İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

18.02.1990 - Secde Edilen Yer, Süt, Hurma, Ağız ve Diş Sağlığı, Vücut Temizliği

18.02.1990 - Secde Edilen Yer, Süt, Hurma, Ağız ve Diş Sağlığı, Vücut Temizliği
Hadisler Deryası

18.02.1990 - Secde Edilen Yer, Süt, Hurma, Ağız ve Diş Sağlığı, Vücut Temizliği

25.11.2023
22 dk 59 sn

Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.

El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ  âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.

Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

"Peygamber sallallahu aleyhi vesellem bazı kereler hasır üzerine secde eder, hasır üzerinde namaz kılardı." buyuruyor.

Malum biz Ümmet-i Muhammed'e yeryüzü mescit ve tahûr kılınmıştır. Bunun mânası şu ki; biz her yerde namaz kılarız, her yerde kılmamız caizdir; taşın toprağın üstünde, çimenin üstünde namaz kılınabilir. Sonra su bulunmadığı zaman bize teyemmüm Allah tarafından kolaylık olarak ihsan olunmuştur. Toprağı sadece şöyle bir vurup da ellerimizi mesh etmek suretiyle, su olmadığı zaman bile abdest almış oluruz; gusül gerekiyorsa gusül, abdest gerekiyorsa abdest tamam olmuş olur.

Bin bir kolaylık var. Koku, renk belli olacak bir emare olmadığı zaman su; üzerinde herhangi bir [kirlilik] eseri olmadığı takdirde toprak temizdir. Zaten bütün eşyada, bütün varlıklarda aslolan temizliktir. Ana yapısı itibariyle esas temiz olmasıdır, üzerinde arızî olarak herhangi bir necaset varsa o zaman kirli sayılır.

Binaenaleyh, bir insan toprak üzerine secde etse caizdir, namazı olur. Mermer üzerinde secde etse caiz olur. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hasır üzerine de secde eylemiş, olur. Olduğunun alameti olmuş oluyor. Secde edilen yerin sertliği hissedilmeyecek kadar yumuşak olması doğru olmaz. Binaenaleyh, yumuşacık pamuk, şilte vesaire üzerine secde edilmez, sertliği duyacak şekilde olması icap eder.

Kâne yusemmi'l-unsâ mine'l-hayli feresen.

Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ten:

"Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem binek hayvanlardan at cinsinden dişi olanına, kısrağa feres adını da verirdi."

O isimle yâd ederdi.

Kâne yüsemmi't-temra ve'l-lebene'l-atyebân.

Burada mef'ul olduğuna göre atyebeyn rivayeti olması hatıra geliyor. Yüsemmî iki mef'ul ister, yüsemmî Peygamber Efendimiz "isimlendirirdi." et-Temr "hurma", ve'l-leben "süt." "Hurmaya ve süte şu ismi verirdi." deyince onun atyebeyn olması, mef'ul olmak vasfı dolayısıyla mansub olması lazım. Fakat yukarıda şerh etmiş, açıklamış ki nev'u fe-hüve alâ luğatin diyor. Bu da Arapların bir kabilesinin bir kullanış şekli, böyle de olur demek istiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Arap dilini çok güzel, çok nefis kullanırlardı. Derlerdi ki:

"Ya Resûlallah! Biz de Arabız ama senin kullandığın şu kelimeleri bilmiyoruz. Bu ne demek?" diye mânalarını sorarlardı, o da izah ederdi.

Çünkü buyuruyor ki:

Ene efsahü'l-Arabi. "Ben Arap’ın en fesâhatlisiyim. Sözüm sanat değeri bakımından da söyleniş nükteleri bakımından da güzeller güzelidir." demek istiyor.

Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e verilen nice mucizeler arasında en güzel mucizesi de sözlerin en güzeli olan Kelâm-ı Hakim’in kendisine verilmesidir. Onun misli olan hikmetten de hadis-i şeriflerin verilmesidir. Hadis-i şerifler de vahy-i gayr-i metlüvdür.

Ve mâ yentiku ani'l-hevâ in hüve illâ vahyün yûhâ, olduğundan, Allah-u Teâlâ hazretleri onu risâlet ile şerefyâb etmiş olduğundan her işi, her sözü güzeldir. Muhakkak Allah'ın ilhamıyla, bildirmesiyle, işaret eylemesiyledir. Onun için her şeyi güzeldir ama sözü de çok güzeldir. Son derece güzel konuşurdu.

