01.10.1993 - Rükunun Fazileti, Allahın Rahmeti, Nimetin Şükrü

01.10.1993 - Rükunun Fazileti, Allahın Rahmeti, Nimetin Şükrü
Eûzubillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülilllâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben mübâreken fîhi alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtü ve's-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân! Fe-inne efdale'l-kitâbi kitâbu'llâh ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sahibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasıli ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ rekea ehadüküm felyedehu alâ rükbeteyhi sümme yenkisu hattâ yetmeinne küllü azmin fî mefâsılihî sümme sebbaha selâse merrâtin fe-innehû yüsebbihu li'llâhi min cesedihî selâsetün ve selâsûne ve selâsü mieti azmin ve selâsetün ve selâsûne ve selâsü mieti irfin ve izâ secede fe'l-yüsebbih selâsen fe-innehû yüsebbihu min cesedihî mislü zâlike.
Sadaka resûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl.
Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Ebû Hureyre radıyallahu anh'ten İbnü'n-Neccâr ve Deylemî'nin rivayet ettiğine göre -rahmetullahi aleyhim ecmaîn-, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz şöyle buyuruyor:
İzâ rekea ehadüküm. "Sizden biriniz namazda rükû yaptığı zaman, ayaktayken eğildiği zaman." Felyedehû alâ rükbeteyhi. "Elini iki dizi üzerine koysun."
Tabi bu; "İki elini iki dizi üzerine koyacak." demek.
Sümme yenkisu hattâ yetmeinne küllü azmin fî mafâsılihî. "Her eklemindeki her kemik sükûnete erinceye kadar o vaziyette dursun."
Yani "Rahat bir vaziyette rükûda dursun."
Ve sümme sebbaha selâse merrâtin "Üç defa tesbih eylesin."
Rükûda Sübhâne rabbiye'l-azîm deniliyor, secdede Sübhâne rabbiye'l-â'lâ deniliyor. Sübhâne rabbiye'l-azîm tesbihi Kur'ân-ı Kerîm'de;
Fe-sebbih bi'smi-rabbike'l-azîm âyet-i kerîmesinden hâtıra ve yadigâr. Ve yapılması hadîs-i şerîfle emredilmiş.
Sübhâne rabbiye'l-âlâ tesbihi de;
Sebbihi'sme-rabbike'l-âlâ âyet-i kerîmesinden Peygamber Efendimiz tarafından emredilmiş. Kur'ân-ı Kerîm'de olan emirler -namazda- böylece hayatta uygulamaya konulmuş oluyor.
Demek ki tesbih edecek. Üç, beş veya yedi defa olarak Sübhâne rabbiye'l-azîm diyecek. Ama burada "üç" diyor; onu belirtelim, üç defa böyle tesbih etsin.
Fe-innehû. "Çünkü" Yüsebbihu li'llâhi min cesedihî. "Onun vücudunda tesbih eder." Selâsetün ve selâsûne ve selâsü mieti azmin. "330 üç kemik." Ve selâsetün ve selâsûne ve selâsu mieti irfin. "333 damar." Allah için böylece tesbih eder. Rükûya varıp da üç defa tesbih ettiği, Sübhâne rabbiye'l-azîm dediği zaman vücudunda 333 kemiği, 333 damarı Allah'ı tesbih etmiş olur. Üç tanecik söylüyoruz ama hepsi tesbih etmiş oluyor.
Mutmain oluncaya kadar, sükûna erinceye kadar demek; Allahu Ekber dedi rükûya vardı mı sakin bir şekilde duracak, bekleyecek ve üç defa bu tesbihi söyleyecek.
“Semia'llâhu limen-hâmideh” dediği zaman sakin bir şekilde duracak, bekleyecek. “Rabbenâ ve lekel-hamd” diyecek, secdeye vardığı zaman herhangi bir işi yaptığı zaman duracak. Durmaz da devam ederse emre aykırı oluyor ve namazın tâdil-i erkânı yapılmamış oluyor. Tâdil-i erkân; hakkını vermek, adaletle hareket etmek" olmamış oluyor. Duracak. Demek ki bir kimse Allahu Ekber, Semia'llâhu limen-hamideh Rabbenâ ve leke'l-hamd, es-selâmu aleyküm ve rahmetullâh, es-selâmü aleyküm ve rahmetullah diye peş peşe yaparsa Efendimiz'in emrine, tavsiyesine, takvâya, namazın tâdil-i erkân ile kılınması emrine aykırı hareket etmiş olur. Duracak, sükûnet bulacak. Hareket birbirine bağlanmayacak, bir duruş olacak; bir poz, bir bekleme, bir donma durumu olacak. Bunları yapacak, ondan sonra ötekine geçecek; onları yapacak ondan sonra ötekisine geçecek. Ama hepsi sakin, vakur, durmalı, dinlenmeli.
