29.01.1989 - Peygamber Efendimizin Hilali Gördüğünde Okuduğu Dua

29.01.1989 - Peygamber Efendimizin Hilali Gördüğünde Okuduğu Dua
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr.
Kâne'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem izâ rae'l-hilâl, kâle: Hilâlu hayrin. Elhamdülillâhillezî zehebe bi-şehri kezâ ve câe bi-şehri kezâ. Es'elü min-hayri hâze'ş-şehri ve nûrihî ve bereketihî ve hüdâhu ve tuhûru ve mu'âfâtihî.
Hilali gördüğü zaman derdi ki; "Bu hilal hayır hilali olsun. Şu geçtiğimiz ayı bitiren, bu yeni ayı getiren Allah'a hamd olsun. Yâ Rabbi! Ben senden bu ayın hayrını, nurunu, bereketini, hidayetini isterim; paklığını, temizliğini, afiyetini isterim." diye elini açar dua ederdi.
İşte çeşit çeşit dualarını görüyorsunuz. Tezgâhın üstünde, sergide Resûlullah Efendimiz' in türlü türlü, güzel güzel duaları; beğen, beğendiğini al; hangisini zihnine yerleştirirsen yerleştir. Sen de böyle fırsatlarda böyle güzel dualar eyle.
Kâne izâ reâ süheylen, kâle: La'anellâhu süheylen fe-innehû kâne 'aşşâran.
Hz. Ali Efendimiz' den rivayet edilmiş. Başka râvilerden de gelen rivayetler var. Süheyl diye bir yıldız var gökte. Yemen taraflarında parlak görünürmüş. O taraftan gökyüzüne baktığın zaman o Yemen semasında pırıl pırıl parlak görünürmüş. O Süheyl yıldızı hakkında rivayet şöyle;
"O Süheyl'i gördüğü zaman, Allah Süheyl'e lanet etti. Çünkü o zalim bir haraççı, aşşâr idi." diyor. Yemen'de zalim bir Süheyl isminde kişi varmış ki halka çok zulmedip, haksız mallarını alır, toplarmış. O vesile ile onun böyle mesh olduğunu ve o kişinin o yıldız hâline getirildiği şeklinde rivayetler bu tarzda… Fe-musiha. Yani "Böyle bir zalim kimseydi de sureti böyle tebdil olundu." diye rivayet var.
Buradan tabii anladığımız şu ki; hiç kimse kimsenin malını haksız yere almayacak, layık olmadığı bir şeye elini uzatmayacak, başkasına gadir ve zulmetmeyecek. Onun kötülüğü görülüyor. Allah'ın öyle kimseleri cezalandırdığı anlaşılıyor.
Kâne izâ reâ mâ yuhibbu, kâle: Elhamdülillâhillezî bi-ni'metihî tetimmu's-sâlihâtü. Ve izâ reâ mâ yekrahu kâle: Elhamdülillâhi'alâ külli hâlin rabbi e'ûzu bi-ke min hâl-i ehli'n-nâri.
Hz. Âişe validemizden bu rivayet. "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hoşlandığı, sevdiği bir şey görünce, bir durumla karşılaşınca derdi ki;
Elhamdülillâhillezî bi-ni'metihî tetimmu's-sâlihâtü. "Nimeti sayesinde salih amellerin tamamlanmasının mümkün olduğu Rabbimiz' e, Allah'a hamd olsun. "Güzel, hoşlandığı bir iş, bir hareket, bir şeyle karşılaşınca böyle derdi. Yani iyiliği yapmak, salih ameli işlemek onunla tamam oluyor. Allah nasip ediyor, ondan oluyor. Veyahut iyi bir şeyle karşılaşınca, insan hamd edince iş tamam oluyor, o zaman tamama ermiş oluyor, diye böyle elhamdülillâhillezî bi-ni'metihî tetimmu's-sâlihât derdi.
