18.02.1990 - Peygamber Efendimizin Kokusu, Aç Kalması, Namazda İma

18.02.1990 - Peygamber Efendimizin Kokusu, Aç Kalması, Namazda İma
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne yeşteddü 'aleyhi en yûcede minhu'r-rîhu.
"Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz kendisinden nahoş bir koku duyulmasını hiç sevmezdi."
Ona çok ağır gelirdi. Kendisinden hiç öyle bir koku gelmesini istemezdi.
Bunun rivayeti şöyledir:
Bir yerde bal şerbeti içmiş, öbür yere gittiği zaman oradakiler;
"Yâ Resûlallah! Ağzın çok çirkin kokuyor." demişler.
Maksat öbür tarafla rekabet. Onun o tarafa gitmesini kıskandıklarından, oraya gitmesin diye soğutmak için aralarında Resûlullah'a "Ağzın kokuyor diyelim." diye el birliği, söz birliği etmişler, ittifak eylemişler. O tabi hoşlanmazdı.
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz buyuruyor ki:
"Ey ashabım! Benim karşıma dişleriniz sapsarı sararmış olarak, ağzınız kokar bir durumda gelmeyin. Misvaklanın, ağzınızı tertemiz yıkayın, çalkalayın. İnci gibi olsun, tertemiz olsun, hiç birikinti olmasın."
Çok sevdiği güzel şeylerden birisi güzel kokuydu. Efendimiz güzel kokuydu çok severdi, çok kullanırdı. Saçlarını güzel kokulardı, vücuduna güzel kokular sürerdi ve geçtiği yerlerden kokusu uzun zaman devam ederdi. Zaten vücudu gül gibiydi, zaten vücudunun kendisinin kokusu güzellikte yeterdi ama güzel kokuyu hem namaza gelirken sürünülmesini, cumaya gelirken sürünülmesini tavsiye etmiştir hem de Müslümanlara ne kadar güzeldir Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in tavsiyeleri.
Abdest almak nûrun alâ nûrdur; nur üzerine nurdur.
"Abdestim var benim."
Olsun bir daha alıverir, ayaklarını bir daha gıcır gıcır yıkayıver. Belki terlemişsin, belki arkandaki insan o kokudan hoşlanmayacaktır.
Terlemişse çoraplarını pabucunun içine bırak. Olsun, yalınayak kılmanın bir mahsuru yok, kirli çorapla kılmaktan çıplak ayakla kılmak daha iyi. O temiz, ötekisi kokacak, [kokusu] sinecek, halıları da kirletecek.
Onun için İslam’da dişinin fırçalanması güzel, güzel kokular sürünmesi var. Abdest üzerine abdest almak güzel. En aşağı haftada bir cuma günü gusül abdesti almak, yıkanmak güzel. Koltuk altındaki kılları büyütmemek, kazıyıp orasını daima temiz tutmak lazım. Kasıklardaki kılları büyütmemek, kazıyıp temiz tutmak lazım. Tırnakları uzatmamak, kesmek, altına simsiyah bir şeyler girmemesi sağlamak lazım. Bıyıkları kısaltmak lazım, çünkü bıyıklar burnun altındadır. Peygamber Efendimiz bıyıkları azaltır, sakalı uzatırdı. Biz şimdi her şeyi baş aşağı ters yapmaya alıştığımızdan bıyıkları uzatıyoruz, aşağı da sarkıtıyoruz; sakallar dümdüz. Sakalları kesiyorlar. Halbuki sakal uzayacaktı, yanlış anladın, yanlış dinledin. Sakal uzayacak, bıyık kısalacak. Peygamber Efendimiz derisi görülecek kadar kısaltırdı.
Onun için sakalları uzatmak sünnet, kesilmesi haram. Bıyıkları kısaltmak onun tavsiyesi; hepsi güzellik için, temizlik için. Buradaki kıllar büyük olursa yani burnundan fışkırmış bıyıklar!
"Ne adam! Aferin, babayiğit!" Hayır.
Burundan akıntı var, burada kalır, bıyıkların mümkün olduğu kadar az olması lazım. Sakalın uzun olması iyi, kış günü insana atkı bile istetmez. Sakalı uzun oldu mu, elhamdülillah ne nezle olur ne bademciği şişer ne başka bir şey olur. Allah kudretten işte burasını yünlerle korumuş oluyor. Dinimizin her şeyi güzel; Efendimiz' in tavsiyesinin her türü güzel.
