22.08.1993 - Yardımlaşma, Allah Yolunda Ömür

22.08.1993 - Yardımlaşma, Allah Yolunda Ömür
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ kâne ehadüküm fakîran fe'l-yebde' bi-nefsihî fe-in kâne fadlun fe-'alâ 'ıyâli fe-in kâne fadlun fe-'alâ zî karâbetihî fe-in kâne fadlun fe-hâhunâ ve hâhunâ.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Câbir radıyallahu anh'ten Ahmed b. Hanbel'in, Müslim'in, Ebu Davud'un ve diğer hadis alimlerinin rivayet ettiğine göre Peygamber Efendimiz buyurdu ki;
İzâ kâne ehadüküm fakiran. "Sizden biriniz fakir, muhtaç ise." Fe'l-yebde' bi-nefsihî. "Evvela kendisinden başlasın."
Neye? İhtiyacı olan şeyleri karşılamaya önce kendisinden başlasın.
Fe-in kâne fadlun. "Eğer kendisine ayırdıktan sonra bir fazlalık artıyorsa, dağıtılacak şeyde." Fe-'alâ 'ıyâlihî. "O zaman bakımıyla mükellef olduğu başka kimselere de dağıtsın." Fe-in kâne fadlun. "Bundan sonra yine biraz daha artarsa dağıtılacak şey." Fe-'alâ zî karâbetihî. "Akrabasından, kendisine yakın olan kimselere de dağıtılacak şeyden ayırsın." Fe-in kâne fadlun. "Yine de biraz artan miktar varsa." Fe-hâhunâ ve hâhunâ. "O zaman aklının uygun gördüğü şuraya şuraya dağıtsın."
Demek ki önce kendi ihtiyacını karşılamaktan başlayacak, eline gelmiş olan imkânı; sonra bu mertebe üzere etrafına, başkalarına verecek.
Dikkat edilirse; "Bu imkân benim elime geçti, ben bunun hepsinin üstüne otururum, hepsini lup diye yutarım." demiyor Müslüman. İhtiyacı kadar alıyor, ihtiyacından fazlalık varsa, bakımıyla mükellef olduğu yakınlarına, akrabasına veriyor, ondan sonra şuraya şuraya veriyor. Demek ki bir kere tok gözlülük var. Bir kere sonsuz bir ihtiyaç hâli yok.
Adamın milyarları, trilyonları, bilmem neleri var; hâlâ bilmem şuradan buradan, nereden ne bulurum, yutarım diye... Dağları önüne koysan çatur çutur yiyor, yutuyor; denizleri önüne koysan, huup yutuyor, bitiriyor... Denizler, deryalar yetmiyor, gözü doymuyor... Karnı dipsiz ambar gibi, bir türlü tatmin olmuyor. Böyle değil.
Önüne ne gelirse silip süpürüyor, silip süpürüyor…
Mü'minde böyle bir tok gözlülük olacak, bu bir. Bir de öteki insanlara karşı hizmet, yardım ve el uzatma duygusu olacak, fakir bile olsa. Bak, fakir önce kendisine ayırdı. Fakir, ihtiyacı var; yarına, öbür güne ayırmıyor; sağa, sola, etrafına veriyor. Fakir de eline biraz imkân fazla geçti mi demek ki sağa sola verecek. Bu İslâm'ın içtimaî yani sosyal anlayışının güzelliğini gösteriyor. Yani, "Ben kendim kazandım, istediğim gibi yerim, istediğim gibi harcarım; istersem atarım, istersem yakarım." diyemiyor.
Hatta İslâm'da bir kaide var, zaman zaman burada geçti: Lâ darara ve lâ dırâre fi'l-islâm. "İslâm'da mala zarar vermek yok. Senin malına birisi kasten bir zarar vermişse, sen de onun malına mukabele, karşılık olsun diye bir zarar vermeye hakkın yok." "O benim koyunlarımı öldürmüştü ben de onun koyunlarını öldürürüm. O benim camımı kırmıştı ben de onun camını kırarım." diyemiyorsun.
Ne yapacaksın?
Adalete müracaat edeceksin. Yani, mal, can telefi, eşya israfı yok İslâm'da. Her şey çok güzel ölçüler içine yerleştirilmiş.
Adam muhtaç ama, Fe-in kâne fadlun. "Eğer kendi ihtiyacını karşıladıktan sonra bir fazlalık varsa..." Hop ötekine, hop berikine, her tarafa dağıtacak. E böyle olunca, muhabbetli bir toplum olur, aç, açık kalmaz insanlar, yoksul, fakir kalmaz.