Bazen de başkalarının lügatlerine göre latife yollu, onların dilleriyle de onların anlayacağı şekilde konuştuğu da olurdu. Bizde de böyle bazen Karadeniz şivesini, bazen başka şiveleri taklit ederiz ya, onun gibi o lügati konuşan kimselere iltifat olsa gerek.

Mesela Araplar' da bir rivayet varmış ki bu bizim elif lâm ile söylediğimiz, bildiğimiz, dinlediğimiz kelimeleri bazı kabileler elif mim ile söylermiş. Mesela es-sefer diyecek em-sefer dermiş. Biz es-sıyâm deriz, klasik Arapça dediğimizde öyle biliyoruz, onlar em-siyam derlermiş.

Bir keresinde Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem onlar gibi buyurmuş ki:

Leyse mine'm-birri em-sıyâmi fi'm-sefer. Yani, Leyse mine'l-birri es-sıyâmi fi's-sefer demek.

Telaffuzu onlara uydurarak öyle söylemiş oluyor.

"İnsanın, seferî durumdayken oruç tutması birr-ü takva sayılmaz."

Madem Allah müsaade vermiş, müsaadeyi kullansın; rahatına baksın. Çünkü yolculuktur, kolay değil; yiyecek, iftar edecek bir şey bulamaz; güneş vardır, yorgunluk vardır; insan terler, yorulur, baygınlaşır; uygun olmaz. O birr-ü takva değildir. Hanene gittiğin, vatanına vardığın zaman ibadetini yap. Şimdi yolda Allah sana biraz müsaade etmiş. Namazı bile "İki rekât kıl!" diyor, o da Allah'ın bir ikramıdır. Sen burada "Oruç tutacağım." diye [zor bir işe] kalkışma mânasına geliyor.

Mesela Aşr-ı Zilhicce'de on gün oruç tutmak çok sevaptır, hele arefe günü oruç tutmak çok sevap, çok büyük kazançtır. Manevi bakımdan sevap kazanmasına vesiledir ama hacı efendilerin tutması mekruhtur.

Niye öyle?

Hacı efendilerin Arafat'ta işleri müşkül, zor. Sabahleyin Mina'dan kalkacaklar Arafat'a gidecekler, Arafat'ta tazarru ve niyaz ile akşama kadar ibadet ve taat eyleyecekler, akşamüstü dönecekler Müzdelife'de geceleyecekler.

İşleri zor.

"Ben dayanabilirim, tutarım."

Tutamazsın. Tutarsan da güneş çarpar, sıcak çarpar bayılırsın, yanındakilere yük olursun.

Ulemamız "mekruh" demiş. Ulemamıza itimat et. Her şeyi hikmetle yap.

Hikmet ne demek? Bir şeyi yerli yerince yapmak.

Hikmetli konuşma ne demek? Yerine uygun konuşmak.

Konuşmamak gerekiyorsa konuşmak hikmet değildir. Susmak gereken yerde konuşmak olmaz, konuşulacak yerde de susmak olmaz. Her şeyin zamanını, yerini, usulünü bilmek, yerli yerince yapmak lazım. Onun için Allah-u Teâlâ hazretleri hakîmdir. Azîzün hakîm, izzet sahibidir, hikmet sahibidir, her şeyi yerli yerincedir. Kahrı da lütfu da ikramı da imtihanı da güzeldir. Her şeyi güzeldir; yaşatması da öldürmesi de güzeldir. Neylerse güzel eyler…

Mevlâ görelim neyler

Neylerse güzel eyler,

Haktan olacak işler

Boştur gam-u teşvişler

İşte hikmetli ulema hadis-i şeriflere, ayet-i kerimelere bakarak çıkarmışlardır; itimat edip uymak lazım.

"Ben bunu yaparım."

Yaparsın, yaparsın ama tecrübe edilmişi tecrübe eden hüsrandan kurtulamaz.

Men cerrebe'l-mücerreb hallet bihi'n-nedâme. "Tecrübe edilmişi tecrübeye kalkan sonunda pişmanlığa uğrar."

Neden? Bu bilinen, 40-50, 100 defa, bin defa tecrübe edilmiş bir şey.

Acaba bu elektrik teline elimi tutarsam ne olur? Tutma, doğru olmaz.

"Bir tutayım hocam…" Tutarsan çarpılırsın.

"Ooo cereyan varmış." Çarpıldın ya, gördün mü? Çarpıldın işte.

Onun için fıkıh çok kıymetli bir ilimdir.

