19.05.1990 - Kuran-ı Kerim Okumak

19.05.1990 - Kuran-ı Kerim Okumak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü li’llâhi Rabbi’l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
أَعْطُوا أَعْيُنَكُمْ حَظَّهَا مِنَ الْعِبَادَةِ " قِيلَ: يَا رَسُولَ اللهِ، وَمَا حَظُّهَا مِنَ الْعِبَادَةِ؟ قَالَ: " النَّظَرُ فِي الْمُصْحَفِ، وَالتَّفَكُّرُ فِيهِ، وَالِاعْتِبَارُ عِنْدَ عَجَائِبِهِ
U’tû a’yüneküm hazzahâ mine’l-ibâdeti. en-nazarü fî’l-mushafi ve’t-tefekkürü fîhi ve’l-i’tibârü inde acâibih.
Sadaka rasûlü’llâh, fî mâ kâl, ev kemâ kâl.
Ebû Saîd el-Hudrî radıyallahu anh’ten, Hâkim’in Müstedrek isimli kitabında izah etmiş:
U’tû a’yüneküm hazzahâ mine’l-ibâdeti. “Gözlerinize ibadetten nasibi olan şeyi verin.”
Gözün de ibadeti var, gözün de ibadetten bir nasibi var. Vücudun ibadettin nasibi var. Midenin nasibi var, oruç tutarak ibadet ediyor. Vücudumuz secde ediyor. Gözün de ibadeti var; gözün de hakkını verin.
Neymiş onu anlamak isterseniz arkasındaki kelimelerle onu da izah etmiş:
an-Nazara fi’l-mushaf. “Gözün ibadeti mushaf-ı şerîfe nazar etmektir.”
Açacaksın, Kur’ân-ı Kerîm’i okuyacaksın. Gözün; Allahu Teâlâ hazretlerinin kelâm-ı kadîmini, âyât-ı beyyinâtını görecek, ibadet etmiş olacak.
Gözün ibadette olacak. Gözün ibadeti, Kur’ân-ı Kerîm’e nazar etmek, onları okumak. Peygamber Efendimiz öyle buyuruyor, emrediyor.
Ve’t-tefekkürü fîhi. “Bu âyetler üzerinde tefekkür edin.”
Bu da aklın ibadeti. Âyetleri okuyoruz, geçiyoruz.
Acaba Allah burada ne demiş, ne söylüyor? Neyi yasaklıyor, neyi hüküm olarak koyuyor? Ne yapmamız lazım, ne yapmamamız lazım?
Bu ümmet böyle mi olacaktı? Bizim dedelerimiz müslüman olduktan sonra İslâm’ı öyle güzel, öyle derinlemesine öğrendiler ki bu İslâmî ilimlerin içine daldılar ki her birisi bir ilim dalında lider oldu, imam oldu.
İmam Buhârî oldu. İmam Buhârî Arap değil ki hadis ilminin imamı oldu.
İmam Serahsî oldu. Türk asıllı, fıkıh ilminde imam oldu.
“İmam” demek, “önder” demek, “başkan” demek. O yolun en önde gelen kişisi oldu.
İmam Tirmizî... Tirmiz Türkistan’da bir şehir. Daha başka nice büyük müfessirler, fakihler, mütefekkirler, alimler, fazıllar, kâmiller, mutasavvıflar her birisi hem kendisi Arap olmadığı halde Arapçayı öğrendi, hem din ilimlerinde ileri gitti, hem de o ilimlerin önderi oldu, lideri oldu da onların kitaplarını hâlen okuyoruz.
Hoşuma gidiyor; “Ebu’s-Suud Efendi kitabında şöyle buyurmuştur.” diyor. Fikrine müracaat edilecek kadar bir başarı göstermiş ki öyle diyorlar. Yoksa hiç yüzüne bakmazlar. Hatırına kim bilecek? Tarihte milyonlarca insan gelmiş geçmiş, Ebu’s-Suud Efendi’yi kim anardı?
Demek ki ilimde kendisini andıracak bir başarı göstermiş ki şimdi Suudi Arabistan’da üniversite hocası bile ondan bahsediyor.
Yine hoşuma gitti; birçok tefsir kitabı neşretmiş olan Sâbûnî var, profesör, neşrettiği kitaplardan birisi de Bursalı İsmail Hakkı hazretlerinin bir tefsir kitabı var ki Rûhü’l-Beyân tefsiri, herkesin kütüphanesinde bulanan bir kitap değil; dev bir eser, onu almış okumuş, hulasasını çıkarmış. Hulasâtü’l-beyân diye neşretmiş.
