirdi.
"Yetim çocuklara bakan insanlar cennette benimle böyle olacak." diye iki parmağını işaret etmişti. "Yan yana olacağız" demek, iki parmağını işaret ederek söylemişti.
Kâfilü'l-yetîmi ene ve hüve kehâteyni fi'l-cenneti, diye öyle işaret etmişti.
Hâsılı, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in şahsiyeti nasıl eşsiz, emsalsiz, kâbına ulaşılmayacak yükseklikte bir müstesna zirve idi ise Resûlullah Efendimiz' in çocuklara karşı davranışı da öyleydi.
Hanımlara karşı davranışı da hele hele o asırda hiç kimsenin aklının almayacağı kadar inceydi. Çünkü bir şeyi değerlendirirken muhitiyle, çevresiyle değerlendirmek lazım… Yani asrı ile değerlendirmek lazım.
Bundan on asır evvel insanoğlu bir küçük eser ortaya koymuşsa, bir küçük cihaz yapabilmişse "aferin" demek lazım. Yirminci yüzyılda onu köşedeki dükkândaki adam da yapıyor. Ama o zaman önemliydi o, o eski devirde.
"Aferin, bak şunu yapmış, aferin şu binayı yapmışlar ki altı asır, yedi asır durmuş. Aferin, şu köprüyü yapmışlar ki altı bataklık, üstünden bu kadar ağırlık geçiyor, hâlâ bir şey olmamış."
Bir olayı çevresi içinde değerlendirmek lazım.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in çevresi ne?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz ne kadar güzelse ne kadar yüksekse ne kadar kibarsa; çevresi de o kadar haşin, sert, kaba, korkunç, kötü...
Neden oradan peygamber çıkartmış Allah-u Teâlâ hazretleri?
Oranın ihtiyacı en çok olduğundan... Oradaki insanlar çok zalim, çok gaddar olmuşlar; kız çocuklarını toprağa gömmüşler diri diri, bağırta bağırta!
Kabileler birbirlerine hücum etmiş, birbirlerinin çoluklarını, karılarını yağmalamışlar, esir almışlar. Birbirlerinin mallarına tecavüz etmişler. Birbirlerinin canlarına, kanlarına okumuşlar.
Bir bedevî kadın bir şehre geldiği zaman malını almışlar, parasını vermemişler, almışlar, kaçırmışlar, eve kapatmışlar. Her türlü kötülük olan bir muhitte kadının kıymeti yok, kadının adı yok!
Öyle bir muhitte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem çıkıyor ve kadınlara öyle hukuk getiriyor ki öyle haklar bahşediyor ki; mirasta hak sahibi, mülkiyet sahibi, hak sahibi, hukuk sahibi ediyor, anlaşmalar yapma hakkı salahiyeti kazandırıyor, nikâhın iki tarafın karşılıklı rızasıyla olan bir anlaşma olduğunu ortaya koyuyor.
"Ben sattım bu kızı, sen al, ver parayı bana!" Böyle şey yok!
Kızını satıyor adam; kızı da isterse gitmesin! Ya dayak yer ya öldürülür bir köşede; yapmak zorunda.
Ama kaç asır önce Peygamber Efendimiz;
"Hayır! Nikâh karşılıklı bir anlaşmadır, rızası yoksa olmaz, rızası varsa olur!" demiş. Kadına bir hak ayırttırmış, nikâhlanacak insan götürüp mehir verecek kadına; "Al bu senin hakkındır." diyecek. Kadın o malına kendisi sahip; ticaret yapabilir, mülkiyet hakkı var, kimse onun hakkına tecavüz edemez.
Daha daha ince, garip, şaşılacak şeyler söyleyeyim:
Kadın kendi çocuğunu emzirmek zorunda değil! Kendi doğurduğu yavrusunu emzirmek zorunda değil İslâm'a göre!
Niye?
Kadının, çocukların, ailenin geçimi erkeğin görevi olduğu için, kadına; "Sen bu çocuğa bak!" diyemiyor erkek. O kendisi bakacak.
Nasıl bakacak? Sütanne bulsun gitsin, başkasını bulsun çocuğuna. Çocuk kendisinin değil mi? Kendisinin.