Fıkıh ne demek? Edille-i şer'iyyeden yapılması gerekenden doğru olan şekli bulup çıkartmak.

Bir ayet vardır böyle, başka bir ayet vardır böyle; birisi bu hududu, ötekisi öbür hududu çizer.

Bir hadis-i şerif vardır, nâsihi mensuhu vardır, sebeb-i vürudu vardır, hâssı âmmı vardır, çeşitli incelikleri, nükteleri vardır.

Onun için fıkıh en kıymetli ilimdir, en kıymetli ilim fıkıhtır.

Allah bir insanın hayrını murat etti mi onu dinde fakih kılar. Anlayışlı, sezgili, kavrayışlı ve edille-i şer'iyyeyi hakkıyla bilip anlayan ve ona uyan insan hâline gelir. Bilmeyen insan da "Bir şey yapıyorum." sanır, hata eder, yapıyorum sanır, hata eder.

"Allah-u Teâlâ hazretleri bir ilmi insanlara verdiği zaman onların göğsünden o ilmi çekip almaz, alimleri alır geriye cahiller kalır." diyor Peygamber Efendimiz.

Alimlerin sözünü dinlemek lazım.

Bunları hep nereden açtık?

Peygamber Efendimiz' in kendisinin çok fasih olduğunu, bazen de başkalarının lügatleriyle şaka, latife olsun, hoş olsun diye konuştuğunu, seferde oruç tutmanın birr-ü takva sayılmayacağını söyledik. Bu konu oradan açıldı. Demek ki Peygamber Efendimiz burada o lügati kullanmış.

Bu rivayet Hz. Âişe validemizden.

Burada bir başka şeyi daha söyleyeyim.

Üniversite'de okuduğumuz zaman hocamızdan duymuştuk. Emânât-i Mukaddese dairesinde bir Kur'ân'ı Kerîm var. [Bu] Kur'ân-ı Kerîm çok kıymetli, çok eski bir nüsha.

Acaba kim tarafından yazılmış, kim tarafından yazılmış? [Merak ediliyor.]

Sonunda imza var; Hz. Ali radıyallahu anh tarafından yazılmış.

Emânât-i Mukaddese dairesinde Hz. Ali radıyallahu anh tarafından yazılmış Kur'ân-ı Kerîm var.

Bizim Profesör İran'dan falan madalya almış bir kimse idi. İlim bakımdan bir hayli ileriydi.

"O gerçekten Hz. Ali Efendimiz' in imzasını taşıyor..." diyor.

Çünkü ne demiş? Ketebehû aliyyu'bnü Ebu Talip demiş.

Bizim bugünkü gramer bilgisine göre Ebu Talip denmez, Aliyyu'bnü Ebî Tâlib denir, İbn kelimesinin muzafun ileyh'i olduğundan normal olarak Ebî Talip demesi lazım. Ama o zaman o devirde böyle denilirdi.

Demek ki bugünün gramerine aykırı gibi görünen bu imza uydurma değil ama o zaman kullanılan sahih şekli yazıldığından anlıyoruz ki doğru.

Çünkü sahtekâr olsaydı, o zaman bugünün fıkhına göre uydurma yapmış olsaydı Aliyyu'bnü Ebî Talip diyecekti. Aliyyu'bnü Ebu Talip demesinden anlıyoruz ki sahte değil, hakiki.

İşte bunlar da bu ilmin incelikleri.

Mesela, iki nüsha arasında fark vardır. Bir eseri karıştırırsın, karşılaştırırsın, bu bir yerde buna uymadı, şu kelimesi farklı.

Hangi kelime doğru? Müellif bunu mu yazdı, acaba ötekisini mi?

Hangisi nadir ise, nadir olanı yazmıştır. Nâdir olanı müstensih, kâtip bilmediğinden, nadiri çok bilinen bir şeye çevirmiştir.

Derviş bağrı taş gerek

Gözü dolu yaş gerek, diyorlar.

Dervişin bağrı taş olur mu? Bir düşünsene?

Taş, taş kalp, taş bağır…

Dervişin bağrı taş olur mu, taş olursa gözü yaş olur mu? Olmaz.

Ya nedir?

Derviş bağrı baş gerek

Gözü dolu yaş gerek

Koyundan yavaş gerek.

"Hocam peki dervişin bağrı baş olur mu?"

Bu ne demek?

Sen "baş" kelimesini bilmiyorsun da ondan yadırgadın. Öteki katip de "baş" kelimesini bilmiyordu, yadırgadı.