Her iki mâna da doğrudur, gerçektir. Hakikaten Allah-u Teâlâ hazretleri tevfîkini refik etmese, imkân vermese, lütfetmese, hidayet etmese, insanın hayırlı bir şey yapması da mümkün olmaz. Yani hayır da Allah'ın lütfuyla, kerimiyle oluyor; ikramı, iltifatı oluyor. Tabii insan böyle hayırlı bir şeye sahip olunca da elhamdülillah dedi mi, şükretti mi o zaman nimet de tamam olur. O iş tamam olur. "Tamam, eksiksiz, kusursuz; sende hamd ettin, iş tamama erdi." denilebilir. Bu duayı ezberleyelim: Elhamdülillâhillezî bi-ni'metihî tetimmu's-sâlihâtü.
Allah'ın verdiği nimetlere hamd edici olalım. Allah'ın bize verdiği nimetleri bilelim, nimetlere nankör olmayalım ve onu bize veren Rabbimizden gafil olmayalım. Onu bize Allah'ın verdiğinden aklımız gafil olmasın, cahil kalmasın.
Sevmediği bir şeylerle karşılaşınca ve izâ re âmâ yekrahu. "Hoşuna gitmeyen, hoşlanmadığı, sevmediği bir olayla, bir işle, bir durumla, bir hareketle karşılaşınca da Kâle."Derdi ki;
Elhamdülillâhi 'alâ külli hâlin rabbi e'ûzu bi-ke min hâl-i ehli'n-nâri. "Her hâlükârda Allah'a hamd olsun. Her durumumuza; iyi halimize de kötü halimize de sevincimize de sıkıntımıza da hamd olsun." derdi. "Yâ Rabbi! Ben cehennem ehlinin hâline, o duruma düşmekten sana sığınırım." derdi.
Demek ki iyi bir şey gördüğü zaman; elhamdülillâhillezî bi-ni'metihî tetimmu's-sâlihât diyor; hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman, elhamdülillâhi 'alâ külli hâl diyor. Yani "Her halde Allah'a hamd olsun."
Tabi her halde Allah'a hamd olur, hamd olması, hamd edilmesi lazım. İyi günler, iyi haller gördüğü zaman hamd edip de öteki zaman da hamd etmemek uygun olmaz. Her hâline hamd edecek insan. Ama nimet olursa, elhamdülillâhillezî bi-ni'metihî tetimmu's-sâlihât diyecek veya şükredecek. Kötü bir şeyle karşılaşırsa, elhamdülillâhi alâ külli hâl diyecek.
Hapşırdığı zaman da elhamdülillah demek gerekir. Öyle diyene de ötekisinin yerhamükellah demesi vardır. Onun da ona yehdînâ ve yehdî kümullah diye dua etmesi vardır.
Kâne izâ râ'ahû şey'un, kâle: Allâhu rabbî lâ şerîke le-hû.
Sevban radıyallahu anh'ten Nesâî rivayet etmiş. "Peygamber Efendimiz bir şeyden biraz telaşlanır korkarsa, heyecanlanırsa derdi ki; Allahu rabbî lâ şerike lehû.' Allah benim Rabbimdir, O'nun şeriki, naziri yoktur.' " Yani heyecanlandığı, korktuğu zaman, bir hadise onu telaşlandırdığı zaman böyle derdi.
Tabii Allah-u Teâlâ hazretleri her şeyin sahibi, her şeyin halikı; kendisine iltica edeni, tevekkül edeni kötülüklerden korur. Korkulacak şeylerden emin kılar, selamete çıkartır. Kendisine iltica edeni mahrum eylemez. Onun için Allah'a iltica eder, O'nun şeriki olmadığını ifade ederdi.
Kâne izâ radiye şey'en sekete.
"Resûlullah Efendimiz bir şeyden hoşnut olduğu zaman sükût ederdi, susardı."
Herhalde onun için olsa gerek, dedelerimiz ne diyorlar? "Sükût ikrardan gelir."
"Kız, söyle bakalım, bu işten memnun musun?" Susuyor mesela. Hani, "Şunu şöyle yapayım mı, sana şunu alayım mı?" Susuyor. "Tamam, al." demek o. Yani sükût etti mi, sükût ikrardan yani kabulden gelir, o zaman razı olduğuna alâmet.