Hatta yetmainne. "İtminan buluncaya kadar, sükûnete erinceye kadar." Acele yok.
Secdede üç defa tesbih edince, Sübhâne rabbiye'l-âlâ deniliyor; vücudu da yine aynı şekilde bütünüyle tesbih etmiş oluyor. "333 kemik, 333 damar Allah'ı tesbih etmiş olur." diyor.
Az söze ve az işe çok mükâfat vermek Allah-u Teâlâ hazretlerinin lütfundan ve keremindendir. Azımızı çoğumuza sayıyor. Hatta şairin birisi şöyle diyor:
Rahmeteşrâ behâ nemî cûyed,
Belki ûra behâne mî cûyed.
Güzel bir şiirdir, Farsça bir sözdür.
"Allah; rahmetine bahâ, bedel, ücret talep etmiyor; belki rahmetine bahane talep ediyor, bahane arıyor; bir bahaneden rahmetini veriyor."
Yoksa zaten ücretini, bahasını ödemeye kimsenin gücü yetmez. Baha istemiyor; bazı şeyleri bahane ediyor.
"Kulum secde etti, hadi rahmetime erdireyim."
Nasıl olsa rahmetinin bahasını ödeyemeyiz.
"Kulum Allah-u Ekber dedi, hadi şu kadar sevap vereyim."
Bahane ediyor.
"Kulum bir gün oruç tuttu, hadi şöyle yapayım."
Az bir işe çok çok büyük lütuflar, çok çok büyük ikramlar!
Bir kez Allah dese aşk ile lisan,
Dökülür cümle günah misli hazan.
Bir kere Allah deyince günahlar dökülüyor. Bir estağfirullah deyince affolunuyor. Hâlis, muhlis olarak, lâ ilâhe illallah diyen cennete giriyor. Yoksa kim o cennetin bir karış toprağını alabilir? Kim bir küçük taşının parçasının, bir anlık kokusunun bedelini ödeyebilir? Kokusu 500 yıllık mesafeden duyulurmuş, güzel cennet kokusu burunlara gelirmiş. "Kokusunu bir koklayabilsem." diye kokusunun bedelini koklamaya bile insanlar canlarını verirler. Bedelini, bahasını ödemeye imkân yoktur.
Nasıl oluyor?
Allah baha istemiyor; bahaneler bulup rahmetini veriyor, bahane ediyor. Hani biz; "Falanca adam filanca adama kızıyor da, falanca işi de bahane etti, patakladı." deriz ya. Aslında pataklayacak bir şey yok ama küçücük bir şeyden hır çıkardı, bahane etti, patakladı. Aslında biz Allah'ın rahmetine layık değiliz, hak etmiş değiliz, karşılığını ödemiş değiliz ama rahmetine bahane ediyor da lütfunu veriyor. Lütfunun çokluğundan.
Hamd olsun, şükrolsun, Rabbimiz'in ekremü'l-ekremîn'liğinden. "Bunu bilelim, içimiz şükür dolsun." diye söylüyorum. Yoksa O'nun dergâhına layık bir ameli kimse yapamaz. Onun için Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurur:
Sübhâneke mâ abednâke hakka ibâdetike yâ ma'bûd! "Sen'i tesbih ederim yâ Rabbi! Sana layık ibadeti yapamadık."
Yapamaz, kimse yapamaz. Bütün ömrünü ibadetle geçirse bile bir şeyi ödeyemez. Talebe bütün tahsili boyunca sekiz sene, 10 sene, 12 sene çalışıyor. Niçin? "Memur olacak." diye. Memur olunca karşılıksız para mı veriyorlar? Yine çalışacak da ondan sonra.. Menfaat sağlayamıyor da geçim sıkıntısı çekiyor. Kimisi aç kalıyor, kimisi açık kalıyor, kimisi yoksul kalıyor. Çalıştığı halde yetmiyor, çoluk çocuğu çok oluyor, sıkıntı çekebiliyor.
Bunları neden söylüyorum?