Ötekisi dünyaya getirmiş, dokuz ay karnında taşımış, nice zahmetler çekmiş, midesi bulanmış, başı dönmüş, vücudu şişmiş, çeşit çeşit problemler geçirmiş... Kimisi doğururken şehit oluyor, hayatını kaybediyor, sakat kalıyor filan... O kadar muhataradan sonra; "Hadi bakalım sen geçimini sağla, gıdasını sağla" diye kocaya vermiş hakkı. Yani duyulmuş şeyler değil!
Biliyor musunuz; son asra kadar Avrupa'da kadının mülkiyet hakkı yoktu. Mülkiyet hakkı yok, kadın mülk sahibi olamaz!
Kadın kim? Şeytanın esiri, şeytanın aleti… Kadının kıymeti yok!
Peki, senin anan kadın değil miydi be adam? Utanmadan böyle düşünüyorsun. Yani ne biçim şey... İslâm anaya öyle bir izzet, itibar vermiş ki;
El-Cennetü tahte akdâmi'l ümmühâti, buyurmuş, yani;
"Cennet anaların ayakları altındadır."
Ayağına kapan, hürmet et, izzet et anana, elinden geldiğince itibar eyle. Hatta anası babası, ikisi aynı anda çocuğu çağırsalar;
"Oğlum gel."
Hangisine gidecek? Anasına gidecek. Önce anasına gidecek.
Hani ailenin reisi babaydı? Ailenin reisi babaydı ama ananın müstesna bir mevkii var, çok kıymeti var.
Çocuklara da öyle... Çocuklara Peygamber Efendimiz' in sevgisi, şakası, latifesi, onlara takılması, onların seviyesine inip onların dünyasından onlara sözler söylemesi dillere destandı.
Peygamber Efendimiz eşine rastlanılmayan bir insandı! Tarihinin içinde, çevresinde, bir denizin içinde kocaman inci, emsalsiz bir inci tanesi gibiydi Peygamber Efendimiz. Elmas parçası gibiydi!
Onun ahlâkını, o geldikten, onun sözleri ortaya konulduktan, sünneti belli olduktan, aradan on dört asır geçtikten sonra hâlâ insanlar anlayamıyorlar, hâlâ o seviyeye gelmiş değiller!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri, muhterem kardeşlerim, insanların kadınlara ve çocuklara karşı en merhametlisi, en şefkatlisiydi. Onun için bütün kadın derneklerinin Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e medyun-ı şükran olması lazım…
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi nimetlerinin en büyüğü olan İslâm'dan ayırmasın! İslâm'ın kadrini kıymetini bilenlerden eylesin. Her işimizi Allah'ın rızasına, Kur'an'a, Peygamber Efendimiz' in sünnetine uygun yapanlardan eylesin.
Peygamber Efendimiz çocuklara ve aile fertlerine en merhametli insan idi.
Bugünün Müslümanları bu seviyede mi?
Değil! Mertçe söyleyelim ki bizim Müslümanlarımız Peygamber Efendimiz' i anlayabilmiş değil ki… Peygamber Efendimiz' in seviyesine gelebilmiş olan Müslüman yüksek Müslümandır.
Bizim Müslümanlar ne?
Bizim Müslümanlar kelime-i şehadet getirmiş olmayı, "elhamdülillah müslümanım" demeyi kâfi görüyor.
Avrupa'da birisi Müslüman olduğu zaman hemen Arapça öğreniyor. Hemen Mısır'a gidiyor, Suudi Arabistan'a gidiyor, dinini orada öğrenmeye çalışıyor. Bizim buradaki Müslüman; atadan, dededen Müslüman kendisi ama Fatiha’yı doğru düzgün okuyamaz, "besmele"yi doğru düzgün çekemez.
İşte "müslümanım" demiş, yan gelmiş yatmış! Hiç Müslümanlığı öğrenmeye, Kur'an'ı anlamaya, dinini şuurlu, bile bile yapmaya özenmemiş. Dinî gerçekleri hiç öğrenmemiş. Onun için bilmezler!
Nerden bilecek Peygamber Efendimiz' in kadınlara, kızlara, çocuklara; şefkatli, merhametli olduğunu, çok kibar bir kimse olduğunu?
Bilmez! Bilmediği için de evde eser tozar, bağırır çağırır!