Peygamber Efendimiz bir şeyden hoşnut ve razı oldu mu sükût ederdi, tamam.
Hoşlanmadığı bir şey olduğunda ne olur?
Bu orada söylenmiyor ama hoşlanmadığı bir şeyde susması mümkün değildi Peygamber Efendimiz' in; susmazdı. O zaman söylerdi. Nasihat etmesi gerekiyorsa nasihat ederdi, müdahale etmesi gerekiyorsa müdahale ederdi, muhakkak o işi düzeltirdi.
Hatta sünnet-i seniyye biliyorsunuz, birkaç kısma ayrılıyor. Kavli sünnet, fiilî sünnet, takriri sünnet diye ayrılıyor.
Kavli sünnet ne demek? Peygamber Efendimiz' in söylediği sözler, tavsiyeler, emirler, yasaklar. Diliyle ifade ettikleri…
Fiilî sünnet ne demek?
Efendimiz' in yaptığı. "Efendimiz şöyle yapardı, böyle otururdu, kıbleye doğru yönünü dönerdi, duada elini kaldırırdı, yüzüne doğru çevirirdi. Kötü bir şeyden sığınacağı zaman elini aşağı indirirdi..." Fiilini anlatıyor, yani fiilî sünnet.
Takriri sünnet ne demek?
Yanında bir şey yapıldığı zaman ses çıkartmamışsa, demek ki kötü değil ki ses çıkartmamış. Efendimiz' in yanında bu iş yapıldı da gık çıkarmadı, ses çıkarmadı; demek ki yapılabilir. Çünkü biliyoruz ki Efendimiz öyle yanında kötü bir şey yapıldığı zaman durmaz, "Bunu böyle yapmayın, bu günahtır." diye söyler.
Birisi yemek yiyordu Peygamber Efendimiz' in yanında, sol eliyle yiyordu. "Canım, bırak işte, cahil, çölden gelmiş bedevi, köylü, dağlı, görgüsüz... Sağ eliyle de yese ağzına girecek sol eliyle de ağzına girecek..." filan demedi. Sol eliyle yemek doğru olmadığından;
"Ey filanca, sol elinle yeme, sağ elinle ye!" dedi. Hemen bak müdahale ediyor, sol eliyle yemek doğru olmadığı için. Birisi yanlış bir şey yapsa, "Onu öyle yapma." diye söylerdi hemen, bunun yapılması böyle doğru olmuyor diye.
Muhterem kardeşlerim! Buradan bize büyük bir ders çıkıyor. Evet, her şeye çok karışmak uygun olmuyor. Sabretmek iyidir, sükût etmek iyidir ama kötülüğün karşısında sükût etmek olmaz. Söylenecek yerde sükût etmek, yani hakkın ezildiği, çiğnendiği yerde sükût etmek kötü bir şey, şeytanın sıfatı o. Şeytânun ahras. "Dilsiz şeytanın işi o." Kötülük yapılıyor da ses çıkartmıyor. Öyle şey olmaz.
Müslüman kötülüğe müdahale eder, onu düzeltmeye çalışır. Ya eliyle düzeltir ya diliyle nasihat eder, onu düzeltmeye çalışır. Hiçbirine gücü yetmiyorsa içinden Allah'a sığınır, buğz eder, der ki;
"Yâ Rabbi! Ne yapayım, bu kadar zalim kişi toplanmış; ben bunlara şimdi bir söz söyleyecek durumda da değilim, bu işi düzeltecek durumda da değilim. Ama ben bunlardan değilim. Ben bunların ameline razı olmuyorum, istemiyorum ama düzeltmeye de gücüm yetmiyor. Affet beni yâ Rabbi. Beni onlardan sayma, bu zalimlerin arasına katma yâ Rabbi!" diye dua edecek. Müslümanın[tavrı] bu olacak.
