09.07.1995 - Peygamberler, Allahın Rahmeti

09.07.1995 - Peygamberler, Allahın Rahmeti
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Hz. Aişe anamızdan, radiyallahu teala anha. Allah şefaatine erdirsin. Buhari, Müslim, Ahmet İbni Hambel rivayet etmiş.
Buyuruyor ki, hiç şüphe yok ki hiçbir peygamberin ruhu kabz olunmaz, ölmez yani hiçbir peygamber, hatta, cennetteki yeri kendisine gösterilmeden ruhu kabz olunmaz. Gösterilir de ondan sonra da yine serbest bırakılır.
Ey benim Peygamberim, Ey benim sevgili kulum, Ey benim vazifemi, emrimi insanlara tebliğ edipte, benim kendisine verdiğim vazifeyi yapan kıymetli kulum!
İşte bak cennetteki yerin şurası. Nasıl istersin, hayatta biraz yaşamak mı istiyorsun, yoksa artık buraya gelecek misin diye muhayyer bırakılır. Ondan sonra ruhu kabz olunur.Yani cebir yok, zorlama yok, ikram var. İstersen yaşa, dilersen istersen buyur cennetteki yerin burası diye gösterilir diyor Peygamber sallallahu aleyhi vessellem efendimizin mübarek zevcesi Hz. Aişe anamız, Peygamber efendimizden bunu rivayet ediyor.
Demek ki hani hiçbir kul nerede öleceğini bilmez; diye ayet-i kerîme var ya, bilmez, genellikle bilmezler de Allah’ın sevgili kulları bilir, işaretlerinden anlar. Peygamber Efendimiz her sene Cebrail aleyhisselam ile Kur’an-ı Kerimi bir defa okurdu, Ramazan da şöyle bir devrederdi.
Vefatı senesinde kaç defa okudu?
İki defa okudu. Ordan anladı ki bu sene bu iş tamam oluyor. Yani Allah, işaretlerinden bildirir.
Bir de güzel bir rivayet vardı, Tezkiretü’l Evliya da.
Süfyani Sevri Hazretleri; büyük alim, fakih, arif, zahid, kıymetli kimse. Allah’ın sevgili kulu demek ki. Abdullah İbni Mübarek de benim çok hürmet ettiğim, sevdiğim, aşıklısı olduğum bir mübarek alimdir, O’nun meclisine gidermiş. Hadis okurmuş Abdullah İbni Mubarek. Süfyani Sevri de kendisi büyük alim, derya, mezhep sahibi, özel kendisinin Sevriye Mezhebi var, ama O’nun meclisine gidermiş tevazuya bak, ilim sevgisine bak, sevap kazanmak için, bildiği bile olsa, tekrar etmek için ne kadar güzel.
Süfyani Sevri bir gün, yine gitmiş. Abdullah İbni Mübarek zengin, mücahit, tüccar, hadisçi, mutasavvuf, derviş, cömert, her türlü güzel sıfatı var, hayran olunacak bir kimse. Hayatını hepimizin okuması lazım gelen bir kimse. Abdullah İbni Mübarek rahmetullahi aleyhin dersini dinlemiş, ondan sonra demiş ki;
“Ey Abdullah bundan sonra, senin dersine gelmiyorum. Bundan sonra senin meclisine gelmiyorum. Senin konağındaki cariyelerin, terbiyesiz cariyeler, bana laf attılar gelirken demiş, hadi gel senin ile evlenmeye hasretiz biz, ne duruyorsun hadi yanımıza gelsene dediler demiş. Bundan sonra senin bu konağına gelmiyorum”. Demiş, sinirlenmiş, çıkmış. Abdullah İbni Mübarek yanındakilere diyor ki; vefatı yakın, Sufyani Sevri’nin. Hurileri görmüş, çünkü benim konağımda cariye yok ki. Hurileri görmüş, huriler çağırıyorlar cennete. Ordan anladı, şıp diye anladı. Durumun, ötekisi farkında değil. Sanıyor ki Abdullah İbni Mübarek’in cariyeleri, kendisini evlenmeye çağırıyor. Cennet hurileri çağırıyor. Abdullah İbni Mübarek tabi sözden şıp diye anlamış. Kendisinin konağında cariye yok ki ona öyle laf atacak. Huriler olduğunu anlamış, diyor ki bekleyin vefatı yakın. Biraz sonra vefat haberini getiriyorlar. Cenaze namazını kılıp, vazifeleri yapıp ahirete selametliyorlar.