Bizim Anadolu'nun töresi öyledir, erkeğin kılıbık olması çok ayıptır, kılıbık olmaması lazım. Kazaklık, erkekliğin şanındandır. Kazak olmak lazım! Kazak olmak lazım geldiğine göre de arada, kadını gördüğü yerde tepelemek lazım! Vuracaksın, bağıracaksın, kıracaksın; kadın uzaktan gördüğü zaman seni bir köşeye kaçacak, büzülecek, titreyecek. Ha o zaman erkek olduğunu anlayacak adam;
"Vay be! Ben neymişim, kadın benden tir tir titriyor!" filan diye o zaman doğru bir şey yaptığını sanıyor. Yani anlayış böyle…
"Peygamber Efendimiz' e ben bu halimi uydurayım, evimi uydurayım." demiyor millet veyahut;
"Hocam ben öyle değilim, ben yumuşak bir insanım, karıma hiç sert söz söylemem, hiç bağırmam çağırmam, ne isterse öyle yapar..."
Ha sen de bir başka türlü ters adamsın! Sen de bir başka türlü ters adamsın!
Çünkü Kur'ân-ı Kerîm öyle demiyor ki;
"Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu cehennem ateşinden koruyun!" diye size görev veriyor.
Sen o kadının cehenneme gitmesine müsaade ediyorsan, serbest bırakıyorsan, sen demek ki koruyuculuk görevini yapmıyorsun, sürüye sahip olmamışsın, sürüyü kurtlar kapıyor. O da doğru değil!
Sahip olacaksın, diyeceksin ki:
"Hanım, Allah'ın emri şudur. Kızım, Allah'ın emri budur."
Ona göre yetiştireceksin. Allah'ın istediği şekilde olacak. Has Müslümanlık nerde, bizim taklit Müslümanlığımız nerde?...
İki çeşit Müslümanlık var:
Bir Müslümanlığın ta kendisi, özü, has halis, yirmi dört ayar Müslümanlık; bir de bizim Türkiye'de veyahut Arabistan'da veya Mısır'da veya Pakistan'da veya daha başka bilmem hangi İslâm ülkesinde folklor haline gelmiş olan İslâmiyet var!
Folklor, yani nasıl kılıç kalkan ekibi, bilmem veya mehter takımı filan; o hale gelmiş Müslümanlık. Özü unutulmuş, şeklinin taklidi ve böyle sembolik birtakım sevgiler, platonik birtakım bağlılıklar; öyle gidiyor iş...
Ya sen işin aslını, özünü öğrenip de İslâm'ı yaşasana! Allah senden selim bir kalp istiyor. Temiz bir kalp, şuur istiyor, niyetinin temizliğini istiyor. Her şeyi niyete göre, aklınla mantığınla ölçerek, düşüne taşına yapacaksın da sevabı öyle alacaksın…
Müslümanlarda anlayış böyle değil...
Klasik bir İslâm anlayışı var. Onu da kitaptan öğrenmiş değil, anası babası öğretmeseydi onu da bilmeyecekti! İşte biraz mahalleden biraz bir şey görmüş, biraz kocakarı teyzesinden, bilmem yaşlılardan biraz bir şeyler duymuş, mahallenin yaşlıları bir şeyler söylemişler; onlar da bilmiyor, onlar da yarım yamalak biliyor…
Bizim camilerimiz Müslüman dolu ama İslâm'a dünyanın hücumu olur; kılları kıpırdamaz!
İslâm'ın dünya kadar şeye ihtiyacı vardır, bunlar yardıma koşmazlar!
Öyle işte… Yani kaç tane has halis Müslüman çıkacak da Afganistan'daki Müslüman için yüreği parçalanacak da Afrika'daki kardeşi açlıktan ölünce burada yemek yerken boğazında lokma düğümlenecek?... Kaç tanesi öyle şuurlu?... Kaç tanesi Müslümanları biliyor?...
Biz mecmualar çıkartınca dedim ki kardeşlerimize;
"Çocuklar, dış ülkelerdeki Müslümanlardan bol haber koyun. Anlasınlar bak Müslümanlığın dünyanın her yerine yayılmış bir din olduğunu, cihanşümul bir din olduğunu. Başka yerde de kardeşleri olduğunu… Bunlar anlasınlar da o şuurla hareket etsinler. Ziyaret etsinler, yardım etsinler. Gitsin yazın, buralarda eğlence yapacağına, Afganistan'ın perişanlığını görsün. Pakistan'ın perişanlığını görsün. Suriye'de bir kardeşini ziyaret etsin. Mısır'a gitsin, bilmem Cezayir'e Fas'a, Tunus'a, Polisarya'ya, Sudan'a vesaire…"
Sudanlılar bizi çok seviyor. Bizden oraya giden kaç kişi var? İşte bizim halimiz perişan!
