21.01.1990 - Hacamat, Peygamberimizin Konuşma Şekli, Yolculukta Oruç

21.01.1990 - Hacamat, Peygamberimizin Konuşma Şekli, Yolculukta Oruç
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İbn Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edildiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz başından hacamat olurdu ve buna ümmü muğîs, yani "kurtarıcıların, imdada yetişicilerin anası" adını verirdi.
Rahmetli Abdülaziz Hocamız da "cankurtaran" olarak isimlendirmiş. O da bugünün Türkçesine uygun bir tabir olarak bir tatlı hatıra...
Ümmü muğîs diye adlandırırmış. Muğîs, "insanın imdâdına yetişip onu kurtaran" demek. Ümmü muğîs, "kurtaranın anası, kurtaran tedbirlerin aslı esası, kökü, anası" mânasına [geliyor.] Peygamber Efendimiz başından hacamat olur, bunu da bu kelime ile methedermiş.
Hacamat olmak ne demek? Belki genç kardeşlerimiz bilmezler. "Kan aldırmak" demek.
Kan aldırmanın şeklini de belki bilmezler. Baştan veya alından, kürek kemiklerinin veya omuzlarının yerinden veya sırtından çeşitli usullerle kan almak; buna "hacamat olmak" -Arapça' da ihticâm- deniliyor.
Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu tedbiri çok kullanırlardı, kendisi de hacamat olurlardı. Hele hele birisi "başım ağrıyor" diye şikâyette bulunursa ona muhakkak hacamat olmasını tavsiye ederlerdi. Bu tıbb-ı Nebevî dediğimiz, Peygamber Efendimiz' in tıbba dair tedbirlerinden birisidir.
Tabii hacamat olunca insanın kanı akıyor; hacamat yapılan, kesilmiş olan yerlerden koyu, pıhtılaşmış, koyulaşmış bir kan akmış oluyor. Böylece insanın kanı tazeleniyor, kendisine bir hafiflik geliyor; başına bir hafiflik geliyor, vücuduna bir rahatlık geliyor, kalbinin yükü azalıyor. İbadet ve taatleri daha kolay yapma durumu mümkün oluyor.
Sanıyorum, Arabistan'da sıcaklar çok daha müthiş, insanı kavurucu. İklim daha sert, daha başka türlü. Orada herhalde bu aşırı sıcaklardan insanın sıhhati daha çok zarar görüyor. Zaman zaman hacamat olmak suretiyle kanın tansiyonunu indirip tazelenmesini sağlamak ve kan hâsıl eden dalak, ilik gibi uzuvların çalışmasına imkân vermek gibi çeşitli tıbbî faydaları vardır.
Doktor kardeşlerimiz meseleyi ayrıca incelesinler.
Hatta bana da teklif ettiler de ben kendim de artık bu rivayetlerden sonra bir hacamat olayım diye düşünüyorum. Bakalım, Peygamber Efendimiz' in bu tavsiyesi inşaallah her çeşit sıhhî [düzelmeye] vesile olur. Çünkü ümmü muğîs, "cankurtaran, imdada yetişen tedbirlerin anası" diye adlandırmış.
Ekseriya baş ağrıları olur, doktorlara gideriz. Ben mesela birisini götürmek için profesörlere gittim; her türlü incelemeyi yaptılar, beyin grafiklerini çıkarttılar vesaire... Yine de mahiyetini anlamadıkları çeşitli ağrılar olabiliyor.
"Sen dişini bir kontrol ettir." Peki, dişimizi kontrol ettiriyoruz.
"Gözünü de kontrol ettir." Baş üstüne, gözümüzü de [kontrol] ettiriyoruz, gözlük alıyoruz.
Ee? "Mahiyeti meçhul baş ağrısı."
İsim koyuyor ama buna isim koymak denmez ki, mahiyeti meçhul baş ağrısıymış.
Bu da bir tedbir. Onun için, tavsiye ederim. Bilhassa başı ağrıyanlar bu hacamat olmayı kullansınlar, görsünler.
İkinci rivayet de yine hacamatla ilgili:
Kâne yahtecimu fi'l-ahde ayni ve'l-kâhili ve kâne yahtecimu li-seb'a aşrete ve tis'a aşrete ve ihdâ ve ışrîn.
