03.07.1994 - Peygamberimize Verilen Özellikler, Teyemmüm Abdesti

03.07.1994 - Peygamberimize Verilen Özellikler, Teyemmüm Abdesti
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
U'tîtü mâ lem yu'ta ehadün mine'l-enbiyâi kablî: Nüsırtü bi'r-ru'bi ve u'tîtü mefâtîha'l-ardi ve sümmîtü Ahmede ve cüıle lî et-türâbü tahûran ve cüılet ümmetî hayra'l-ümemi.
Hz. Ali Efendimiz radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş, Übey b. Ka'b'dan da rivayet var. Ahmed b. Hanbel; Hanbelî mezhebinin kurucusu, hadis alimi. O, kitabına yazmış.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
U'tîtü. "Bana verildi." Mâ lem yu'ta ehadün mine'l-enbiyâi kablî. "Benden önceki peygamberlerin hiçbirisine verilmemiş olan bazı şeyler Allah tarafından bana verildi."
Nüsırtü bi'r-ru'bi. "Heybet ve korku ile yardım olundum." "Benim heybetim, korkum, azametim düşmanın kalbini titretiyor. Daha bir şey yapmadan, ağzımı açıp bir şey demeden karşı tarafın ödü patlıyor."
Hatta bir başka rivayette geçtiğine göre;
"Bir aylık mesafedeki düşman korkudan tir tir titrerdi."
Peygamber Efendimiz'in heybeti öyleydi. Heybet-i mâneviyesi o kadar muazzamdı ki daha düşmanı görmeden, düşmanla karşılaşmadan, düşmanla arasında bir aylık mesafe varken düşmanın yüreği ağzına gelirdi; Peygamber Efendimiz' in korkusundan kalbi küt küt atmaya başlardı. Bu bir heybet. Allah'ın peygamberine, sevgili kulu Muhammed-i Mustafa’sına verdiği bir meziyet, manevi bir hal.
Şimdi de öyle çünkü bu güzel vasıf ümmetinde devam ediyor. Ümmet-i Muhammed'den Amerika korkar, ödü patlar, yüreği ağzına gelir. Rusya, Çin, İngiltere, Fransa, İtalya korkar; Yunanistan korkar, Ermenistan korkar; hepsi korkar. Bu korkuyu Allah bize bir vasıf olarak vermiş. Bir manyetik alan gibi etrafımızda olanlar bizden korkuyor.
Mü'min korkmaz, mü'min sever.
İkincisi; ve u'tîtu mefâtîhe'l-ard. "Yerin anahtarları bana verildi." Miftah, "anahtar" demek. "Yerin anahtarları bana verildi."
Bunun mânası ne olabilir?
"Ey kulum, ey Muhammed-i Mustafa’m! Al sana Anadolu'nun anahtarı, al sana Balkanlar'ın anahtarı, al sana Orta Asya'nın anahtarı, Afrika'nın anahtarı."
O ülkeleri alan kimselere ne deniliyor?
Fatih, "açan" demek. Anahtar da miftah demek, "açıcı" demek.
"Yeryüzü sana ihsan olunuyor; senin mülkündür, ev senindir, odaları senindir, al Resulüm anahtarlarını, buyur. Konağın anahtarları deste deste senin elinde." demek istiyor.
İslâm yeryüzünün her tarafına yayıldı. Şu anda yeryüzünün her tarafında İslâm var. Rusya'da da var, Çin'de de var, Amerika'da da var. Ama küfür de var. Elbette olacak. Tabi olacak. Ortadaki insan kâfiri görecek, mü'mini görecek; tercihini yapacak. Mü'min olursa sevap kazanacak, kâfir olursa cehenneme gidecek ama kimseye gık diyemeyecek, kimseye ayıp bulamayacak, hiçbir şekilde mazeret söyleyemeyecek. Allah-u Teâlâ hazretleri ona diyecek ki:
"Sen İslâm'ı duymadın mı?"
"Duydum."
"Senin komşun Müslüman değil miydi?"
"Müslümandı."
"Sana İslâm'ı tebliğ etmediler mi?"
"Ettiler."
Şu zamanda İslâm'ı duymayan, bilmeyen kaldı mı? Kalmadı.
Güney Amerika'da da var, Afrika'da da var, Avrupa'da da var. Rusya'yı gezdik. Türkiye'den pek çok insan Rusya'nın pek çok yerine gitti. Moskova'da bile cami var. Roma'da bile cami var. Fransa'da, Almanya'da camiler var. Her yerde Allah-u Ekber deniliyor, lâ ilâhe illallah deniliyor.