Efendimiz kendisinden çirkin bir koku duyulmasını hiç sevmezdi.
Düşünebiliyor musunuz ki Peygamber Efendimiz terlemiş olsa da birisi böyle hoşlanmasa ne olur?
Resûlullah'tan hoşlanmamak insanı felakete düşürür.
Peygamber Efendimiz de insanların o duruma düşmemesi için kendisi temizliği, nezafeti çok teşvik etmiştir. Peygamber Efendimiz' de tepeden tırnağa güzellik, tepeden tırnağa mücessem nezâket, nezafet, her şey.
Ya bizler?
Biz de onun ümmetiyiz, bizim de öyle olmamız lazım. Bizim de her şeyimiz temiz, her şeyimiz güzel olmalı; traşlı, taralı olmalı; misvaklı, dişler fırçalanmış olmalı; tırnaklar kesilmiş olmalı, elbise yamalı olsa bile temiz olmalı, ayakkabılar çamursuz olmalı, çamurları şu şadırvanın kenarında elle silinmeli, tertemiz olmalı.
Efendimiz de böyleydi, o bizim en güzel örneğimizdir. Güzel kokular sürerdi.
Efendimiz kendisinden kötü koku duyulmasından çok çekinirdi, bu ona çok ağır gelirdi. Onun için böyle bir şeye hiç fırsat vermezdi. Temizliğin her çeşidi, en iyi, en ileri derecede üzerinde görülebilen numune bir kimseydi.
Allah şefaatine erdirsin.
Kâne yeşüddü sulbehû bi'l-haceri mine'l-ğarasi.
Ebu Hüreyre radıyallâhu anh'ın bildirdiğine göre,
"Peygamber sallallahu aleyhi vesellem açlıktan karnına taş bağlardı."
Bu neden?
Yassı kayaları sıcak olduğu için, o sıcaklık biraz karın ağrısını alsın, açlıklarını hissettirmesin diye karınlarına bastırıp bağlarlardı. Uzun açlıklar çekerlerdi. Ülkenin, o zaman hicaz diyarının imkanlarının az olması, metaın kervanlarla ölçülü ölçülü gelmesi, oranın mahsulünün bir parça hurma olması gibi sebeplerle kaynaklanıyor, bir.
İkincisi Peygamber Efendimiz bir şey depo etmezdi, "İlerde bu bana lazım olur." diye evini depo gibi kullanmazdı. Eline geleni tasadduk ederdi, yarına bırakmazdı, çok gelse bile tasadduk ettiği için yanında bulunmazdı. Günlerce evinden ateş çıkmazdı, ocak yanmazdı, yemek pişmezdi; hurmayla, sütle idare ederdi, onu da bulamazsa "oruca niyetliydim zaten" diye oruç tutardı.
Kendisine her türlü teklifler yapıldığı halde, Cebrail aleyhisselam, "Ya Resûllallah! Dilersen Allah-u Teâlâ hazretleri sana şu etraftaki dağları altın yapacak." dediği halde,
"Hayır, istemem. Bir gün tok olayım rabbime şükredeyim, iki gün aç olayım, sabredeyim." diye tevazuyu kendisi seçmişti.
Hükümdar bir peygamber olma şeyine sahipti. Hz. Süleyman nasıl hem peygamberdi hem de hükümdardı. Kendisi dileseydi, öyle bir hükümdar, saltanatlı peygamber olabilecek idi. Kendisine teklif edildiği halde, o bir kul peygamber olmayı tercih etti. Biz "sade vatandaş" diyoruz ya. Mütevazi, mahfiyetkarâne, dervişane, fakirane bir hayat sürmeyi tercih etti, dünya metaına iltifat etmedi.
Bizim durumumuz ise yine ters, bizde de her şeyin en lüksünü, en güzelini almaya, yapmaya, giymeye, içmeye, yemeye yönelik bir temayül var.
Allah bize de zühd-ü takvayı, o mahfiyetkarâne, o fakirane, dervişane yaşam sevgisini sevdirsin, rızası yolunda yürümeyi nasip eylesin.
Kâne yuşîru fî's-salâti.
"Peygamber sallallahu aleyhi vesellem namazda işaret ederdi."
Bunda "Nasıl ima ve işaret ederdi?" diye ihtilaf edilmiştir. Dua ettiği zaman veyahut tahiyyatı okuduğu zaman eşhedü enlâ ilâhe illallah derken, eşhedü enlâ ilâhe derken parmağın kaldırılması olabilir, namazda, dua da böyle işaret ederdi manasına olur. Amel-i kesir olmazsa namaz bozulmaz. Amel-i kesir namaza münâfî çok iş yapıyor, o bizim [Hanefi] mezhebimizde namazı bozar.