"Allah'ın rahmetinin karşılıksız olduğunu bilip şükür dolalım." diye. "Şükrümüz artsın." diye. Yoksa neyine layıkız? Bizim Allah'ın yanında makbul neyimiz var ki Allah bu kadar nimetleri bize veriyor? Kendi lütfundan, kendi cömertliğinden, kendi kereminden, kendi rahmetinin enginliğinden veriyor. Kul isyan ediyor, isyan ediyor, isyan ediyor… İsyan ettiği halde rahmetini kesmiyor. Lütfunu, yiyeceğini içeceğini kesmiyor. Ancak bazı şartlarla. Tabi bazen de kesilir. "Hiç kesmiyor, hiç cezalandırmıyor." mânasına değil de; "rahmeti çok geniş" mânasına.
Onun için insan her vesile ile nimeti anlayacak, Allah'ın kendisine verdiği nimeti, rahmeti anlayacak, şükredecek.
Ve emmâ bi-ni'meti rabbike fe-haddis. "Rabbinin nimetini söyle, zikret, yâd et, bildir, duyur."
Rahmeti duymak için rahmete, nimete şükretmek için rahmeti idrak etmek lazım. Rahmeti idrak etmek için rahmeti fark etmek lazım. Rahmeti fark etmek için de o rahmete, o nimete erişmemiş insanlarla mukayese yapmak lazım.
Mü'min olmak, bunlar büyük nimet! Mü'min olmayan kimsenin âhireti mahvolacak, isterse dünyası saraylarda geçsin. Mü'min olmak çok büyük nimet! Bu yeter zaten. Onun için bazıları "Âhiretim kurtulsun da dünyada ne çekersem çekeyim." demişler.
Peygamber Efendimiz'in sahabesinden bazısı; "Ben ebediyen artık kadınlarla ilgilenmem, evlenmem, zevk sefa peşinde koşmam." demiş. Bazısı; "Ben bundan sonra ebediyen artık geceleri uyumam. Sabahlara kadar ibadet ederim." Bir diğeri; "Ben bundan sonra her gün oruç tutarım, hiç yemek yemem." demiş. Âhireti düşünen insan, dünyanın musibetlerine aldırmaz. "İki paralık dünya, bir göz yumup açıncaya kadar geçecek ömür." der, aldırmaz, âhirete rağbet eder.
Ama Allah celle celâlüh "Böyle yapın." da demiyor. "Benim istediğim gibi yaşayın da yine nimetlerden de istifade edin.” diyor. "Dünyada hiçbir nimetten istifade etmeyin, hiçbir nimetin peşinde koşmayın." da demiyor. "Helal çizgi içinde, şeriatin müsaade ettiği çizgi içinde nimetlerimi yiyin, istifade edin, rahat edin, lütfuma erin." buyuruyor; lütfunu da her zaman görüyoruz. Hayatımız boyunca karşılaştığımız lütuflar kahırlar, gelir gider cetveli gibi bir muhasebesi yapılıp toplansa, görürüz ki ömrümüz lütufla geçiyor. Bütün ömrümüz sıhhatli iken bir hafta hasta olmuşsun, ne olacak? İki gün dişin ağrımış, ne olacak? O az bir şey. Esas itibariyle insanların ömrü nimetlerle geçiyor. Bunları bilmek ve her nimete şükretmek lazım! "Çok şükür yâ Rabbi!" demek lazım.
Allah şükreden kulları, nimeti anlayıp da nimeti verene minnettarlık duyan kulları seviyor. Nankörleri sevmiyor, nimetin kıymetini bilmeyeni sevmiyor. Nimetin kadrini kıymetini bilmeyen insan sanki Cenâb-ı Hakk'ın dergâhına "Ben bu nimeti istemiyorum, yâ Rabbi! Al bu nimeti benden." demiş gibi olur. Haris-i Muhâsibî öyle diyor. "Nimete şükretmeyen insan sanki dergâh-ı izzete dilekçe vermiş de ‘Al bu nimeti, ben bunu istemiyorum.' demiş olur." Şükrünü bilecek, eda edecek. Şükrünü eda etmezse nimet elden kaçar.