Allah bize her türlü maddî, manevi, içtimaî, ailevî, ruhî, bedenî rahatsızlıklarımızı tedavi etmemiz için her türlü ilacı göndermiş, her türlü çareyi öğretmiş de insanlarda akıl yok, anlayış yok, iyilikten anlama kabiliyeti yok. Yani Allah'ın bize rahmetini anlayamıyor insanların çoğu. Allah âlemlere rahmet olarak peygamber göndermiş, kullarına merhamet ettiği için, önceden haber gönderip ahirette olacakları Kur'ân-ı Kerîm'le bildirmiş; bu iyiliklerden millet, insanlar anlamıyor. Yani, huysuz bir hastanın kendisi şifa bulsun diye, ağzına yaklaştırılan ilacı, kaşığı elinin tersiyle vurup devirdiği, şişeyi kırdığı gibi, huysuzluk ediyor yani insanoğulları.
Hem iyilik yapacaklar Müslümanlar, hem de kötülükleri engelleyecekler. Bu iki vazifeyi anlayamıyorlar. İyilik yapmaya gayret ediyor, karınca kararınca, "Hocam elhamdülillah cami yaptırdım, çeşme yaptırdım." Hakikaten talebeye bakmış, burs vermiş.
Kötülükleri engellemek?
O tarafı yok. Halbuki emr-i maruf, nehy-i münker var. Kötülükleri de engelleme çalışması var.
Bizim arkadaşlardan birisinden hudutta rüşvet istemişler. Sandalyeye oturmuş, rahat bir şekilde, oh oturmuş.
Hayrola?
"Ben bu rüşveti vermem, siz de beni bekletirsiniz. Bekleteceğiniz kadar bekletin. Rüşveti vermem." demiş.
Rahat bir şekilde oturmuş. Bakmışlar ki bu hacı efendiden rüşvet filan çıkmayacak... Böyle olacak insan. Yani mücadeleyi de azimli [yapacaksın...]
İslâm dertlerin devası.
Haram yemeyiz, rüşvet yemeyiz, Allah'tan korkarız, gece gündüz çalışırız. 11-12'ye kadar çalışırız. İş bitinceye kadar çalışırız. Hakkımızı aramayız. Fazlasını bağışlarız.
Bizim gibisini nereden bulacak?
Dünyanın safı, Allah'ın Allahlık adamıyız biz hepimiz. Ama kim daha akıllı onu Allah bilir.
Bizim yaptığımız mı doğru, başkasının yaptığı mı doğru?
Biz askerdeyken nöbet tutmayı zevk biliyorduk. Başkasının yerine de nöbet tutuyorduk.
Niye?
Nöbet tutmak sevap diye. Ötekisi nöbeti kaytarmayı seviyordu, nöbeti başkasının üstüne yıkmayı seviyordu. Biz de nöbeti almayı seviyorduk. Çünkü "Allah rızası için hudutta bekleyen insanın gözüne cehennem ateşi değmeyecek." buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Öğrendik ki Hâtem-i Esam hazretlerinden; günahkâra kızmamamız da lazımmış.
Ne lazımmış? Acımamız lazımmış. Acıyoruz.
Allah ıslah etsin. Allah kurtarsın.
İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeti nûdiye eyne ebnâü's-sittîn ve hüve'l-'umurü'llezî kâle'l-allâhü evelem nü'ammirküm mâ yetezekkerü fî-hi men tezekkera.
Abdullah b. Abbas radıyallahu anhümâ'dan bize naklolunduğuna göre Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in şöyle buyurduğu yazılı kitabımızda;
İzâ kâne yevmü'l-kıyâmeh. "Kıyamet günü olduğu zaman..." Yani kıyamet kopacak, bu dünya bitecek, ahiret âlemi hayatı başlayacak, insanlar mahşer yerinde toplanacaklar. Dünya bitti artık, ahiret. Ahirette, mahşer yerinde nûdiye. "Nidâ olunur."
Kim nida eder?
Herhalde melekler nidâ eder. Bir nidâ, bir ses duyulur, bütün mahşer halkının duyacağı bir ses bu.
Nedir o nidâ?
Eyne ebnâü's-sittîn. 'Nerede altmış yaşını bulanlar? Nerede altmışlıklar, 60 yaşına ermiş olanlar?' Eyne ebnâü's-sittîn. 'Nerede altmış yaşındakiler? Ve hüve. "Bu 60 yaşı," el-'umurü'llezî. "O ömürdür ki," Kâle'llâhü. "Allah-u Teâlâ hazretleri Kur'ân-ı Kerîm'inde o yaş hakkında şöyle buyurmuştur."
Evelem nü'ammirküm. "Biz sizi ömür verip yaşatmadık mı dünyada, ey kullarım?"
Ne miktarda?
Mâ yetezekkerü fî-hi men tezekkera. "Bu yananlar, ahiretin gerçeklerini anlayanlar, kavrayanlar, vaazlardan ibret alıp halini düzeltenler, düzeltebilecek miktarda biz sizi dünyada yaşatmadık mı?'
Alelacele mi aldık sizi ahirete? Fırsat vermedik mi size? O kadar ömür vermedik mi?
Aklı olan kendisini toparladı; nasihatleri anladı, dinledi, halini düzeltti, doğru yola girdi. Siz niye düzeltmediniz?
Biz sizi o kadar yaşatmadık mı, onlar kadar?
