07.04.1993 - Peygamber Efendimize İhvan Olmak

07.04.1993 - Peygamber Efendimize İhvan Olmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Metâ elkâ ihvânî? Kâlû e lesnâ ihvânek? Kâle bel entüm ashâbî ve ihvânî ellezîne âmenû bî ve lem yeravnî ene ileyhim bi'l-eşvâk.
Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş.
Bu hadis-i şerifin mevzuu sizlersiniz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri lütuf ile buyurmuşlar ki;
Metâ elkâ ihvânî. "Kardeşlerime ne zaman mülaki olacağım. İhvanıma ne zaman kavuşacağım? Ne zaman onlarla beraber olacağım?" Kâlû. "Orada mevcut bulunan sahabe-i kiram rıdvanullahi teâlâ aleyhim ecmaîn bu enteresan cümle üzerine, bu ifade üzerine, hayretle sormuşlar. E lesnâ ihvânek? "Ey Allah'ın Resulü, biz senin ihvanın değil miyiz, kardeşlerin değil miyiz?"
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki;
Kâle bel entüm ashâbî. "Hayır, aksine, bilakis, siz benim ashabımsınız." Ve ihvânî ellezîne âmenû bî ve lem yeravnî. "İhvanım ise beni görmediği halde, bana inanmış olan kardeşlerdir. Daha sonra gelip benim devrime yetişmediği halde, beni görmediği halde, bana inanmış olanlardır. Benim ihvanım, kardeşlerim onlardır."
Resûlullah'ın kardeşleri. Onu görmediği halde ona inanmış olanlar; sizler, bizler...
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi bunun şerefini, kadr-u kıymetini bilenlerden eylesin.
Ene ileyhim bi'l-eşvâk. "Ben onlara karşı nice şevkler duymaktayım. 'Ah o ihvanıma bir kavuşsam' diye nasıl bir sevgi besleyip nasıl bir şevk duymaktayım." diye, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş.
Hepiniz bu hadis-i şerifi ezberleyin de ona göre ayağınızı denk alın.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri bir gün şöyle buyurmuş:
Amr b. Şuayb babasından; o da dedesinden nakletmiş.
"İman bakımından, halkın mahlûkatın arasında sizin en çok hayretinizi çeken, sizi hayran bırakan, şaşırtıcı bir durum arz eden varlıklar kimlerdir, söyleyin."
Kâlû el melaike. "Bu soru üzerine Peygamber Efendimiz' e cevaben dediler ki; 'Meleklerin imanına hayret ederiz. En güzel onların imanıdır, imanları kuvvetlidir, çünkü günahsız varlıklar, hiç günahları yok, suçları yok. Bizim gibi düşe kalka yolda yürümeye çalışıp yüzü gözü çamur olmuş, elleri dizleri bulaşmış, etekleri alude insanlar gibi değiller ki günahsız varlıklar" diye, sorulduğu zaman onlar hatırlarına gelmiş.
Peygamber Efendimiz bakın nasıl, etrafındaki insanların zihnine yerleştiriyor malumatı sorarak, cevaplarını alarak, yoklayarak, onların yanlışlıklarını düzelterek.
Buyurmuş ki;
Ve mâ lehüm lâ yü'minûn ve hüm inde Rabbihim. "Onlar Rablerinin yanında iken onlara ne oluyor da inanmayacaklar. Mümkün mü? Melekler, Allah-u Teâlâ hazretlerinin huzurundalar, her şeyi görüyorlar. Onlar inanmasın da kimler inansın? Onların imanlarında şaşılacak bir şey yok ki."
Kâlû fe-nebiyyün.
O halde melekler değilmiş. Gördükleri için onların imanlarında şaşılacak bir şey yok. Normal olarak inanmaları lazım. Elbette inanmaları lazım.
"O halde peygamberlerdir." Ve mâ lehüm lâ yü'minûn. Vallâhu yenzülü aleyhim. "Onlar niye inanmasınlar? Vahiy kendilerine iniyor. Allah hitap ediyor. Allah'a iman etmemiş olurlar mı? Kendilerine vahiy iniyor." Kâlû e fe nahnü. "Bilemedik yâ Resûlallah, yoksa iman bakımından en kuvvetliler biz miyiz? Madem peygamberler değil, melekler değil; yoksa biz miyiz?" diye sordular, tereddütlü tereddütlü.
Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
Ve mâ leküm lâ tü'minûn beyne azzîküm. "Siz niye inanmayacaksınız? Ben sizin karşınızdayım. Pırıl pırıl, nur. Peygamber içlerinde inanmamak olur mu?"
Fe-kâle Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem. "Baktı ki cevap çıkmadı. Peygamber Efendimiz o zaman buyurdu ki." İnnâ ecebe'l-halkı ileyye îmânen le kavmün yekûnûne min ba'dî yecidûne suhufen fîhâ kitâbün yü'minûne bimâ fîhâ. "Benim nazarımda iman bakımından en hayran kalınacak insanlar o kimselerdir ki onlar benden sonra gelir; bazı yazılı sayfalar bulurlar, içinde yazılar vardır; bazı kitaplar bulurlar, içinde yazılmış malumat, bilgiler vardır. O kitaplara iman ederler. Karşılarında peygamber yok, başka kimse yok."
Ama işte, "Kur'an" diye öpüp başımıza koyuyoruz, işte "Resûlullah'ın hadisleri" diyoruz. Ta dağları dereleri, denizleri aşıp "Resûlullah'ın hadisini dinleyeceğiz." diye geliyoruz, elhamdülillah! Allah bizi takliden yaptığımız imanın hakikatine erenlerden eylesin. O şuura sahip eylesin.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ihvanı olmak şerefinin, ne kadar büyük bir şeref olduğunu idrak edip de onun ihvanlığına aykırı iş yapmayanlardan eylesin.
Yakışır mı?
Resûlullah'ın ihvanı olalım, kardeşleri olalım, o bize şevk duysun, biz ondan uzak duralım, biz onun yolundan ayrı yol çizelim, başka yollara gidelim.
Kanadalı bir şahıs geldi, kapıdan oturduğumuz salona girdi. Tipi zenci, giyinişi Amerikalı.
"İsminiz nedir?" diye, İngilizce sordum.
"Yahya" dedi. Ben "John" falan diyecek diye bekliyorum. "Yahya, ben yedi senedir müslümanım" dedi.
"Peki, nasıl Müslüman oldun?" dedim.
"Beni Kur'ân-ı Kerîm Müslüman etti." dedi.
Allah akıl fikir versin, Allah şuur versin, Allah imanın tadını dimağımıza yerleştirsin, imanımızın lezzetini duya duya yaşamayı nasip etsin.
O imanla fedakârlık da güzeldir, hasta olmak da güzeldir, ölmek de güzeldir, yaşamak da güzeldir, aç kalmak da güzeldir, tok olmak da güzeldir, hepsi güzeldir. Hepsi o imanla tatlanır. O iman olmadıktan sonra ne köşklerin kıymeti var ne sarayların ne mevkilerin ne makamların.
İnsanın en büyük nimeti nedir? İnsanı en çok mutlu edecek şey nedir? "Sıhhat."
Hayır!
Hasta insanlar mutlu olmaz mı hiç? Yandı mı şap gibi. İnsanın mutluluğu, imanındadır. İmanı varsa hasta da olsa mutlu olur. "Tenini kurtlar yiyen, kurt yedikçe şükreden, Eyyüb Peygamber yatar şu toprakta. Kurt yiyor, üstü kurtlanmış, yaralanmış, berelenmiş, ama sabrediyor.
İnnâ vecednâhü sâbirâ. "Biz onu sabırlı bir kul olarak bulduk." Ni'me'l-abd. "Ne güzel kuldur!" diye, Eyyüb aleyhisselam'ı methediyor.
Biz de hemen küçücük bir şeyden açarız ağzımızı, yumarız gözümüzü, basarız feryadı. Sabrın ecrini kaçırırız.
Es-Sabru inde sadmetü'l-ûlâ.
Meselü ashâbî ve ümmetî meselü'l-milhi fî't-taâmi lâ yaslühu illâ bi'l-milh
Bu da Enes b. Mâlik radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş. Suyûtî "hasen" demiş.