Onun için Allah sevgili kullarına bildirir. Allah bildirmeye kadir mi? Kadir. Bildirir mi? Bildirir. Kimse mani olabilir mi? Olamaz. Bildiriyor bazısına. Kulum ben seni alacağım yarın öbür gün diye, haberi verebiliyor.
Allah bizi mümini kamiller olarak ahirete göçenlerden eylesin.
İkinci hadis-i şerife gelelim.
İnna’llâhe haleka levhan mahfuzan min dürretin beydâe, safahatuhâ min yâkûtetin hamrâe, kalemuhu nûrun, ve kitabuhû nûrun, li’llâhi fi külli yevmin sittûne ve selâsemieti lahzatin, yahlüku ve yerzuku, ve yümîtü ve yuhyi, ve yuizzu ve yüzillu, ve yef’alu mâ yeşâ’
İbn-i Abbas radiyallahu anhuma’dan bu da. Bu ikinci hadis-i şerif de öteki Abdullah’tan.
Dört Abdullah’tan ikincisi Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah’tır. O da genç, büyük alim bir kimse oldu. Radıyallâhu anhümâ.
Babası Peygamber Efendimiz’in amcası, kendisi de amcazadesi, genç bir kimse. Bu ikinci hadis-i şerif de ondan. O da Abdullah.
Bu hadis-i şerifte ne buyuruyor Peygamber Efendimiz:
İnna’llâhe haleka. Hiç şüphe yok ki Allah-u Teâlâ Hazretleri yarattı levhan mahfuzan, bir levha yarattı; mahfuzan, korunmuş bir levha yarattı.” Yâni herhangi bir tesir altında kalıp bozulup, değişmeyen bir levha yarattı. Hıfz edilmiş, korunmuş bir levha. Levh-i Mahfuz diyoruz biz buna.
Levh-i Mahfuz’u yarattı. Nerden?
Min dürretin beydae. Beyaz inciden yarattı. Levh-i Mahfuz’u beyaz inciden yarattı.
Safahâtuhâ min yâkûtetin hamrâe. Sayfaları kırmızı yakuttan, kalemuhû nur, üstüne yazı yazan kalem de nurdan, kalem-i ezel de nurdan, ve kitâbuhû nûr, yazıları da nurdan.” Kalem nurdan, bu beyaz inci, yakut sayfalı Levh-i Mahfuz’un üzerine yazılan yazılar da nurdan.
Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin her gün oraya sittûne ve selâse mieti lahzatin üç yüz altmış lahzası vardır, bakışı vardır. Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin Levh-i Mahfuz’a ilgisi, irtibatı, emri vardır.
Yahlüku ve merzuku. Yaratır, yaratmış olduğu kullarına rızkı verir; ve yumîtü ve yuhyî, öldürür, diriltir. Ve yuizzü ve yuzillü. Kimini aziz kılar, kimisini zelil eder. Kimisini basit bir insanken, yüksek mevkilere çıkartır. Kimisini en yükseklerden aşağı indirir, zelil kılar.
Ve yef’alu mâ yeşâ’ dilediğini yapar.
Allahu Teâlâ Hazretleri dilediğini yapar.
Yef’alu’llâhu mâ yeşâ’ Allah-u Teâlâ Hazretleri neyi dilerse onu yapar.
İşte bu demin bahsi geçen Levh-i Mahfuz’la ilgili bir hadis-i şerif. Hemen aşağıda karşımıza geldi.
Demek ki ak inciden imiş. Yaprakları kırmızı yakuttanmış. Kalemi nurdanmış, yazıları da nurdanmış Levh-i Mahfuz’un. Allah-u Teâlâ Hazretleri bir günde nice nice defa oraya nazar eyler ve yeni mahlûklar yaratırmış. Yaratmış olduğu eski mahlûkların rızıklarını tayin edermiş. Kimisini öldürür, kimisine yeniden hayat verir, dünyaya getirirmiş. Kimisini aziz kılarmış, kimisini zelil kılarmış. Onun için Rezzak Allah’tır. Yaratan Allah’tır. Öldüren Allah’tır. Hayat veren Allah’tır. Dilediğini yapar. Aziz kılan Allah’tır, zelil kılan Allah’tır.
Bunlar tabii Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin işleridir, kullar bu işleri tam anlayamazlar işin doğrusu. Tam kavraması kulların bu işleri mümkün değildir. Çünkü Allah-u Teâlâ Hazretleri’nin zatını, şanını insan aklı tartamaz, ölçemez, tam kavrayamaz.
İdrâki maâli bu küçük akla gerekmez,
Zirâ bu terazi o kadar sıkleti çekmez.