Maalesef İslâm'ın bu ahlâkını, Peygamber Efendimiz' in bu tavsiyesini, bu huyunu ihmal etmişiz biz. Şimdi evimizde, çevremizde bir sürü kötü şey olur ses çıkartmayız. Alışmışız, artık kötülükler alışkanlık olmuş, iyi şeyler yapılmaz hâle gelmiş. Bu kötü bir huy; bugünden itibaren, şu hadisten sonra kötülüğün karşısında susmayalım.
Umumiyetle bu yersiz sükûtu uygun görmüyorum. Arkadaşlarıma onu bildirmek için demiştim ki;
Mübarekler, bir mecliste, bir toplantıda bulunuyorsanız; o toplantıda konuşan kişi eğer sizin hoşlandığınız, sizin aklınıza, mantığınıza uygun güzel şeyler söylüyorsa, sonunda elinizi kaldırın, söz isteyin;
"Tamam, bu konuşmaları beğendim, ben de sizin fikrinize katılıyorum, bende sizin gibi düşünüyorum." deyin.
Neden? Ona takviye olur, destek olur. O da sevinir. "Ha, bak, yalnız değilmişim." der.
Hoşlanmadığınız ters bir fikir, dine, imana, akla, mantığa aykırı bir şey oluyorsa, söyleniyorsa; o zamanda elinizi kaldırın,
"Hayır, ben böyle düşünmüyorum, bunun aslı böyle değildir, şöyledir. Sen yanılıyorsun. Ben sana katılmıyorum, senden farklı düşünüyorum." filan deyin.
O zaman ne olur?
O zaman da kötü insanlar;" Ya bu memlekette insana yanlış bir iş yaptığı zaman müdahale edecek kişiler var, ben onun için her şeye öyle karışmayayım." der. Kötüler kötülükten geri durur. Kötülüğün engellenmesi için bu şart. O bakımdan aktif Müslüman olun.
Ama tabii emr-i marufun, nehy-i münkerin usulü var; kibarca olacak. Usulüne uygun, temiz bir şekilde olacak. Karşı tarafın kalbini kazanacak tarzda olacak. Edeb-i kelâma riayet edeceksin. Karşındaki insanın iyiliğini isteyeceksin. Onu sevdiğini, onun iyiliğini istediğini ihsas edeceksin ona. Senin böyle hasbetenlillah iyi niyetle konuştuğuna kani olacak. Kibirli olarak konuşmayacaksın. Ona münakaşada galip gelmek maksadıyla konuşmayacaksın. Böyle olursa sözün tesir eder. Aksi takdirde tabii inatlaşmaya gider. O zaman münakaşa olur, münakaşadan da bir hayır ve fayda gelmez. Ama usulüyle yapıldığı zaman çok faydalı olur.
Üç beş kişi bir taşra kasabasında içki içiyorlarmış. Her akşam toplanmayı âdet edinmişler. Bir akşam da birisinin evine gelmişler. Nöbetleşe her hafta ev değiştiriyorlar, birisinin evine gidiyorlar, içki içiyorlar. Karıları da hizmet ediyor bu işe. Fakat o gittikleri evde kadın Müslüman, mütedeyyin bir kadınmış;
"Hey, hey! Bu sizin haliniz ne olacak?" diye bir çıkışma yapmış, acı acı birkaç söz söylemiş. O günden sonra kesmişler. Yani söylemek lazım!
Adam yanlışı yapmaktan yılmıyor, biz doğruyu söylemekten nasihat etmekten yılıyoruz. O yanlışı yapıyor günaha giriyor, ondan yılmıyor, günahtan kaçmıyor; biz müdahale etsek sevap kazanacağız, biz sevaptan kaçıyoruz. Akıl ve mantığa uygun değil. Yani Müslümanlığa uygun değil.
Müslüman ne yapacakmış demek ki?
Razı olmadığı bir şey olduğu zaman susmayacak, söyleyecek. "Ben buna razı değilim, yapmayın böyle." diyecek. "Ayıptır, günahtır" diyecek.