Tirmizî ve Müstedrek Enes radıyallahu anh'ten; Taberânî İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet etmiş. Kaynakların birkaçında var.
[Peygamber Efendimiz' in] nereden hacamat olduğunu bildiren bir rivayet.
Boynun, omzun iki tarafındaki ahde ayn denilen iki yerden aldırdırtmış. Bir de omuriliğin, omurga kemiklerinin yukarıdan itibaren bir, iki, üç tanesini ihtiva eden, tam "ense kökü" dediğimiz kısımdan aldırtırmış. Bir de küreğin iki tarafından aldırtırmış. Bu mahalli, hacamatı nereden yaptırdığına dair.
Ve her Arabî ayın 17'sinde, 19'unda, 21'inde aldırtırmış. Bu da zamanı...
Ayın ortasına kadar, hilâlin gittikçe büyüdüğü dolunay hâline geldiği zamana kadar yapmak uygun görülmemiş. Ayın küçülmeye başladığı zamanda yapmak uygun görülmüş. O da asırların tecrübesi, onun da bir sebebi, inceliği vardır.
Malum, denizler bile med-cezir oluyor; ayla ilgili -ayın dolunay olması, küçülmesi, büyümesiyle ilgili- yeryüzünde bazı olaylar cereyan ediyor. Ay hilâl olarak görünür, büyür büyür, dolunay olur. Dolunay olduktan sonra günden güne küçülür küçülür, tekrar hilal olur. Sabahleyin, sabah namazına gelirken gökyüzü berraksa görürsünüz.
Sabah görünen eskidir. Akşam görünen yenidir. Yeni hilâl akşam görünür çünkü güneşten sonraya kalmış demektir. O yeni hilâl oluyor.
[Hacamatı] hilâlin dolunay olduğu zamana kadar yapmak doğru değil. Dolunayın gittikçe küçülmeye başladığı zamanlarda, tek günlerde yapmak tavsiye ediliyor. Hacamatın zamanı böyle bildirilmiş.
Buna göre denersiniz, yaparsınız. Doktorlar da kan aldırmanın faydasını zaten söylüyorlar.
Allah insanın vücuduna öyle kabiliyet vermiş ki; insan vücudunu incelese parmağını kaldırır, kelime-i şehadet getirir, Müslüman olur. O kadar kabiliyet vermiş.
Kanın terkibi bir kere başlı başına bir âlem... Bu kan vücudumuzun her tarafına bir dağıtım sistemi ile gidiyor geliyor. Kalpten pompalanıyor, parmaklarımızın ucuna kadar gidiyor. Gitmediği yer yok. O teşkilatı nasıl kurdun?
Kanın kendisinin içinde ordu var, bizim canımızdan ayrı canı olan varlıklar var; akyuvarlar, alyuvarlar var, daha başka bir sürü madde var; A grubu, B grubu, 0 grubu, rh+, rh-, bildiğimiz bilmediğimiz -ilim ilerledikçe- neler görülüyor... Ama onların her birisinin ayrı aklı var, hayatı var, faaliyeti var; yaşıyorlar, doğuyorlar, ölüyorlar. Allah Allah... Biz kendimizi tek bir şahıs sanıyoruz. Biz bir kâinatız, deryayız, âlemiz; içimizde nice nice varlıklar var, her birisinin ayrı canı var, ayrı hayatı var; ölen ölüyor, haberimiz bile olmuyor, biz devam ediyoruz. "Biz" dediğimiz şey, "ben" dediğimiz şey, bizim varlığımız, benliğimiz, ruhumuz bu birliği sağlıyor. Ölen ölüyor, gelen geliyor, giden gidiyor; vücut devam ediyor.
Onun için, büyükler; Men arefe nefsehû fekad arefe rabbehû sözünün mânasını araştırırken bir de demişler ki; -izahlardan bir tanesi-
"İnsan şu vücudunun ne olduğunu bir iz'an ile, irfan ile dikkatlice incelese hayran olur, Yaradan'a âşık olur ve kelime-i şehadet getirir, imana gelir."
Bu kadar güzel sanatı, bu kadar güzel düzeni, bu kadar mükemmel nizamı koyan Allah'ı kabul etmemek, O'na kulluk etmemek mümkün mü?