"Derviş bağrı baş gerek" deyince; "Baş bağrının üstünde, ensenin üstünde olur, bunu değiştireyim, olsa olsa bu taştır." dedi.

Yanlış bir şeye değiştirdi.

Doğrusu hangisi? Baş.

Çünkü nadir.

Baş ne demek?

Baş; Eski Türkçe' de "yara" demek. Baş'ın "yara" mânasına geldiğini bilmiyor, taşa çeviriyor. Derviş bağrı yaralı, bağrı gönlü kırık olacak, gönlü yaralı, gözü yaşlı olacak demek istiyor.

Bağrı başı hakkı için âşıkların

Gözü yaşı hakkı için sadıkların, diyor Süleyman Çelebi'de.

Ne demek?

Bağrı başı hakkı için âşıkların. "Âşık olanların gönlünün yarası hürmetine…"

Neymiş onun yarası yâ Rabbi?

Onun yarası aşkullah, muhabbetulluh, Allah sevgisi…

İçinde bir dert var ki başka dertlere benzemez. Gözü yaşlı, Allah sevgisinden, Allah korkusundan kalbi duygularla dolu, boynu bükük.

Bir başka şairin de:

Gece gündüz döne döne

İsteğim haktır benim dediği gibi, istediği yandığı, yakıldığı Allah oluyor. Onun derdi başka bir dert; senin bildiğin dertlerden değil, manevi bir dert… Daha doğrusu dert değil de nimet, büyük nimet. Çünkü Allah'ı sevmek; Allah'ın ancak yüksek kullarına verdiği bir şeydir.

Yuhibbuhum ve yuhibbûnehû deniliyor ayet-i kerimede.

Siz dinden dönseniz bile, Allah öyle bir kavim getirecek ki bu din sahipsiz kalmaz, bu dine hizmet edecek insanlar hiç eksik olmaz. Kıyamete kadar iyi insanlar daima mevcut olur.

Sen dinden dönersen ne olur?

Allah senden daha iyisini getirir, sen nereye gidersen git, dinden dönen kendisi zarar eder.

Fe-sevfe ye'tillâhu bi-kavmin yuhibbuhum ve yühibbûnehû.

"Allah öyle bir kavim getirecek ki Allah onları sever." ve yühibbûnehû. "Onlar da Allah'ı severler."

Allah bir kulu sevmeyince kendisinin sevgisini onun gönlüne yakmaz, onun gönlünde o ateş, o ışık, o nur peyda olmaz. İlk önce Allah kulu sevecek de kul da Allah'ı sevme duygusunu tadacak. Afiyet olsun. Allah severse o tadı dimağ hissetmeye başlayacak. Sevmeyince sevemez.

O bakımdan Allah-u Teâlâ hazretleri bizi sevdiği kullarından eylesin, sevgisini bize de ihsan eylesin, sevgisinden mahrum etmesin. Katı kalpten, ağlamayan gözden, duygusuz dimağdan Allah'a sığınırız.

Demek ki Peygamber Efendimiz hurmaya, süte atyebân, iki atyeb dermiş.

"Atyeb ne demek, hocam?"

Atyeb, tayyip kelimesinden ism-i taftîl sigasıdır; "En tayyib, en güzel, en iyi, en hoş" demek; atyebân, "En hoş iki gıda" demek. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor.

Birisi hurma, birisi süt. Birisi tatlı, birisi şifalı, birisi insanın ilk gıdası. Hatta hurma, ilk defa doğduğu zaman onunla başlasın diye ağızla çiğneyip bebeklere [verilir.] Öteki de anne gıdası, midesinin ilk tanıştığı yiyecek. Süt ve hurma; ikisi de gayet kıymetli gıda. Bunu Peygamber Efendimizin sevdiği de anlaşılıyor. Peygamber Efendimiz sütü de hurmayı da severdi, onları da böyle atyeb, "en güzel, en tayyib, en hoş, en sevimli" diye methetmiş.

Atyeb kelimesinin müennesi de tûbâ gelir. Tûbâ kelimesini duyuyorsunuz, kızlara isim koyuyorlar, tûbâ cennette bir ağaç vesaire...

Ne demek?

Atyeb kelimesinin müennesi. Tûbâ, müennes kelimeler için kullanılır, "en güzel", "en güzel şey" demek. Tûbâ ve atyeb ikisi aynı manaya, birisi müzekker, birisi müennes.