Şeyh Sâdî Şîrâzî var, mübarek bir filozof adam. Böyle çok güzel söz söyleyen bir kimse. "İki şey insanı çileden çıkartır, çok kızdırır." diyor. Yani "tepesinin tasını attırır" mânasına.
Neymiş? "Bir, susulacak yerde konuşmak. İki, konuşulacak yerde susmak."
Yerini bileceksin! Susulacak yerde konuşursan olmaz. Adam şurada namaz kılıyor, burası ibadethane; o da yan yana gelmiş öbür tarafta, dırdırdır… Namaz kılıyoruz, herkes dönüp bakar bu sefer. Ya burada Kur'an okunuyor; konuşacaksan caminin dışında konuş, mesela. Susulacak yerde konuşuyor. Veya bir alim, büyük bir zât vardır. Onun meclisinde herkes edeple duruyor, ötekisi konuşuyor; olmaz. Susulacak yerde konuşmak uygun değil. Buna kızar insan.
İki, konuşulacak yerde susmak. Tam hakkı söyleyeceksin. Tam sırası geldi, fırsat elinde; söylesene be adam! O zaman susuyor. Olmaz! Yerini bileceğiz. Konuşmanın da sükutunda yerini bileceğiz. Kime nasıl söyleyeceğimizi de bileceğiz. Edeb-i kelâma söylemenin şekline şemailine de dikkat edeceğiz, o zaman çok sevap kazanırız.
Bu dille insan cenneti de kazanır, cehenneme de düşer. İşte bu dille! İnsanı en çok zarara uğratan iki uzvundan bir tanesi bu dildir. Batırır da çıkartır da...
"Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı."
Bazen bir güzel söz söylersin savaş kesilir, bazen bir ters söz söyler adam, hadi bakalım kelle gitmiş cellata... O bakımdan sözümüze dikkat edelim.
Sükutun ibadet olduğunu biliyoruz, hadis-i şeriflerden öğrendik.
Sükût nedir?
Büyüklerin halidir, sükût ibadettir. Sükutu tefekkür olan bir insana ne mutlu! Sustuğu zaman zihninden Allah'ın hikmetlerini, ibretlerini düşünüyor, tefekkür ediyor. Sükût ibadettir ama yeri geldiği zaman da konuşmak lazım.
Be adam sen bu hadiseyi gördün, bu zalim bu mazlumu tepeledi. Sen de şahit oldun. Konuşsana, şahitlik yapsana!
"Yok, sükût iyidir."
Yoo, burada iyi değil. Burada söylemek lazım. Burada söylemediğin zaman adalet olmuyor, adalet kayboluyor, haksızlık devam ediyor.
O bakımdan, bunları da Allah insana yine zevk-i selim verecek de öyle anlayacak insan. Konuşulacak yeri bilmek, susulacak yeri bilmek... Çocuklarınıza filan bunu küçükten öğretin.
Nerede konuşacak?
Büyüklerin yanında konuşulmaz. "Bak evladım, o zaman dinlersin, büyüklerden ibret alırsın. Ama bir şey sorulduğu zaman cevap verirsin."
"Adın ne senin?" Söylemez.
"Nereye gidiyorsun?" Söylemez.
"Şunu biliyor musun?" Söylemez.
"Bunu biliyor musun?" Söylemez.
Olmadı. Söylenecek yerde söylemesini, ciddi ciddi konuşmasını da öğretmek lazım.
Hz. Ömer babayiğit baba yiğit geliyormuş yolun öbür tarafından, dev gibi adam, mübarek, Allah şefaatine erdirsin. Kahraman da bir kimse. Sinirli, asabi mizaçta bir kimse. Çocuklar onu görünce çil yavrusu gibi dağılmışlar. Sokakta kimse kalmamış.
Kim geliyor? Hz. Ömer geliyor.
Kadınlar da bir keresinde öyle kaçışmışlar da Hz. Ömer geliyor diye, Peygamber Efendimiz gülmüş;
"Şeytan yolda Hz. Ömer'i görse yolunu değiştirir." demiş. Peygamber Efendimiz' in böyle bildirdiğine göre korku verici bir insan.