İslâm'ın iki büyük işi var, çok önemli! Birisi şükür. Nimetlere, izzetlere, ikramlara, ihsanlara şükür. Ötekisi sabır. Hastalıklara, üzüntülere, musibetlere, dertlere, belalara sabır. Sabır, şükür; sabır, şükür… İnsan işte böyle tıkır tıkır, tıkır tıkır bu hayatı geçirecek. Sabırdan da sevap alır, şükürden de sevap alır. Musibet gelir, sabreder, sevap alır; nimet gelir, şükreder, sevap alır.
Şuna benzetiyorum. Bu Avrupalılar; med cezir olayları oluyor; deniz kenarlarına büyük havuzlar yapmışlar, havuzların ağzını dar yapmışlar, oraya makineleri koymuşlar. Deniz yükseldiği zaman denizin, o koca deryanın suyu şaldır şaldır büyük havuzlara akıyor da akıyor. Tribünleri döndürüyor; elektrik elde ediyorlar. Deniz geri çekildiği zaman havuza birikmiş olan sular geriye akıyor. Bu sefer yine elektrik elde ediyor. Med halinde de, cezir halinde de, su havuza dolarken de, su havuzdan boşalırken de elektrik hâsıl oluyor. Kurnaz, çare bulmuş. Deniz bir yükseliyor bir alçalıyor, bir yükseliyor bir alçalıyor, oradaki med cezirden elektrik istihsal ediyorlar.
Allah'ın nimeti de bir geliyor bir gidiyor; nimet gelince şükür, nimet gidince sabır. Sabır şükür, sabır şükür, derken insan nur dolar. İnsanın da jenaratörü çalışır; sabırla şükürle hem kendisi nur dolar hem etrafa nur saçar. Hatırınızda olsun.
Diliniz şükürlü olsun; sabırlı olun, şükürlü olun. Tabi Allah'tan nimet isteyin. Birisi bana;
"Allah sabrını arttırsın hocam." dedi.
"Sabrını arttır demek, ‘Allah belanı versin' demek." dedim, şaşırdı,
"Neden?" dedi.
"Çünkü bir bela musibet gelecek ki ben de sabredeceğim, dişimi sıkacağım; sabır o. Sen, "Şükrünü arttır." de, "nimet vermek" mânasına gelsin." dedim.
Birisi çok hastalanmış, Peygamber Efendimiz ziyaretine gitmiş. Adamcağız o kadar hasta, hastalıktan o kadar erimiş ki kuş yavrusu gibi kalmış, civciv gibi kalmış. Peygamber Efendimiz;
"Yâ mübarek! Sen Allah'a dua etmesini bilmez miydin? Ağzın yok mu, dilin yok mu? Allah'tan sıhhat afiyet isteseydin ya." demiş.
Dua ederse verir Allah; nimet de verir sıhhat de verir.
"Biliyorum yâ Resûlallah! Bilmez olur muyum? ‘Yâ Rabbi! Bana ne vereceksen dünyada ver, âhirette rahat edeyim.' dedim." demiş.
Peygamber Efendimiz:
"Hayır, öyle istemeyin, Allah'tan bir şey isteyince âfiyet isteyin." buyurmuş.
Neden?
Allah'ın gayb hazineleri sonsuz, bitecek diye bir şey yok ki; nimeti iste.
Biz [Mehmed Zahid] Hocamız'a dua ettik;
"Yâ Rabbi! Bizim ömrümüzden al, Hocamız'ın ömrüne kat."
Allah'ın hazinelerinde ömür eksikliği mi var? Sana da versin ona da versin. Böyle bir ince hesaba lüzum yok ki. Sana da ömrü O veriyor zaten, ötekisine de veren O.
İzâ reka'te feda' keffeyke alâ rükbeteyke hattâ tetmainne ve izâ secedte fe-emkin cebheteke mine'l-ardı hattâ tecide hacme'l-ard.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet edilmiş.
"Namazda rükûya vardığın zaman, rükû ettiğin zaman" Ayakta duruyoruz; Allahu Ekber deyip Sübhâneke, Fâtiha okuyoruz, bir sûre okuyoruz, rükûya varıyoruz ya, şöyle yarım eğiliyoruz. İnsanın belden yukarısı doksan derece yere paralel olacak, öbür tarafı dik olacak. Aşağı yukarı doksan derece olacak kambur olmayacak. Kadınlar çok eğilmez, kadınların öyle çok eğilme mecburiyeti yok. Erkek tam eğilecek. Tamam.
"İki dizine, diz kapağına iki elini koy, iki avucunu koy."
Hattâ tetmainne. "Sükûna erinceye kadar."