Demek ki Peygamber Efendimiz hurmayı ve sütü severmiş. Hakikaten de sevilecek iki gıdadır ve hakikaten insan bunları yediği zaman her bakımdan beslenmiş oluyor. Çocuğun uzun zaman gıdası süt oluyor da kemikleri de eti de gelişiyor, kilosu da artıyor, her şeyi iyi oluyor. Hatta anne sütünün yerini hiçbir şey hiçbir şekilde tutmuyor. Allah insana ne kabiliyet vermiş, annenin göğsüne ne hünerler vermiş ki ilaçların sahip olmadığı meziyetleri sütün içine vermiş, o bebek o sütten alıyor ve vücudu gelişiyor.

Bir de İranlı bir şairin bir sözü aklıma geliverdi; süt, meme, bebek, içmek kelimelerinden…

Diyor ki şair:

Der kabza sa'y est kilîd der rûzî

Şîr ez keşiş-i tıfl zi pistân bedr âyed

Bu güzel bir şiirdir, manası şu:

"Rızkın anahtarı çalışmaktadır, çalışırsan Allah rızkını verir, anahtarı odur. Çalışacaksın, rızık kapısı açılacak, sen de rızıklara mazhar olacaksın. Senin vazifen sa'y ü gayret göstermek."

Şîr, süt, ez kesişi tıfl, çocuğun emmesiyle Zipistan be derâyet. Memeden dışarı çıkar.

Misal veriyor.

"Süt bile küçük çocuğun ancak emmesiyle memeden çıkar."

Küçücük, masum yavrucak, günahsız, pak.

"Fakat o bile ille bir çalışacak, bir emecek, dudaklarını bir çalıştıracak da süt ondan sonra gelecek." diye güzel bir mana yakalamış, hoş bir mana söylemiş.

Bebek bile çalışmayınca, ağlamayınca, emmeyince, süt ağzına gelmiyorsa, öteki insanlar da çalışmayınca, mahrumiyetlere uğrarlar. Demek ki çalışsınlar, kimseye muhtaç olmasınlar, hatta helalinden çok kazansınlar, başkalarına da yardım yapsınlar, hayır ve hasenat olsun, sevap kazansınlar. Ona teşvik için söylenmiş bir söz.

Kâne yeşteddü 'aleyhi en yûcede minhu'r-rîhu.

"Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz kendisinden nahoş bir koku duyulmasını hiç sevmezdi."

Ona çok ağır gelirdi. Kendisinden hiç öyle bir koku gelmesini istemezdi.

Bunun rivayeti şöyledir:

Bir yerde hurma şerbeti, bal şerbeti içmiş, öbür yere gittiği zaman oradakiler;

"Yâ Resûlallah! Ağzın çok çirkin kokuyor." demişler.

Maksat öbür tarafla rekabet. Onun o tarafa gitmesini kıskandıklarından, oraya gitmesin diye soğutmak için aralarında Resûlullah'a "Ağzın kokuyor diyelim." diye el birliği, söz birliği etmişler, ittifak eylemişler. O tabi hoşlanmazdı.

Peygamber sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz buyuruyor ki:

"Ey ashabım! Benim karşıma dişleriniz sapsarı sararmış olarak, ağzınız kokar bir durumda gelmeyin. Misvaklanın, ağzınızı tertemiz yıkayın, çalkalayın. İnci gibi olsun, tertemiz olsun, hiç birikinti olmasın."

Çok sevdiği güzel şeylerden birisi güzel kokuydu. Efendimiz güzel kokuydu çok severdi, çok kullanırdı. Saçlarını güzel kokulardı, vücuduna güzel kokular sürerdi ve geçtiği yerlerden kokusu uzun zaman devam ederdi. Zaten vücudu gül gibiydi, zaten vücudunun kendisinin kokusu güzellikte yeterdi ama güzel kokuyu hem namaza gelirken sürünülmesini, cumaya gelirken sürünülmesini tavsiye etmiştir hem de Müslümanlara ne kadar güzeldir Peygamber sallallahu aleyhi vesellem'in tavsiyeleri.

Abdest almak nûrun alâ nûrdur; nur üzerine nurdur.

"Abdestim var benim."

Olsun bir daha alıverir, ayaklarını bir daha gıcır gıcır yıkayıver. Belki terlemişsin, belki arkandaki insan o kokudan hoşlanmayacaktır.

Terlemişse çoraplarını pabucunun içine bırak. Olsun, yalınayak kılmanın bir mahsuru yok, kirli çorapla kılmaktan çıplak ayakla kılmak daha iyi. O temiz, ötekisi kokacak, [kokusu] sinecek, halıları da kirletecek.