Değil. İnsan âşık olur, hayran kalır.
Bu kan birazcık aktı mı kendisi yaranın yerini kapatıyor. Trombosit mi varmış, adı neyse, çeşit çeşit maddeler... Açılan gediği kapatıyor, orasını örüyor, kan pıhtılaşıyor, kabuk bağlıyor, ondan sonra kabuk kuruyor, bakıyorsun deri de orasını kapatmış; o o taraftan örüyor, bu bu taraftan örüyor, kapatıyorlar; deri tamir oldu.
Var mı dünyada insanoğullarının yaptığı âletler içinde kendi kendisini tamir eden? Yok.
İşte insan var. İnsanoğlunun vücudu kendi kendisini tamir ediyor. Hatta o kadar tamir ediyor ki; beş yıl önce sende olan şeylerin listesini bir çıkartsalar, şimdi sende hiçbirisi yok. Hepsi gitti, yenisi geldi. Ama sen kalmışsın. Nasıl olmuşsa o da ayrı bir harika, ayrı bir âlem, ayrı bir ilim, ayrı bir hayranlık duyulacak şey...
İşte bu kan bacaklarından akmış, kurumuş, çizik yerleri kalmış. Ondan sonra kendine gelmiş, yemek istemiş. "Dur bakalım, bir basayım..." ayağı basmış, yürümüş, kurtulmuş gitmiş.
Demek ki bir şeyin fazlası da zarar veriyor. Kan da fazla olduğu zaman zararlı oluyor, onun da hacamatla alınmasında fayda oluyor.
Bir de bir ibret daha var; durduğu zaman pıhtılaşıyor, felçlere sebep oluyor. Müslüman da durmayacak! Her şeyden ibret alacağız ya... Arif ibret gözüyle bakar, ibret alır. Kan durduğu yerde durunca pıhtılaşıyor, felce, tıkanıklığa sebep oluyor; o zaman Müslüman da durmayacak.
Ya ne yapacak? Çalışacak, hareket edecek, cıvıl cıvıl, pırıl pırıl olacak.
Bizim genel yapımız…
Gez biraz!
İyi ki Allah-u Teâlâ bize haccı farz eylemiş, elhamdülillah. O farza da hamd-ü senalar olsun. İyi ki umreyi emretmiş. Yoksa başımızı evimizden çıkartıp da dışarı bakacak hâlimiz kalmayacak. Durduğumuz yerde küfleneceğiz. Örümcek duvara bir ip atacak, bizim omzumuzla duvar arasında yuva kuracak.
Neden?
Kıpırdamıyoruz ki! Dünyadan haberimiz yok! Komşularımızdan haberimiz yok! Afganistan ne oluyor? Kafkasya'da ne oluyor? Orta Asya'daki Müslüman kardeşlerim ne oluyor? Bulgaristan'dakiler ne oluyor? Yugoslavya'da ne var?
Arnavutluk'un yüzde 99'u Müslümanmış, gelmiş bir komünist rejim...
Aliyev ne demek? "Ali oğlu" demek.
Adı Ali, Veli... Bundan öncekinin de adı Enver Hoca'ydı...
Ama ilgilenmemişiz, takip etmemişiz.
Dünyaya şöyle bir baktığın zaman; ormanlar âlemine, balıklar âlemine, kuşlar âlemine baktın mı, bir mücadele, bir hareket görüyorsun. Küçük balığı büyük balık arkadan geliyor, yutuyor. Küçük kuşu büyük kuş geliyor, yakalıyor, yutuyor. Ormanlarda o hayvan o hayvana saldırıyor, ötekisi ona saldırıyor. Tilki tavşanı yakalıyor, arslan tilkiyi yakalıyor, insan arslanı yakalıyor. Böyle bir gürültü patırtı...
Müslüman bu dünyada gözünü açacak, Allah Müslümanları birbirine kardeş etmiş, ilgilenecek.
Bacaktaki kan deveran etmediği zaman kapkara oluyor donuyorsa, müslüman [da] hareketli, cevval, çalışkan olacak.
Allah bizi çalışkan Müslüman eylesin!
Üçüncü rivayet Hz. Âişe anamızdan. Buharî'de, Müslim'de, Ebû Dâvud'da var.