Suudi Arabistan'a gidiyorsunuz, suud gençleri bir başka mezhepten, başka bir terbiye almışlar. Allahu ekber namaza duruluyor, gözlüğünü çıkartıyor, mendilini çıkartıyor, gözlüğünü siliyor, ondan sonra tekrar takıyor; uzanıyor Kur'ân-ı Kerîm'i alıyor, sayfasını açıyor, tekrar bakıyor; gene eli bağlı, gene namazda, gene secde ediyor, gene kalkıyor, gene Kur'ân-ı Kerîm'i alıyor, sayfasını gene çeviriyor, koltuk altına koyuyor, gene rükuya varıyor.
"Babam hayrola ne tarafa gidiyorsun ne oluyor?"
"Zarar vermez." diyor. Vermez olur mu?
Amel-i kesir, namaza münâfî bir sürü şey. Bizim mezhebimizde amel-i kesir namazı ifsad eder.
Peygamber Efendimiz böyle eşhedü ellâ ilâhe illallah derken –Allah-u âlem- işaret ediyordu, belki de bu kendine mahsus bir işaret şekli olabilir ama amel-i kesir olmayacak tarzda.
Kâne yeşrebu selâsete enfâsin yüsemmi'l-lâhe fî evvvelihî ve yahmedu'l-lâhe fî âhirihî.
Nevfel b. Muâviye radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş,
"Peygamber Efendimiz meşrubat içerken üç nefeste içerdi. Birincisinde bismillahirrahmanirrahim diye besmele çekerdi, sonuncusunda da elhamdülillah derdi."
Demek ki lıkır lıkır lıkır içmiyor, abben deniliyor ona. Güp güp güp, her yutuşta midesine güldür güldür bir su yığını gitme tarzında değil, kâne yeşrabu massan. "Yavşa yavaş, süze süze içerdi. Lıkır kıkır, gümbür gümbür içmezdi, üç nefeste içerdi, içtiği şeyi de ağzından uzaklaştırırdı ki içine nefes gitmesin diye."
Nefesi kabın içine vermek de mekruhtur. Besmele çeker başlardı, şöyle kenara çeker bir nefes alırdı, bir daha, bir daha, üç nefeste içerdi, sonunda da elhamdülillah diye Allah'a hamd ederdi.
Muhterem kardeşlerim! Su çok büyük bir nimettir.
Memleketimiz Allah'ın çok ikramlarına mazhar olmuş memlekettir; şırıl şırıl sular akan pınarlar vardır ama Arabistan'da böyle şeyler yoktur, başka diyarlarda bu kadar bolluk, bu kadar bereket, bu kadar imkân yoktur. Su Allah’ın büyük, çok büyük bir nimetidir.
El-Hamdülillahi'l-lezî ce'ale'l-mâ'e tahûran ve ce'ale'l-islâme nûran.
Su maddesi çok önemli bir maddedir. Biraz da üzerinde derin derin incelerse insan, çok da hikmetli bir maddedir. Çok hikmetleri, yaratılışında özellikleri vardır. Bu ne biçim maddedir ki güneşten ısınıyor, denizden buhar oluyor yukarı çıkıyor. Rüzgâr bunu dağların tepesine doğru sürüyor, üfürüyor; dağların yukarısından şakır şakır, şakır şakır yağmur olarak aşağı dökülüyor. Hem havanın tozunu toprağını aşağı indiriyor havayı temizliyor hem dağları temizliyor hem de o topraktan süzülüp toprağın altına gidiyor, pınarlardan öbür taraftan tekrar çıkıyor.
Ya Rabbi!
Fe-tebâreke'l-lâhü ahsenü'l-hâlikîn.
"Ne güzel nizam koymuşun yâ Rabbi!"
Şu nizama bak! Eğer sen bu suyu şu yukarılardan dökmeseydin, 8 bin metre yükseklikteki, 4 bin metre yükseklikteki dağdaki insanlar ne yapacaktı? Su almaya deniz kenarına mı ineceklerdi?
Kul eraeytüm in asbaha mâukum ğavran fe-men ye'tîkum bi-mâin ma'în.
Eğer pınarlardaki sular çekilse insanlar suyu nereden bulacaktı, kuyularda su kalmasaydı [insanların] hali nice olurdu?