"Allah'tan başka ilah yok. Muhammed Allah'ın kuludur. Beşere tapınmayın. Şaşırıp sapıtıp da Allah'ın gönderdiği peygamberleri rab edinmeyin." deniliyor.
Bunu bilmeyen kaldı mı? Hepsi biliyor.
Niye bırakamıyor?
Menfaati bırakmadığı için bırakamıyor. "Kurulu düzeni bozulacak, parası pulu azalacak, huzuru kaçacak." diye bırakamıyor. Şeytan böyle korkutuyor; ondan Müslüman olamıyor.
Yoksa İslâm'ı duymayan kaldı mı?
Kaldıysa da bu onun kusuru; biraz incelesin, araştırsın. Evet, İslâm'ı hiç duymamış olabilir, bizde bile var.
Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde;
"Allah cahili iki misli azaplandıracak." buyuruyor.
Araştırsana be adam!
Bu ekmek, bu sıhhat, bu hayat sana nereden geliyor? Öldükten sonra nereye gideceksin? Bir araştırsana!
Peygamber Efendimiz;
Husnü's-süâli mine'l-ilmi, buyurmuş. "Güzel soru sormak alimlik alametidir." Güzel soru, ilmin bir parçasıdır. Soru sor, cevabını araştır. Biraz kendi kendine soru sor, çevreye soru sor. Biraz merak et! Biraz araştırma lazım.
Muhterem kardeşlerim! Garantili bir şekilde ben size şunu söyleyebilirim: Allah-u Teâlâ hazretleri masum bir cahile de yani kast-ı mahsusu yok, özel bir inadı yok, masum, hiç düşünmemiş bir insana da bir delil gösterir, rüya gösterir; birisini karşısına getirtir, konuşturur, kulağına o mesajı duyurur.
Ringde Muhammed Ali'yi; "Hak din İslâm'dır!" diye bağırttırır, uzaydan gelen astronota; "İslâm dini hak dindir." dedirtir, Amerikan dolarının üzerinde In God We Trust "Biz Allah'a tevekkül ediyoruz." yazısını yazdırtır. "Düşünsün." diye bin bir vesile çıkar da o vesilelere kulak tıkadığı için insan ahirette cezasını, belasını bulur.
Ben şahsen kendi hayatımdan biliyorum. Daha ortaokulda iken "Kıyamet kopmuş da hesaba çekiliyorum." diye kan ter içinde rüyalar görürdüm. Muhakkak herkes görür. Allah herkese bir ikaz gönderir, bir işaret gösterir. Neler var; rüyalarla ve çeşitli yollarla Allah'tan insanoğluna ne mesajlar geliyor. Ama kulak tıkıyor, araştırmıyor, dinlemiyor.
Ve sümmîtü Ahmede. "Ve bir vasfım da ben ‘Ahmed' diye isimlendirildim."
Ahmed "En çok methedilen, en yüksek şahsiyet." demek. Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in geleceğini İncil ayetleri bildirmişti, Hristiyanlar bekliyorlardı; Tevrat ayetleri belirtmişti, Yahudiler bekliyorlardı. Peygamber Efendimiz zuhura gelmeden önce; "Bir ahir zaman peygamberi gelecek." diye bilgileri vardı. Onun isminin Ahmed olacağı kendi kitaplarının asıllarında yazılıydı. Tercümelerinde Ahmed mânasına yakın kelimeler var, Paraklitus ifadesi var; kesin.
Bugünkü İncil'de bile var. En son, o bozuk tercümelerde; "hakikat ruhu" diye tercüme etmişler. "Ahir zamanda bir hakikat ruhu gelecek." diye papazlar konuşmuşlar, alimler kitaplara yazmışlar.
Hakikat ruhu kimdir?
Gerçek alimler bunun Hz. Muhammed-i Mustafa olduğunu söylüyorlar. Papazlardan bazıları da böyle söylüyor. Bu hususta kâfi miktarda malzeme var.
Efendimiz, Ahmed diye isimlendirilmişti. O da onun vasfı. "En çok övülen kul" olma vasfına layık, o sıfata yükselmiş başka bir kimse yok. Elhamdülillah öyle bir Peygamberin ümmetiyiz.
Ve cüıle lî et-türâbü tahûrâ. "Yeryüzü, toprak Allah tarafından bana temizleme malzemesi kılındı." Toprakla abdest alırım, namaz kılarım.