Kâne yühaddisü hadîsen lev addehu'l-âddu le-ahsâhu.
Bu rivayetin mânası, Peygamber Efendimiz' in konuşma şekli nasıldı, ona dair.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz konuştuğu zaman öyle bir şekilde söz söyler, konuşurdu ki saymak isteyen birisi kelimelerini, harflerini saymak istese sayacak kadar açık konuşurdu. Tane tane, berrak konuşurdu. Pırıl pırıl, hiçbir şey gürültüye, gargaraya gitmezdi. Duyulmaz, yanlış duyulur, "Öyle mi dedi, böyle mi dedi?" tereddüt edilir; öyle değil. Gayet aşikâr, tane tane, hiç başka türlü anlaşılmaya mahal bırakmayacak, meydan vermeyecek şekilde tek tek konuşurdu. Sayılabilecek gibi, tatlı fakat yavaş, anlaşılır bir şekilde konuşurdu. Sevimli konuşurdu. Kesik konuşup da insanı sıkacak tarzda değil.
Hızlı konuşmazdı. Biraz hızlıca yürürdü de konuşması hızlı değildi. Sanki yokuştan aşağıya yürüyormuş gibi, biraz öne eğilerek hızlı yürürdü. O da cevvaliyetinden. Ama söz anlaşılmak için söylediğinden, sözü tane taneydi. Sözü gargaraya, gürültüye getirmezdi. Sayılacak gibi net konuşurdu Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem.
Kâne yahfî şâribehû.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, evinde hizmetiyle meşgul olan Ümmü Ayyâş'tan ve Hasen rahmetullâhi aleyh'ten rivayet edildiğine göre, bıyıklarını çok kısaltırdı. Sakalı uzatırdı, bıyıklarını kısaltırdı. O kadar kısaltırdı ki kılların azlığından burunla dudak arasındaki kısmın derisi sezilecek gibi... Tamamen tıraş değil, kökünden kazımak tarzında değil; ama o kadar azaltırdı ki derisi belli olacak kadar. Az, gayet aşağıya alınmış, kısa kesilmiş durumda olurdu.
Sakalını uzatırdı. Sakalın uygun olan şekli; bir tutam tutulacak kadar olması. Peygamber Efendimiz' in tavsiyesi [sakalın] hafif olmaması, uzun olması. Çok da aşırı uzun değil, belli bir ölçü içinde uzun olması. Bıyığın da kısaltılması... Kendisi de bıyığı kısaltırdı.
Mümkün mertebe her şeyimizi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz'e uydurmamız lazım.
Abdullah b. Ömer radıyallahu anh hacda ne yaptı?
Müzdelife'ye geldiği zaman bir yerde devesinden indi.
"Dur bakalım, bu alim bir kimse, niçin indi?" diye herkes dikkat ediyorlar. Resûlullah'ın zamanını yaşadı, onun maiyyetinde bulundu, bilgisi çok, Hz. Ömer'in oğlu, ebâdile-i erbaa'dan, dört meşhur Abdullah'tan bir tanesi; Abdullah b. Mes'ûd, Abdullah b. Amr b. Âs, Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Ömer.
Rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn.
Devesinden indi. Deveden inmek kolay değil, binmek de kolay değil. İndi, herkes merakla baktı; hiçbir şey yapmadı, tekrar deveye bindi. Dediler ki:
"Ey Ömer'in oğlu, mübarek, niye indin, sonra niye bindin?"
"Bilmiyorum. Ama Resûlullah Efendimiz tam buraya geldiği sırada hacda böyle yaptı, burada bir indi, bir tekrar bindi. Ben de onun için yapıyorum." dedi.
Peygamber Efendimiz' in ashabının ona bağlılığı böyleydi.
"Neden? Niçin? Öteki türlü yapsam olmaz mı?"
Olmaz. Resûlullah Efendimiz gibi yapmak, o bizim örneğimiz olduğundan, ona ittibâ etmek farz olduğundan, emrini buyruğunu tutmak vazife olduğundan öyle yapmaya çalışmamız lazım.
Allah her şeyimizi Resûlullah'a uydurmaya hepimizi muvaffak eylesin.
22.11.1992 -
Cenazeye Saygı, Yaratılış
09.05.1993 -
Yapılan İşi Güzel