Hz. Ömer'in geldiğini gören mahallenin çocukları çil yavrusu gibi dağılmışlar, hepsi kaçmış. Bir tanesi duruyor, Hz. Ömer'in de dikkatini çekmiş, gelmiş yanına;
"Yavrum, hepsi kaçtılar, sen niye kaçmadın?" demiş. Diyor ki:
"Bir kabahat işlemedim ki kaçayım. Yol senin geçmene yetmeyecek kadar dar değil ki kenara çekileyim, onun için böyle durdum." diyor.
"Aferin, sen akıllı çocuksun." Diye başını okşamış.
Eh işte böyle sorulduğu zaman mantıklı mantıklı cevap verene ne mutlu!
Bir arkadaşımız var, mühendis. Bir arkadaşın evine gitmiş, küçük bir çocuk… Küçük çocuk görünce severiz, takılırız. "Nasılsın iyi misin ne var ne yok?.." filan, biraz böyle çocuksu şeyler sorarız. Diyor ki:
"Bir soru sordum, bir cevap verdi adam gibi, okkalı bir cevap… Bir soru daha sordum, bir daha cevap verdi ki o da okkalı. Toparladım kendimi... Yani bu çocuk ama adam gibi bir çocuk, büyümüş de küçülmüş…"Bazen de böyle oluyor.
Demek ki çocuklarımızı güzel yetiştirelim, küçükten öğretelim.
Bir de bir arkadaşımızın başından geçmiş bir fıkra var. Birisi misafir etmiş, evine çağırmış. Sofrada oturacaklar, boyuna küçük çocuk konuşuyor. Babası da;
"İşte bak, bu bunu bilir" diyor; onu söylüyor, "bunu bilir" diyor, onu söylüyor çocuk. Burasına gelmiş, artık dayanamamış;
"İyi, şimdiye kadar çocuğuna konuşmayı güzel öğretmişsin, şimdi de susmayı öğret." demiş. "Biraz da susmayı öğret." demiş.
Demek ki çocuklarımıza küçükten öğretelim, kendimiz de öğrenelim; nerede konuşacağımızı, nerede susacağımızı bilelim. Nerede hangisinin daha uygun olacağını seçmek artık bizim zevkimize, aklımıza, mantığımıza, olgunluğumuza kalmış bir şey oluyor ama tecrübeyle bu elde edilebilir.
Kâne izâ rafe'a yedeyhi fi'd-duâi lem yehuttahû hattâ yemseha bi-himâ vechehû.
"Efendimiz elini dua için kaldırdığı zaman yüzüne sürmeden yere bırakmazdı." Dua etti mi duanın arkasından muhakkak elini yüzüne sürerdi, öyle tamamlardı duasını.
Duanın adabındandır elini gökyüzüne doğru çevirmek; ama meyilli olarak, yüzüne doğru tutarak yukarıya doğru çevirmek. Dua bittiği zaman da yüze sürmek onun için adaptan oluyor. Abdullah b. Ömer radıyallahu anh'ın bildirdiğine göre böyle yüzüne mesh ederdi, elini yüzüne sürerdi. Ondan sonra indirirdi.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi her halimizde Resûlullah'a uyanlardan eylesin. Sünnetini ihya edenlerden eylesin. Böylece şehit sevapları gibi, şehit dereceleri gibi yüksek dereceler kazanmayı cümlemize nasip eylesin. Cennetiyle, cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin. Şu hadisleri okuyup da kendisine sevgi ve hayranlık duyduğumuz Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'e ahirette komşu eylesin. Dünyada kendisinden çok sonra dünyaya geldik de göremedik, ahirette onun sohbetinden, cemalinden, meclisinden bizi mahrum eylemesin.
Fatiha-i Şerife mea'l-Besmele.
01.02.1990 -
Yemek Adabı, Humma
10.09.1989 -
Peygamber Efendimizin Kadınlara