Yani hareket halinde değil, dur, öyle koy.
Ve izâ secedte fe-emkin cebheteke mine'l-ard. "Secdeye vardığın zaman da yerin sertliğini duyacak gibi başını yere koy."
Bunlar ibadetin nasıl güzel yapılacağı ile ilgili. Bu hadîs-i şerîflerin hepsi birleşiyor; "Namaz nasıl güzel kılınacak?" ortaya çıkıyor. Başka hadisler birikiyor; "Oruç nasıl güzel tutulacak?” Başka hadîs-i şerîfler birikiyor, "Hac nasıl güzel yapılacak?" ortaya çıkıyor. Bunlar bu işin malzemesi, maddesi. "Tuğla ne işe yarar?" Evladım! Bu tuğlalar üst üste konulur, yan yana konulur, duvar yapılır; ev olur. İşte bunlar da dinimizin ibadetlerinin malzemesi. "Secdeyi nasıl yapacağız, rükûyu nasıl yapacağız, neler okuyacağız, nasıl okuyacağız? Peygamber Efendimiz bunların hepsini tarif etmiş.
Onun için Allah bu hadisleri toplayanlardan; fakihlerimizden, müçtehitlerimizden, din alimlerimizden razı olsun. Bunları toplamışlar bize hazır malzeme, mâmul, mal, biçilmiş kaftan olarak getirmişler. Biz de eynimize giyiveriyoruz, gayet güzel, konfeksiyon, hazır, çok da yakıştı. Elhamdülillah, ibadetlerimizi yapıyoruz. Bunlar olmasaydı Rabbimiz'e nasıl ibadet edeceğimizi; Allah'ın huzuruna çıktığımız zaman, Rabbü'l-âlemîn'in huzuruna vardığımız zaman ne gibi hareketler yapmamız ve neler söylememiz gerektiğini bilemezdik. Rabbimiz bize lütfundan, kereminden; dergâh- ı izzetinin, sera-ı ulûhiyyetinin merasimini öğretiyor.
"Kulum benim huzuruma böyle gelirsin, şöyle söylersin." diye
Eh bir de insan biraz Arapça öğrenmeli değil mi? Neler söylediğini bilmek, ağzından çıkanı akletmek, şuur etmek için Arapça bilmek lazım değil mi?
"Rabbimin huzuruna gittiğim zaman acaba ben ne diyorum?"
"Vallahi bilmem, küçükken anamdan babamdan bir şey öğrendim. İyi ki öğrenmişim. Mânasını da bilmem; doğru mu okuyorum yanlış mı okuyorum farkında değilim." Fıs fıs fıs, tıs tıs tıs bir şeyler...Esselâmü aleyküm ve rahmetullah, es-selâmu aleyküm ve rahmetullah diyorum mu demek mi iyi, yoksa Allahu Ekber deyince ürpermek titremek mi? El-Hamdulillâhi Rabbi'l-âlemîn deyince mânasını anlamak mı? Dua edince "âmin" deyince neye "âmin" dediğini bilmek mi? Rükûya eğilmenin ve rükûda söylediğinin ne mânaya geldiğini; bu hareketinin ve bu sözlerinin ne olduğunu bilmek mi iyi?
Muhterem kardeşlerim!
Çoğumuz bunları bilmiyoruzdur, değil mi? Allah hepimizi sevsin!
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi dünyanın ve ahiretin hayırlarına erdirsin. Dünya ve ahiretin şerlerinden korusun. Dinde, dünyada, âhirette; afiyet, saadet, selamet, beşaret, eman nasip eylesin. Cehenneme düşmeden, kahrına, gazabına uğramadan ilk giren bahtiyar müslümanlarla beraber, Peygamber Efendimiz’in izinden cennete girmeyi nasip eylesin. Bizi burada hadis dersi münasebetiyle topladığı gibi Peygamber Efendimiz’in hamd sancağı altında da toplasın. Havz-ı kevserin başında da birbirimizle de böylece buluştursun. O mübarek havzı kevserden doya doya nûş etmeyi nasip eylesin. Cennet nimetlerinin en âlâlarını bize ihsan eylesin. Firdevs-i âlâyı görmeyi nasip eylesin. Rabbimiz’in cemalini etmeyi nasip eylesin.
Bi-hürmeti esrarı sureti’l Fatiha.
15.07.1990 -
Zikir Etmek
08.11.1992 -
Takva, Zikrullah, Kuran