Onun için İslam’da dişinin fırçalanması güzel, güzel kokular sürünmesi var. Abdest üzerine abdest almak güzel. En aşağı haftada bir cuma günü gusül abdesti almak, yıkanmak güzel. Koltuk altındaki kılları büyütmemek, kazıyıp orasını daima temiz tutmak lazım. Kasıklardaki kılları büyütmemek, kazıyıp temiz tutmak lazım. Tırnakları uzatmamak, kesmek, altına simsiyah bir şeyler girmemesi sağlamak lazım. Bıyıkları kısaltmak lazım, çünkü bıyıklar burnun altındadır. Peygamber Efendimiz bıyıkları azaltır, sakalı uzatırdı.

Dinimizin her şeyi güzel; Efendimiz' in tavsiyesinin her türü güzel.

Efendimiz kendisinden çirkin bir koku duyulmasını hiç sevmezdi.

Düşünebiliyor musunuz ki Peygamber Efendimiz terlemiş olsa da birisi böyle hoşlanmasa ne olur?

Resûlullah'tan hoşlanmamak insanı felakete düşürür.

Peygamber Efendimiz de insanların o duruma düşmemesi için kendisi temizliği, nezafeti çok teşvik etmiştir. Peygamber Efendimiz' de tepeden tırnağa güzellik, tepeden tırnağa mücessem nezâket, nezafet, her şey.

Ya bizler?

Biz de onun ümmetiyiz, bizim de öyle olmamız lazım. Bizim de her şeyimiz temiz, her şeyimiz güzel olmalı; traşlı, taralı olmalı; misvaklı, dişler fırçalanmış olmalı; tırnaklar kesilmiş olmalı, elbise yamalı olsa bile temiz olmalı, ayakkabılar çamursuz olmalı, çamurları şu şadırvanın kenarında elle silinmeli, tertemiz olmalı.

Efendimiz de böyleydi, o bizim en güzel örneğimizdir. Güzel kokular sürerdi.

Efendimiz kendisinden kötü koku duyulmasından çok çekinirdi, bu ona çok ağır gelirdi. Onun için böyle bir şeye hiç fırsat vermezdi. Temizliğin her çeşidi, en iyi, en ileri derecede üzerinde görülebilen numune bir kimseydi.

Allah şefaatine erdirsin.

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
06.05.1990 - Bayram Eğlenceleri, Cumanın Önemi, Horoz Besleme
28.05.202627 dk 34 sn
03.04.1983 - Güzel Ahlak, Müminlerin Vasıfları
05.08.202623 dk 31 sn
01.06.1980 - Peygamber Efendimizin Uykusu,Namaz,Cuma Namazı, Peygamberimizin Son Sözleri
29.08.202619 dk 58 sn
12.06.1983 - Namaz, İman Galip Gelecek, Ramazan Hürmetine
03.03.202629 dk 46 sn
07.06.1981 - Kıyamet Alametleri, Yaz Gününde Oruç Tutmak, Sabretmek, Soğukta Abdest
04.01.202612 dk 47 sn
01.12.1984 - Dilencilik, Allahın Yardımı
25.07.202018 dk 36 sn
30.09.1990 - Mevlid Kandili, Peygamber Efendimizin Son Peygamber Oluşu, Peygamber Sevgisi
03.09.202539 dk 43 sn
29.08.1982 - Lut Kavmi, Şehitlik
28.11.202321 dk 3 sn
28.12.1980 - Kabenin İçine Girmek, Cennetin Derecesi
24.05.202614 dk 44 sn
28.11.1982 - Şehitlik, Yemeğe Şükretmek
28.11.202318 dk 58 sn
26.12.1982 - Ümmetin İhtilafı
28.11.202320 dk 14 sn
25.07.1982 - Allahı Zikretmek
21.05.202616 dk 17 sn
25.07.1982 - Allahın Kızdığı Şeyler, Acıkmadan Yemek, Allahu Ekber Tesbihi, Sigara
28.11.202331 dk 7 sn
25.04.1982 - Musa (AS) Rivayet, Şükür
19.06.202623 dk 30 sn
24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
28.11.202329 dk 40 sn
21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
15.06.202628 dk 50 sn
21.11.1982 - Kuran Kıraatı, Vera, Sabır
13.06.202616 dk 49 sn
21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
31.12.202526 dk 23 sn
20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
10.06.202618 dk 20 sn
19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
28.11.202318 dk 51 sn
AKRA