Bahis konusu olan ayet-i kerimedeki o yaştır, o 60 yaş.
Muhterem kardeşlerim! Demek ki Allah-u Teâlâ hazretlerinin bu ayet-i kerimesi hakikaten insanı terleten bir ayet-i kerimedir.
Rabbimiz bizleri sorgusuz sualsiz cennetine girenlerden eylesin.
Neden? Çok iyi, matah insanlar olduğumuzdan mı? Değil.
Sorulara cevap veremeyiz, mahvoluruz, ondan.
"Yâ Rabbi! Sen bizi sorgu sual açmadan, çaresini sen bilirsin, şöyle cennetine dahil ediver yâ Rabbi!" diyoruz.
Hani, Kastamonulu harbe gitmiş, bakmış ki gülleler patlıyor, insanlar şehit oluyor, ölüyorlar, can pazarı, kanlar akıyor, canlar yanıyor, kurşunlar vızlıyor. Bakmış ki vaziyet fena. Açmış elini dua etmiş;
"Allah’ım, sen benim canımı gülleye gapdurma. Gapdurursan da cart curt gışı gibi bagıtturma." Cart curt diye öten bir kuş var yani öyle bağırttırma beni diyor. "Derleyip, toplayıp cennetine dıhıvir yâ Rabbi!" dediği gibi biz de Allah'ın bizi derleyip toplayıp bigayri hisab cennetine sokmasını istiyoruz.
Yoksa o ıslah olmayanlara, o emir tutmayanlara, o Allah'ın yolunda gitmeyenlere, Allah-u Teâlâ hazretleri ne buyuracak mahşer günü?
Evelem nu'ammirküm. "Biz sizi yaşatmadık mı, muammer, ömürlü eylemedik mi?"
Ne miktar ömür?
"Uyanan, ibret alan, kendini düzelten insanın düzeltmeye fırsat olduğu kadar bir müddet biz sizi yaşatmadık mı?"
Pattadak mı aldık?
"Yâ Rabbi! Derleyip toparlanacaktım, tam..." filan diye yarım mı kaldı?
Hayır. Öyle değil.
Muhterem kardeşlerim! Allah-u Teâlâ hazretleri yüzlerce, binlerce fırsat verir insanoğluna. Allah-u Teâlâ hazretleri ömür boyunca her insana bir sürü yola gelmesi için ikazlar gönderir. Bir sürü fırsatlar hâsıl olur. Bir sürü benim gibi vaizleri dinlettirir, bir sürü kitapları okutturur, bir sürü nasihatleri, şu veya buradan kulağına getirtir, düşündürür ondan sonra... Yani kullarının doğru yola gelmesi için Allah-u Teâlâ hazretleri çok lütuflarda bulunur. Ama kullar doğru yola gelmezler.
Ve hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki; "Allah bir kulunun yanlış yolu bırakıp da doğru yola gelmesine öyle sevinir ki! Öyle sevinir ki Allah o kulunun dalâleti bırakıp da hidayete gelmesine."
Nasıl sevinir?
"Çölde yolunu kaybetmiş insanın nihayet bir yol bulup da kurtulduğu zamanki sevinci kadar... Susuzluktan ölmek üzere bir insanın, pınarı bulup da şapur şupur suyu içip de hayatını kurtardığı zamanki sevinci kadar sevinir. Çoluk çocuğu olmayan bir insanın yıllar yılı doktor doktor dolaşıp, çare arayıp, çare bulamamışken, olmadık bir yaşta, yaşlı bir halde birden bir evlat sahibi olduğu zaman sevindiği gibi sevinir." gibi misaller veriyor Peygamber Efendimiz. Allah'ın nasıl sevindiğini biz anlayalım diye temsillerle böyle anlatıyor.
Onun için Allah lütf-u kereminden bizlere eğer doğru yolu bulmamız için birtakım işaretler göndermişse ya birisinin dudağından ya rüyada ya kitapta ya başka türlü bir şekilde, bu fırsatları değerlendirmeliyiz. Bu fırsatlara kulak tıkamamalıyız. Bu ikazlara rağmen yanlış yolda devam etmemeliyiz. Çünkü ikaz olur olur olur da bir zaman da pattadak ölüm geliverir, iş işten geçiverir, geçiverebilir. O bakımdan insan ikazı alır almaz düzelmeli, kendisini toparlamalı, yanlış yolu bırakmalı, günahı terk etmeli, sevaplı yola girmeli. Allah'ın sevgili kulu olmaya çalışmalı, gözünü açmalı, ömrünü zayi etmemeli, başkaları uyanmışken bu uyumaya devam etmemelidir.
Uğurlu, güzel, tatlı bir ömür sürmeyi Allah nasip etsin. Huzuruna da sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varmayı nasip eylesin. Defter divan açıp hesaba çekmeden, bigayri hisab bizleri cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.
04.06.1995 -
İslamın Genişlemesi
02.10.1994 -
Hasta Ziyareti, Ayetel