“Ne diye İsmail Hakkı hazretlerinin bu kitabını neşrettin profesör? Suudi Arabistan’da tasavvufa yan bakarlar, tasavvufu sapık yol olarak düşünürler, mutasavvıflara, dervişlere kendi Vahhabî geleneklerine göre karşı çıkarlar. Niye bu kitabı neşrettin?”
İlim var, irfan var da mecbur kalıyor.
Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim, biz kendi kendimizi bilelim ki Allah’ın lütfuna çok muhtaç kullarız. Biz dedelerimizden çok geri kaldık. Dedelerimiz bu işin içine bir girdiler, başkan oldular, en öne geçtiler. Her birisi en ön safa geçtiler, biz en arkalarda bile değiliz.
Kanadı kırık leyleklerin sürünün arkasından uçamayıp döküldüğü gibi dökülüyoruz, muhterem kardeşlerim. İslâmî ilimlere sımsıkı sarılacağız kardeşlerim.
Amerikalı bir profesör demiş ki - şu anda Amerikalı bir vatandaş, eski Amerikalı, adını söylemeye utanıyor, kendisi müslüman ismini almış.-
“Siz çok büyük alimler yetiştirmişsiniz, dâhiler yetiştirmişsiniz, deha sahibi büyük muhteşem şahıslar yetiştirmişsiniz, onların eserlerini okuyun.” diyor. Amerikalı söylüyor:
“Ben de şu sırada İmam Şâtibî’ye merak sardım, onu okuyorum.” diyor.
Endülüs’ün yetiştirdiği meşhur İmam Şâtibî. O da kıraat ilminde önde, herkes bilir. Hoca efendilerin çok sevdiği, saydığı, kitaplarından istifade ettiği bir kimse.
“Şimdi ben onu okuyorum. Dedelerinizin fazlından, kemalinden, yüceliğinden siz de gafil kalmayın, siz de onları okuyun.” diyor.
Amerikalı söylüyor ama müslüman olmuş Amerikalı söylüyor. “O zamanın en büyük zekaları, süper zeka, fevkalade zeki insanları din ilimlerine girmiş.” diyor.
Şimdikiler de mühendis oluyor, doktor oluyor. Orada para çok, itibar çok. Bir ameliyat ne kadar para, “Doktor efendi çok para kazanıyor.” diye gençler doktorluğa rağbet ediyor, iyi; o da bir ilim. Mühendisliğe rağbet ediyor; o da bir ilim.
Ama eskiden nasılmış?
En kıymetli şahıslar, en yüksek zekalı şahıslar din ilimlerine girmişler; her birisi derya olmuş, yüce insanlar olmuş. Bizler de arkalarında kanadı kırık kuşlar gibi dökülmüş kalmışız. Allah bize gayret versin, kuvvet versin.
Bak Peygamber Efendimiz bu hadîs-i şerîfinde ne buyuruyor:
“Gözlerinize ibadetten nasibini verin, gözlerinizi ibadetten mahrum etmeyin. Açın, Kur’ân-ı Kerîm okuyun, Allah’ın âyetlerini okuyun ve üzerinde tefekkür edin.”
“İyi hocam, sen bize o hadisi okuyorsun ama tefekkür etmek için âyetin mânasını anlamak lazım. Arapçayı bilmek lazım, anlamıyoruz ki.”
İşte bu da bizim eksikliğimiz.
İngilizceyi okuduk mu? Herkes okudu; İngilizce dersi ortaokulda başlıyor, herkes “bir turist gelse biraz İngilizce tatbikat yapsam” diye gayet güzel İngilizceyi öğrendi.
“Sen nesin?”
“Müslümanım.”
“Allah’ın kitabını öğrenmeye niye gayret etmedin, Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenmeye niye gayret etmedin? Cennetin yolunu gösterecek, Allah’ın dinini öğrenmeye sebep olacak şu Arapçayı niye öğrenmedin?”
Komşun Suriye Arap, Irak Arap, Ürdün Arap, Kuveyt Arap, Suudi Arabistan Arap, Mısır Arap, Tunus Arap. Sen komşuluğu da iyi yapmıyorsun; ne biçim komşusun? Hani İslâm’da komşuluk hakları çok önemliydi? Komşunun yarısını silmişsin atmışsın.
Biz böyle bir millet miydik?