Bir kere sistem hiç bize zahmet olmadan şıkır şıkır fabrika gibi çalışıyor. Biz gafiller, cahiller, biz bigâneler hiç farketmiyoruz ama Rabbimiz bize nerelerden nerelere yağmurlarla, rüzgarlarla, dağlarla, güneşle, denizlerle nasıl nasıl yaşamamızı kolaylaştıracak imkanlar lütfetmiş.
Hepsi bizim için büyük imkân. Yağmur bir kesiliyor, topraklar bir çatlıyor, boynumuz bükülüyor.
"Yâ Rabbi rahmetini istiyoruz." diyoruz.
Dedelerimiz de -nur içinde yatsınlar- ne mübarek insanlarmış.
Yağmura ne demişler? Rahmet.
Rahmet yağıyor. Ne güzel bir söz ne güzel bir düşünce. Allah [onlardan] razı olsun. Şakır şakır yağdığı zaman oh ne güzel pınar suları da göller de nehirler de bitkiler de besleniyor.
Muhterem kardeşlerim! Bütün kimyevî maddelerin katı, sıvı, gaz hali vardır. Katı bir şeyi ısıtırsan erir, biraz daha ısıtırsan buhar olur, sıcaklığına göre uçar. Onun bir erime, bir buharlaşma derecesi vardır, o dereceye geldi mi hepsi [değişir]. Demiri ısıtırsan kıpkırmızı potaya akar, gördüğün zaman cehennemi hatırlarsın, aklın başından gider.
Allah Allah bu o benim dışarıda tanıdığım sert demir mi? Ateşi görünce su gibi olmuş akıyor!
İşte böyle akar. Onun da bir erime derecesi var. Biraz daha hararet versen demir buhar olur havalara uçar. Sıcaklığını buldu mu buhar olup havalara uçar. Katı olan hali ağırdır, sıvı olan hali biraz daha hafiftir, gaz olan hali en hafiftir. Böylece ağır olan şey dibe çöker, hafif olan şey üstte kalır.
Fakat suyun böyle değildir. Suyun en ağır hali +4 derecedeykendir.
Allah Allah! Niye öteki maddeler başka türlü de bunda böyle bir terslik var?
Terslik değil hikmet var.
+4 derecede en ağırdır, hoop güm, en dibe gider. Ağır ya, derenin en dibine, gölün en dibine, denizin en dibine gider. Dört derecedeki su en ağır olduğundan en aşağıya gider. +4 derecede balıklar ölmez yaşar. Sıfır derecede hafiftir, su donduğu zaman hoop yukarıya çıkar. Denizin, gölün, nehrin, suyun üstü buz tutar, aşağısı +4 derece balık yaşar, canlılar yaşar. Eğer bunun katısı, buz hali ağır olsaydı, bu yukarıda soğuk havayı görünce donunca dibe çökecekti.
Donunca dibe çökecekti, bir kış mevsiminde bütün denizler, göller, dereler, dibinden yukarısına kadar takır takır, takır takır buz olacaktı. Olsun.
Haa! Bu sene buz oldu mu, bütün balıklar buzun içinde öldü mü bir daha ki seneye sen hava alırsın. Bir daha ki seneye o çözülmez. Üstü biraz güneş görür, hafif ısınır, denizin dibi, gene biraz ayağını bastırsan oradan aşağısına gitmez buz kalır hayat sönerdi, hayat olmazdı.
+4 derecedeyken suyun ağır olmasının hikmetini şimdi anladın mı?
Rabbimiz ne kadar hikmetle yapmış.
Sularda, okyanuslarda hayat devam etsin, yeryüzünde hayat sönmesin diye Allah-u Teâlâ hazretleri suyu öyle bir hikmetli madde olarak yaratmış ki buz hali de sular hali de sıvı hali de güzel, hepsi de insanlığın hizmetinde. Bulut olarak bile hizmetinde.
"Ohhh! Çok güneş oldu, bir bulut gelse de rahatlasak."
Hoop bir bulut geliyor.
Musa aleyhisselam'ın kavmi Musa aleyhisselam'a iman ettiler diye Firavun' dan kaçtıkları zaman Tih Sina çölünü geçecekler; altta kızgın kum, üstte kızgın güneş; su yok, gıda yok, ikmal yok, bu adamlar buradan nasıl geçecekler?
Ve zallelnâ 'aleykümü'l-ğamâme ve enzelnâ 'aleykümü'l-menne ve's-selvâ.