Peygamber Efendimiz, bu hadis-i şerifte yine ashabını ve ümmetini methetmiş. Buyuruyor ki:
"Benim ashabımın ve ümmetimin durumu tuzun durumuna benzer. Malum, yemek tuzsuz olunca tadı olmaz. Nasıl yemeğin tadı tuz ekince geliyorsa işte benim ashabımın durumu da ümmetimin durumu da o tarzdadır."
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin ashabı yıldızlar gibidir. İnsan hangisine uysa doğru yolu bulur.
Çünkü nurlarını o nur-u nübüvvetten almışlar, terbiyeyi Peygamberlik medresesinde görmüşler. Onun huzurunda diz çöküp görmüşler. İnsan hangisine uysa hak yolu bulur. Onların hayatlarını okumamız lazım. Onları kendimize örnek almamız lazım. Nasıl fedakârlıklar yapmışlar, nasıl çalışmışlar, nasıl yaşamışlar, nasıl harcamışlar, nasıl kazanmışlar?
Ebu Eyyüb el-Ensari hazretleri, Peygamber Efendimiz' in ashabından, İstanbul'da metfun.
Bu yollar yürümekle biter mi?
Ta Medine-i Münevverelerden, Hicazlardan kalkmış, gelmiş; burada metfun. Kimisi Orta Asya'da, kimisi Anadolu'nun falanca yerinde, kimisi dünyanın başka taraflarında; her birisi bir tarafa dağılmışlar.
Neden? Gaye, Allah'ın dinine hâdim olmak, hizmet etmek, Allah-u Teâlâ hazretlerinin yolunda çalışmak.
İhtiyar hâliyle;
"Verin benim mızrağımı, kılıcımı, kınımı, zırhımı; ben cihada gideceğim." demiş.
"Sen yaşlandın, sen artık otur." demişler.
"Yok." demiş, "Bu ayet-i kerimede ihtiyarlar müstesna kılınmış mı, ihtiyarlar müstesna diyor mu, onlar cihat yapmasın diyor mu? Demiyor. O halde ben cihada gideceğim."
Şemseddîn-i Sivâsî hazretleri, Allah şefaatine nail etsin. Osmanlı devrinin büyük evliyâullah şahsiyetlerinden, bir muhterem kişi, meşâyih-i izâmdan. Rüya görmüş. Cihada gitmesi gerektiğine kâni olmuş.
İhvanının uyanıklarından bir tanesine diyor ki:
"Ben rüyada şöyle şöyle gördüm. Bana cihat emrediliyor." Diyor ki:
"Üstadımız, Efendimiz, zât-ı aliniz daha iyi bilirsiniz ama yaşlandınız, vücudunuza zaaf geldi. Atlar üstünde ta Sivas'tan kalkacaksınız, İstanbul'a geleceksiniz. Oradan kalkacaksınız ta Macaristan'a, Avusturya'ya kadar gideceksiniz. Siz büyük cihadı yapın, nefis ile olan cihadı yapın."
Malum Peygamber Efendimiz' in bir hadis-i şerifinde geçiyor ya, bir grup sahabe-i kiram, savaştan dönmüşler, Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:
"Küçük cihattan büyük cihada geldik. Kişinin kendi nefsi ile mücadele, mücahede etmesi meselesine geldik."
Medine'ye geldiler. Medine'de savaş bitiyor mu? İnsanın içinde çeşitli duygular var, çeşitli fikirler var. Şeytan herkesi bir başka türlü aldatır. Herkesin damarının içinde kanın dolaştığı gibi dolaştığı bildiriliyor.
Herkese bir başka suretten bakar, neden hoşlanıyor, neden hoşlanıyorsa, o yoldan bir çaresini bulur, onu alt etmeye çalışır, kusur işlettirmeye çalışır, günah işlettirip cehenneme düşürmeye çalışır.
Onun için insanın nefse ve şeytana fırsat vermemesi lazım.
Bu tasavvuf dediğimiz dediğimiz şey nedir?
İnsanın kendi nefsine fırsat vermemesi. Allah'ın emrine ram olması, nefsinin, şeytanın söylediği yoldan gitmemesi. "Yoksa taç değildir, hırka değildir, tesbih değildir, seccade değildir." diye büyükler söylüyor. Huydur, davranış tarzıdır, hareket tarzıdır.