Bir insan çölde gidiyor. Uyudu, rüya gördü, gusül abdesti alması gerekti. Su yok. Al başına derdi. Çölde su yok ama cünüp oldu. Şimdi bu insan ne yapacak? Teyemmüm abdesti alır. Toprağa elini vurur, yüzünü sıvazlar; toprağa elini vurur kollarını sıvazlar. Teyemmüm Kur'an'da vardır, Allah'ın emridir, müsaadedir. Böylelikle abdestli olur, namazlarını kılar. Susuzluk ibadetine engel olmuyor. Veyahut cünüp olmadı da tuvalete gitti geldi, abdesti bozuldu. Abdest alacak ama su yok. Yine aynı şekilde toprakla teyemmüm abdesti alır.
Ameliyat masasından hastayı getirdiler, yatağına yatırdılar. Tuvalete gitmesi mümkün değil. Zaten idrar yolunda sonda var, kolunda serum var; kıpırdayacak hali yok. Namaz kılacak ama abdest alması lazım. Kalkması mümkün değil. O zaman toprak cinsinden bir şey önüne getirilir, teyemmüm abdesti aldırılır. O da orada gözüyle imâen namazını kılar. Bu da bir kolaylıktır.
Peygamber Efendimiz; "Yeryüzü bana temizleme malzemesi olarak kabul olundu, temizlik malzemesi kılındı." buyuruyor. Bizim dinimiz kolaylık dinidir. İbadetlerde zorluk yoktur ama devamlılık vardır, kesinti yoktur.
Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde ameliyat olacaktık. Ameliyat olmadan önce gezebiliyorsunuz, konuşuyorsunuz. Falanca ameliyat olacak, filanca ameliyat olmuş; üç gün, beş gün yatmış. O da dolaşıyor. "Nerelisin? Nasılsın? İyi misin?" Konuşuyoruz. Namaz vakti geliyor,
"Hadi namaz kılalım." diyoruz.
"Yok, ben kılmam. Ameliyat oldum, üstüm başım kirli, paslı." diyor.
"Olsun, sen özel durumdasın, mazeretlisin." diyoruz.
"Suya dokunamam, sargılar var." diyor.
Hepsinin çaresi var. Sargının üzerine mesh yapılabilir; abdest yerine teyemmüm abdesti alınır ama namazı geçirmek yok. Harpte bile namazı geçirmek yok. Adam hacı, uzun sakallı ama hastanede bulunduğu müddetçe hiç namaz kılmıyor.
Titrer insan! Allah sana günde beş vakit namaz kılmayı farz kılmış.
İnne's-salâte kânet âle'l-mü'minîne kitâben mevkûtâ.
Allah'ın emrini nasıl küçümsersin, nasıl kılmazsın?
Hacı baba olmuş da namazın devamlılığı şuurunu içine yerleştirememiş; "Üstüm temiz değil, abdestim iyi değil." diye namazı terk ediyor. Öyle şey olmaz!
Dinde kolaylık vardır. Bunun bir çaresi mevcuttur. Söylüyorum ama yine de aklı yatmıyor. Sana ayrı hüküm mü inecek? Yoksa sen dinin ahkâmından beğenmediğini kendi kafana göre mi değiştireceksin? Öyle şey olur mu?
Toprağın temizlik malzemesi kılınması bir Müslüman için kolaylıktır. Çölü var, dağı var, susuz yeri var, cihat var, yolculuk durumu var; hayatın bin bir türlü hali var. Onun için bu büyük bir nimettir.
Ve cüılet ümmetî hayre'l-ümemi. "Ve benim ümmetim, ümmetlerin en hayırlısı kılınmıştır. Bu da bana verilen bir imtiyazdır." buyuruyor.
Ümmet-i Muhammed ümmetlerin en hayırlısıdır; hayru'l- ümem'dir. Elhamdülillah ki biz de o ümmetteniz. Allah'a hamd-u senalar olsun. O ümmetten oluşumuzun kadrini, kıymetini bilelim.
Ümmetin olduğumuz devlet yeter.
Hizmetin kıldığımız izzet yeter.
"Ya Resûlallah! Biz senin ümmetin olmuşuz ya, bu bize mutluluk olarak yeter."
Ne güzel söylemiş! Bazen; "Hadisleri açıkladığımız gibi şu Mevlid-i Şerif’i de açıklasak." diye aklıma geliyor. Böyle bir seri vaaz yapsak da Mevlid'i açıklasak. Çok güzel bir şey olur. Mevlid çok güzel bir manzume, harika bir manzume. Bir edebiyatçı olarak her beytine âşığım.