Biz üç kıtaya hâkim, cihanı titreten bir millettik. Şu hâlimize bak; Amerika’nın uydusu, filancanın arkasından kuyruğu, falancaya “Ortak pazara gireceğim.” diye yalvaran, “Oradan kredi alacağım.” diyen bir millet hâline gelmiş.
Neden?
Kur’ân-ı Kerîm’i açmamış, okumamış. Okusa da âyetleri anlamamış.
Ve’t-tefekkürü fîhi diyor; “Müslüman bu âyetlerin üzerinde tefekkür edecek.”
Arapça bilmesi, anlaması lazım. Adam okuyor, müslüman oluyor. Bizimkinin bir şeyden haberi yok. Geliyor, öbür taraftan tekrar günah işliyor, Allah’ın âyetini bilmiyor. Allah’ın âyetini bilmeden okuyor, papağan gibi okuyor.
Bu hadis-i şeriften öğreniyoruz:
en-Nazarü fi’l-mushaf. “‘Gözü ibadet etsin.’ diye açacak Kur’ân-ı Kerîm’i, Kur’ân-ı Kerîm’e bakacak.” Ve’t-tefekkürü fîhi. “Âyetlerini tefekkür edecek.”
Allah bu âyet-i kerîmede ne demiş; derinden derine tefekkür edecek.
Amerika’da okumuş, bir genel müdür muavini kardeşim var. Bembeyaz sakal bırakmış, müslüman kardeşim. Ana baba kardeşim değil de din kardeşim; yakışıklı, ciddi, halim bir kimse. Geçenlerde bir akşam oturduk, hâkim beyin evinde sohbet ediyoruz:
“Hocam, dünya üzerindeki bütün sistemleri inceledim.” diyor.
Komünizmi incelemiş, kapitalizmi incelemiş, filanca yolu, filanca yolu incelemiş. Her hükmün, her sistemin zararını, faydasını incelemiş.
“En uygun, en verimli, sonucu itibariyle insanlara en faydalı sistem -kompüterlere yazıyorum, sosyolojik bakımdan inceliyorum- optimum sonuç, insan hayatı için en güzel çözüm, insan cemiyetleri için en güzel sistem İslâm” diyor.
En verimli, en uygun, en hayırlı, en faydalı sistem İslâm oluyor.
Bak adam Amerika’ya gitmiş. Bir ara öyle hızlı komünistmiş ki arkadaşları anlatıyor; kendisi utanıyor, söylemiyor. Onları da komünist yapmak için talebelerin arasında dolaşırmış. Onun doğru olduğuna inanmış. Orayı da öğrenmiş, burayı da öğrenmiş. Ama şimdi; “Hocam bir kitap yazmak istiyorum. Elimde; dünya üzerindeki sistemlerin içinde, İslâm’ın her bakımdan en güzel sistem olduğunu anlatacak malzeme.”
Bunlar hep tefekkürle olur. İnceliyorsun; İslâm bunu niye yasak etmiş?
Bakın çörek otu, basit siyah çörek otu; poğaçaların üzerinde siyah siyah çörek otu vardır ya, o. O siyah bir tohum olan çörek otunu, Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş; “Ölümden başka her derde devadır.” diye tavsiye etmiş.
Herhalde Amerikalı bunu duydu; “Dur bakalım, müslümanların peygamberi bu otu niye tavsiye etmiş?” diye incelemeye aldı anlaşılan. Geçen gün gazetelerde vardı, AIDS hastalarına bile fayda veriyormuş, vücudu kuvvetlendiriyormuş.
Dinimiz böyle elhamdülillahi alâ nimeti’l-İslâm.
Allah’ın bize verdiği nimetler içinde İslâm kadar kıymetlisi yok. En kıymetli nimet, İslâm nimeti.
Onun için İslâm’ı iyi anlamamız lazım, iyi anlamamız için Kur’an’ı okumamız lazım, tefekkür etmemiz lazım.
Tefekkür etmek için de alim olmamız lazım, Arapça öğrenmemiz lazım. Bu cahillikle olmaz!
Cahil ne bilsin? Tahtadan bir tesbihi ehline gösteriyorsun; “Aman hocam, bu şahene bir teşbih, en aşağı beş yüz bin lira eder.” diyor, anlıyor ki usta elinden çıkmış.
Evde bizim kayınvalideden kalma küçük vazoya birkaç çiçek koymuşuz, evin kenarında duruyor; kırılırsa yüzüne bakmayız.
“Hocam biliyor musunuz, bu vazo antikadır.” diyor.