Allah-u Teâlâ hazretleri bu halimizi lütfuyla düzeltsin; kahrıyla, gazabıyla bizi cezalandırmasın. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e şuurlu, bilgili, bilerek, her şeyin kaynağına inmiş bir şekilde uyanlardan ve onu temsil eden, o ahlâkı aynen yaşayanlardan eylesin. Sünnetine uyan, sünnetini canlandıranlardan, yaşatanlardan eylesin. Peygamber Efendimiz' in böylece şefaatine nail eylesin Rabbimiz cümlemizi.
İkinci rivayete geçiyorum.
Bu birinci rivayet; aile hayatıyla, çocuklarla çok ilgili olduğu için üzerinde durdum. Benim çok önem verdiğim şeylerden biridir. Çünkü bana hep geliyor kardeşlerimiz;
"Hocam yuvamız bozuluyor, hanımımızla şöyle problemimiz var ayrılıyoruz."
Çoluk çocuğunuz var mı? "Üç tane çocuğumuz var."
Bakıyorsun paldır küldür, yuvaları bozulmuş. Yani Müslümanlar yuvayı devam ettirmeyi, çocuk terbiye etmeyi bilmiyor. Ya çok bağırır çağırırlar, döverler çocuklarını, ezerler ya da çok serbest bırakırlar. Yani bir doğru düzgün, çocuklarına asil insan muamelesi yapıp da güzel yetiştirmek dengesini bulamıyorlar.
Onun için çok önem veriyorum. Siz de ailelerinize önem verin! Aileleriniz size Allah'ın emanetidir, hem merhamet, şefkat edin hem de güzel yetişmesine dikkat edin! Çünkü sizden sorulacak! Çocuklarınızı istikbale göre yetiştirin! Çünkü onlar sizin zamanınızın değil, istikbalin adamlarıdır. İstikbale göre onları uyanık, bilgili, imanlı, görgülü yetiştirmeye gayret edin ki Müslümanların geleceği, yarını aydınlık olsun!
İkinci rivayete geçiyoruz:
Kâne ekseru eymânihî: Lâ ve musarrifi'l-kulûb. İbn Ömer radıyallahu anhumâ'dan.
Hz. Ömer'in Abdullah isminde bir oğlu var ki Peygamber Efendimiz' in ashabının bilgililerinden, hadisleri çok iyi bilen, rivayet eden, Kur'ân-ı Kerîm'i iyi bilen meşhur kişilerden biri… Bu mübarek Abdullah İbn Ömer rivayet etmiş ki:
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz arada yemin ederdi, sözüne kuvvet vermek için..."
Hani biz "vallahi" diyoruz ya; bir şeyi yapacağımız veya bir şeyin doğruluğunu göstermemiz için yemin ediyoruz.
Efendimiz yemin ederdi. Kur'ân-ı Kerîm'de de yemin vardır. Birçok surelerin başında mesela;
Ve'l-fecri ve leyâlin aşrin.
Ve'l-asri.
Bunlar hep yemindir yani. "Ve" ile başlayan, "vâv-ı kasem" ile başlayan yemin misalleri onlar.
Peygamber Efendimiz yemin ederdi. Kur'ân-ı Kerîm'de de yemin vardır.
Nasıl yemin edermiş Peygamber Efendimiz? Ekseriyetle yemin ediş tarzı şöyleymiş;
Lâ ve musarrifi'l-kulûb.
"Kalpleri döndüren Allah'a yemin olsun ki senin dediğin gibi değil, hayır, öyle değil!"
Lâ ve musarrifi'l-kulûb.
"Kalpleri döndüren Allah'a ant olsun ki yemin olsun ki iş, senin dediğin gibi değil, öyle olmayacak, doğrusu budur'" diye yemini o tarzda yaparmış.
Musarrifi'l-kulûb.
Kalpleri değiştiren, döndüren, istikametini o tarafa, bu tarafa çeviren kim? Allah!
Kalpleri döndüren kim? Allah'tır!
29.01.1989 -
Peygamber Efendimizin Hilali
27.08.1989 -
Peygamberimizin Adeti, Sünnet-i