Almanya'dan Türkiye'ye bir elçi gelmiş. Bursa'da bizim Kazım Amca diye bir tanıdığımız var; o da hükümet tarafından ona Bursa'yı gezdirmekle görevlendirilmiş. Adam elçi, Türkçe biliyor; Türk kültürünü, edebiyatını öğrenmiş. Ama Alman, Alman elçisi. Konuşuyorlar, görüşüyorlar. Bizim Kazım Efendi rahmetli; ihvanımızın yaşlılarından, mekteb-i ziraat muallimlerinden. Tabir öyle; yani şimdiki tabiriyle tarım okulu öğretmenlerinden. Kazım Efendi, "Almancası güzel" diye bu elçiye mihmandar olmuş. Çelik Palas'ta mükellef bir odada misafir ediliyor. Bursa'yı geziyorlar.
Elçi bir gün;
"Kazım Efendi! Yarın da Süleyman Çelebi hazretlerini ziyarete gidelim." demiş.
"Şaşırdım." diyor. Alman elçisi, Alman ama Süleyman Çelebi'yi ziyaret edecek.
"Olur." demiş. Tabi biraz da sevinmiş.
"Ertesi gün kahvaltı vaktinde gittik. Alman elçisi bir protokol ziyaretine gidecekmiş gibi resmi elbiselerini giymiş, frak giymiş." diyor. Demiş ki:
"Efendim ne oldu? Hani Süleyman Çelebi'yi ziyarete gidecektik? Mezarlığın içinde, otların arasında bir kabir; onu ziyaret edeceğiz. Bu ne kıyafet böyle? Yoksa program mı değişti? Valilikte bir toplantı mı olacak? Bakan mı gelecek, reis-i cumhur mu gelecek? Bu kıyafet ne böyle?" Alman elçisi;
"Yok" demiş, "Süleyman Çelebi için giyindim."
Oraya öyle gidecek. Yani Süleyman Çelebi'ye reis-i cumhur kadar itibar ediyor.
Adam reis-i cumhurun yanına çıkacakmış gibi giyimine dikkat ediyor, Süleyman Çelebi'nin karşısına çıkmaya hazırlanıyor. Alman'daki edebe bak!
"Mezarın karşısında bir çakıldı. Hazır ol vaziyetinde dakikalarca durdu."
Onun sevgi ve saygı gösterme tarzı öyle. Sonra dönmüş;
"Kazım Bey! Siz dünyada Süleyman Çelebi'nin şiirleri kadar kuvvetli şiir söyleyen başka bir şair biliyor musunuz? Hangi şairin sözü şu beyit kadar kuvvetlidir?" demiş:
Dedi gördüm ol Habibin ânesi,
Bir acep nur kim güneş pervanesi.
Berk urup çıktı evimden nagehan,
Göklere dek nur ile doldu cihan.
Ne diyor burada? Süleyman Çelebi ne anlatıyor? Ne demek istiyor?
Dedi gördüm ol habibin ânesi.
"O Resûlullah'ın annesi Amine Hatun, ‘Gördüm.' dedi ki."
Bir acep nur kim güneş pervanesi.
"Bir muhteşem şayan-ı taaccub nur gördüm ki güneş pervane kelebeği gibi onun etrafında sönük kalır."
Pervane kelebeğinin gelip de elektriğin, mumun, şamdanın etrafında döndüğü gibi güneşin onun etrafında dönesi gelir, dönecekmiş gibi olur; öyle muhteşem!
"Güneşten kat kat daha muhteşem bir nur gördüm." demiş oluyor. "Öyle bir nur gördüm ki güneş onun pervanesi mesabesinde."
Berk urup çıktı evimden nagehan.
Göklere dek nur ile doldu cihan.
"O nur birdenbire evimden parıldayarak çıktı; cihan göklere dek nur ile doldu."
İnsan kelimeleri bildi mi tüyleri diken diken oluyor.
Annesi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem'in doğumu zamanında ne görmüş? İşte böyle bir nur görmüş.
Süleyman Çelebi nasıl anlatıyor?
Dedi gördüm ol Habibin ânesi,
Bir acep nur kim güneş pervanesi.
Berk urup çıktı evimden nagehan,
Göklere dek nur ile doldu cihan.
Resûlullah böyle doğmuş. Resûlullah'ın doğumu olağanüstü bir şey. Resûlullah'ın geldiği yere rayiha-i tayyibe yayılıyor. Onu görenlerin gözleri kamaşıyor. Öyle bir şey.
Alman onu hissediyor, Alman onu biliyor. Bu sözlerin mânasının derinliğini anlıyor, Allah bize uyanıklık versin.
Fatiha-i Şerife mea’l Besmele.
09.07.1995 -
Peygamberler, Allahın Rahmeti
23.04.1993 -
Gerçek Namaz, Büyüklere