Doğrusu bilmiyorduk, meğer antikaymış. Ninemizden kaldı. Bizim nazarımızda küçücük bir vazo. Ben kıymet vermiyorum ama erbabı nasıl anlıyor; “Hocam, bu antika, bunun kıymetini bilin.” diyor.
Bir ayna vardır; yaldızları dökülmüş, kenarı kırılmış.
“Bak bu da antika.” diyor.
“Ne kadar para eder?” dedim.
Şu anda söyleyemem ama “antika” dedi; “Kapalıçarşıya götürsen şu kadar para eder.” dedi.
Bir şeyin kıymetini alim olan bilir, mücevherin kıymetini kuyumcu bilir. Biz İslâm’ın kıymetini bilmiyoruz çünkü cahiliz. Allah bize öyle nimet vermiş, Allah’ın kelamı. Öpüyoruz, başımızın üstüne koyuyoruz ama sahte, yapmacık bir şey.
Hafız güzel okursa seviyoruz, hafızın sesi güzel değilse sevmiyoruz.
Sen Kur’ân-ı Kerîm’i mi seviyorsun hafızın sesini mi seviyorsun?
Sübhanallah! Ne kadar acayip bir şey!
Hoca hızlı hızlı namaz kıldırırsa herkes arkasına gidiyor, hatimle namaz kıldırırsa herkes kaçıyor!
“Allah’ın kelamını okuyor, hatimle kıldıracak, daha çok sevap kazanacaksın, gelsene mübarek!”
Çok ıslaha ihtiyacımız var.
Allah bizi kahrıyla ıslah etmesin; kıtlıkla, düşmanla, kamçıyla, hastalıkla, tokatla ıslah etmesin, uyanıklık versin. Kalbimiz nurlansın, gözümüzün perdesi kalksın. Allah bize gerçekleri göstersin. Kur’an’ını sevdirsin, dininin kıymetini anlamayı nasip etsin. İyi müslüman olalım, bizi şeytanın pençesinden kurtarsın. Allah bizi nefsin eline esir etmesin, onun zebunu etmesin.
Gazete okur, magazin okur, televizyon seyreder, radyo dinler, her evde bir video, bir televizyon, bir müzik seti var.
Kaça aldın?
Şu kadar milyona.
Şu tarafta bir dolap, bilmem ne. Bakıyorum; “Bir uçağın kumanda kabinine mi geldim?” diye korkuyorum. Millet zevk için, müzik için bunlara bir sürü para veriyor. Kur’an için ilim için gayret yok, çalışma yok.
Yanlış yoldayız, Allah bize sevdiği şeyleri sevdirsin, bizi sevdiği yola soksun, bu gafletten bu cahillikten kurtarsın.
Ve’l-i’tibârü inde acâibihî.
Bir de ne olacak?
Kur’ân-ı Kerîm’in âyetlerini okuyacağız ve’l-i’tibârü inde acâibihî, “anlattığı şaşılacak, hikmetli şeylerden ibret alacağız.”
فَاعْتَبِرُوا يَٓا اُو۬لِي الْاَبْصَارِ
يَٓا اُو۬لِي الْاَلْبَابِۚ
Fa’tebirû yâ üli’l-ebsâr.
Yâ üli’l-elbâb.
Kur’ân-ı Kerîm’in ayetleri bize;
“Ey gönül sahipleri, ey gönül gözleri açık olan insanlar, ibret alın.” diyor.
Okuyacağız, ibret alacağız. O âyetleri okumaktan maksat, ibret almak.
O âyetler bize tesir etmezse, yolumuza tesir etmezse, bize bâtılı bıraktırmazsa, bizi hakka yöneltmezse demek ki biz ibret alamadık.
Ben bu vaazı dinledim, ben bu hadîs-i şerîfi okudum; ona göre yolumu düzeltmezsem, Kur’an okumaya sarılmazsam Resûlullah’ı dinlememiş olurum, Resûlullah’ın tavsiyesini tutmamış olurum.
Duyduğumuzu anlayacağız, anladığımızı hayatımıza tatbik edeceğiz. Her gün bir cüz mü okursun artık ne kadar okursan Kur’an’ı okuyuşuna göre okuyacaksın, anlayacaksın, anlatacaksın.
Sen de anlayacaksın, hanımın da anlayacak, kızın da anlayacak, delikanlı oğlun da anlayacak; ailece has müslüman olacaksınız. Has müslüman olarak Allah’ın dinine yardım etmeye koşacağız.
Allahu Teâlâ Hazretleri ,sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetullaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
19.01.1992 -
Abdest Alma, Uykudan
07.04.1993 -
Peygamber Efendimize İhvan