"Ey Benî İsrail! Benim size bahşettiğim nimetleri bir düşünseniz ya! Niye küfran-ı nimette bulunuyorsunuz, aklınızı başınıza alsanız ya! Hani biz size o çöllerde bulutlar göndermedik mi, sizi gölgelendirmedik mi; kudret helvasıyla bıldırcınları size gönderip de bıldırcın etiyle beslemedik mi?"
Denizlerden bıldırcınlar uçtu uçtu uçtu; oraya gelince sapır sapır, sapır sapır, [düşüp] bunların yakınlarında toplandı, bıldırcın etiyle beslendiler. Kudret helvası denilen mantar yediler, gölgenin altında bıldırcın eti yediler; yanlarında ulü'l-azm peygamberlerden Musa aleyhisselam var, çölü geçtiler.
Allah'ın hikmetlerine bak! Bulutu da bulutun yağmur olup yağışı da deresi de gölü de denizi de pınarı da içmesi de güzel, her şeyi güzel…
Tebâreke'l-lâhü ahsenü'l-hâlikîn.
Rabbimiz biz âciz naçiz kullarına insan nesli olarak ne kadar kıymet vermiş; kâinatı hizmetimize tahsis etmiş, âlemleri bize musahhar eylemiş. Biz ona gece gündüz ibadet edip kulluk etmemiz gerekirken, hiç bize verilen hediyelerden, ikramlardan haberimiz yok, insanlar boyuna günah peşinde.
Allah uyanmak nasip eylesin.
Kâne yusâfihu'n-nisâe min tahti's-sevbi.
Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz kadınlardan da bey'at almıştır.
Bey'at nedir? İtaat sözü. Peygamber Efendimiz' e bağlılık ahdi anlaşması.
Sahabe-i kiram Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem'in yanına gelirlerdi, kendisinin elini tutup musafaha edip, şöyle sımsıkı samimi bir tarzda;
“Yâ Resûlallah! Emrindeyiz, itaat edeceğiz, seni peygamber bildik, kabul ettik; öl dediğin yerde ölürüz.”
Kim ahdine vefa gösterirse ecr-i azîme nail olur, ahdini bozanda cezalara uğrar. Resûllulah'a asi olan, verdiği sözü tutmayan, sadâkat göstermeyen de cezalara çaptırılır, dünyası ahireti mahvolur. Cezası kabirde, dünyada başlar, ahirette felaketle sonuçlanır.
Kadınlar da Peygamber Efendimiz' e bey'at etmişlerdi.
İzâ câ'eke'l-mu'minâtu yubâyi'neke 'alâ en-lâ yuşrikne billâhi şey'en ve lâ-yesrıkne... ilâ âhiri'l-âyeh.
"Kadınlar da sana geldikleri zaman, işte Allah'a şerik koşmayacaklar, hırsızlık yapmayacaklar, zina etmeyecekler, evlatlarını öldürmeyecekler, iftira etmeyecekler, şu şekilde şartlar ileri sürerek sana bey'at ettikleri zaman, sen onların bey'atını kabul eyle."
Demek ki tüm Müslümanların ve müminlerin Resûlullah'a bir bağlılığı var.
Buna ne deniliyor? Bey'at deniyor.
Söz verip de bağlanma merasimine ne deniliyor? Mübâye'a, "bey'atlaşmak" deniliyor.
Bu bey'atlaşma Allah'a söz verme manasını taşıyor.
Kâne yusağğî li'l-hirreti'l-inâe fe-teşrabü sümme yetevaddau bi-fazlihâ.
Hz. Aişe validemiz anlatıyor:
"Kedi Peygamber Efendimiz' in yanına gelirmiş, o -susuz tabi bakıyor- su içsin diye su kabını şöyle eğermiş, o oradan suyu içtikten sonra o kaptan gene abdest alırmış."
O manzara hoşuma gitti de...
O kedi de ne mübarek kedi ki Resûlullah'ın elinden su içiyor. İşte [Efendimiz 'in] hayvanlara şefkati, sevgisi, iltifatı, ona acıması… bir sahne sergiliyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizi de merhametli, sevgili, saygılı; Resûlullah Efendimiz' e en güzel tarzda uyan kimselerden eylesin.
Fatiha-i Şerife mea'l Besmele.
07.03.1993 -
Hadis-i Şerifin Sahihliği,
10.05.1992 -
Temizlik, Rüya Yorumlamak