Nasıl yaşıyorsun, nasıl davranıyorsun? Etrafın ile muamelen nasıl, günün nasıl geçiyor? Kimse kendisini aldatmasın. İşte insanın kendi nefsi ile mücahede etmesi, büyük cihat oluyor.
"Zât-ı aliniz büyük cihatla meşgul olun. Ötekisi, düşmanla gidip savaşmak küçük cihat." demiş.
"Yok." demiş, "Rüyada gördüğüm işaretler, benim fiilen gidip de orada düşmanla çarpışmam gerektiğini gösteriyor. Onun için hazırlık yapalım." demiş.
Başlamışlar kılıç yaptırmaya, kın yaptırmaya, ok yaptırmaya, zırh yaptırmaya, neyse, savaş için, cihat için ne lazımsa onları hazırlamaya başlamışlar. Hazırlık iki sene sürmüş. "Kılıçlar, kamalar, kınlar, oklar, mızraklar yapılacak." diye, iki sene hazırlık sürmüş.
İki sene sonra padişahtan bir ulak, bir haberci Sivas'a geliyor.
"Efendim, padişahtan bir haberci geldi." diyorlar.
Şeyh efendinin huzuruna geliyor.
"Padişah hazretlerinin, zât-ı âlinize selâmı var, Avusturya üzerine sefer açmayı düşünüyor. Zât-ı âlinizin de bu seferde bulunmanızı rica ediyor." diyor.
"Zaten iki senedir hazırlık yapıyorduk." diye cevap veriyor.
Ondan sonra kalkıyorlar, İstanbul'a geliyorlar.
İstanbul'da padişah Şemseddîn-i Sivâsî kaddasallahu sırrahu’l azîz hazretlerine diyor ki:
"Efendim biz size haber göndermeden iki sene önceden cihat hazırlığına girişmişsiniz. Önceden hazırlanılmaya başlanmasından anlaşıldığına göre acaba yanınızda bu gideceğimiz seferin sonucu ne olacak diye de bir bilgi var mı? Bir işaret var mı acaba? Nasıl olacak bu sefer? Düşmanın karşısına çıkacağız, ne olacak hâlimiz?"
"Allah'ın lütf-u keremiyle zafer bizimdir padişahım, telaşlanma." diyor.
Buradan çıkıyorlar, ta Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya, Avusturya'ya kadar varıyorlar. Eğri kalesi önlerinde düşman deniz gibi. Yedi yüz bin midir, daha fazla mıdır, böyle rakamlar söylüyor. Tarih kitaplarına bakacağım, rakamını öğreneceğim.
Düşman çok. Çok da iyi hazırlanmışlar. Toplar, silahlar, barutlar; teçhizatı çok kuvvetli. Osmanlı ordusunun bir kanadına bir saldırıyor, o kanadı geriletiyor; öbür kanadına bir top atışı, arkasından bir saldırıyor, o kanadı geriletiyor. Padişahın hazine-i hümâyunu yağmalanmaya başlanıyor. Orta taraf da gidiyor. Padişah ümitsizliğe düşmüş ve çok perişan olmuş;
"Çağırın şu Şeyh Efendi'yi!" diyor, çağırıyorlar.
"Hoca Efendi, ne oldu, hani zafer bizim olacaktı, nedir bu hal? Bozgun başladı. İki taraf çekildi. Padişahın hazinesi de yanındaki teçhizat, levazımat, para pul, askere verilecek, alınacak şeyler de elden gidiyor." diyor.
"Merak etmeyin, padişahım." diyor. "Biraz sonra 'Behram Paşa' diye birisi gelecek; ondan sonra durum değişecek. Hiç telaşlanmayın, metin olun."
Hakikaten biraz sonra "Behram Paşa" diye birisi, bir yerden imdada geliyor. Arkasından bu yaşlı pir-i fâni eline kılıcı alıp fiilen savaşın içine giriyor. Arkasından askerler toparlanıyorlar, büyük bir zafer kazanıyorlar. "Osmanlıların Eğri zaferi."
Allah-u Teâlâ hazretlerine vefa gösterelim.
Ahdinize sadık kalın, bu yoldan ayrılmayın, bu imanın kadr-u kıymetini bilin.
19.05.1990 -
Kuran-ı Kerim Okumak
18.10.1992 -
Mescide Girmek, Temizlemek,