Bu terazi o kadar ağırlığı tartacak bir terazi değil. Allah’ın işleri muazzam işler olduğundan, büyük işler olduğundan böyle bunları herkes anlayamaz. Esrarını bilemez.
Yâni nasıl bilemez? Levh-i Mahfuz nedir, nasıl bir şeydir? Bilemez ki, bilemeyiz ki. Allah nasıl emir veriyor, nasıl yazılıyor, nasıl siliniyor?
Yemhu’llâhu mâ yeşâü ve yüsbitü ve indehû ümmü’l-kitâb.
Dilediğini yazıyor, dilediğini çiziyor. Kalem ne demek, vs.? Bunları anlayamaz ama biraz kompütür bilenlere, biraz bildiği bir şey söylendiği zaman anlıyor. Bak kompüter var diyorsun, şöyle yapıyorsun, böyle yapıyorsun. Ondan sonra ekranda şu oluyor, bu oluyor, vs. filan. Plan diyorsun, program diyorsun. Millet kendisinin yaptığı, kendisinin bildiği şeylerden, “Haa, ona mı benziyor?” diye biraz bir şeyler anlıyor ama gene de anlaması benzetme yoluyladır, tam anlayamaz.
Allah’ın işlerini ,Allah’ın kendisini görmeyen mahluklarının tam anlaması mümkün değildir. Ne Levh-i Mahfuz’u anlayabilir, ne kalem-i ezeli anlayabilir, ne kaderi anlayabilir, ne Allah’ın işlerini anlayabilir. Bu insanın aklı ancak toplama, çıkartma, küçültme, büyütmeyle çalışır. Ne demek? İnsan muhayyilesi; ekleyerek, toplayarak, yeni bir şeyi tasavvur eder.
Mesela yedi başlı dev der. Neden? Bir başlı insanı biliyor, yedi başlı dev der. Bu toplama yâni çoğaltmak suretiyle. Veya azaltarak düşünür yeni bir mahluk düşüneceği zaman. Tepegöz der, tek gözlü. Yâni iki gözlü mahluk görmeye alışmış. Halbuki sineğin bir sürü gözü var. Daha başka böyle çeşitli gözleri olan mahluklar var. Yâni tek gözlü. Ya azaltır, ya çoğaltır. Ya büyültür, ya küçültür. Dev der, yâni çok büyük bir mahluk düşünür. Cüce der, küçük bir mahluk düşünür. Hiç aklının, gözünün, kulağının sahasına girmemiş bir şeyi anlayamaz. Anlaması mümkün değil, benzetecek, neye benzetsin. Benzetilecek bir şey yoksa, hiç görmediği bir şeyse, nasıl anlatacaksın.
Anadan kör olarak doğmuş bir insan karşında oturuyor. Sen ona diyorsun ki:
Aman, karşıma bir kırmızı kiraz geldi, bir sarı kiraz geldi. Ne anlasın kırmızıyı, sarıyı. Bir kırmızı gül, bir beyaz gül. Ne anlasın kırmızı, beyazı. Kör, adamın renklerle ilgili tasavvuru yok kafasında. Bu anlamaz, mümkün değil bir şeyi anlaması. Eğer biraz görmesi olsa, bak şundan biraz açık, şundan biraz koyu. Şuna benziyor, buna benziyor filan diye benzetmeyle, eklemeyle, çıkartmayla, büyültmeyle, küçültmeyle anlatabilirsin.
İnsanın içi bu kadarcık. Bu kutunun içindeki şu akıl dediğimiz şey, muhayyile, insanın hayal gücü böyle çalışıyor, o kadar. Bazı şeyleri anlayamaz. Neden? Hiç emsalini görmemiştir de ondan.
Nasıl olacak bu iş?
Görmedin, anlayamazsın, boşuna sorma! Köre rengi anlatmak gibi bir şey.
Üçüncü hadis-i şerif. 88. sayfanın, 1. hadis-i şerifine geldik. Hiç olmazsa üç tane okumuş olalım!
İnna’llâhe teâlâ haleka miete rahmetin, rahmetün minhâ kasemehâ beyne’l-halâik, ve tis’aten ve tis’ine ilâ yevmi’l-kıyâmeh.
Bu da yine İbn-i Abbas radıyallahu anhuma’dan. Hz. Abbas’ın oğlu Abdullah’tan bir diğer hadis-i şerif.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
İnna’llâhe teâlâ haleka miete rahmetin. Allah-u Teâlâ yüz rahmet yarattı. Rahmetün minhâ. O yüzden sadece bir rahmeti, yâni yüzde biri, kasemehâ beyne’l-halâik, bütün insanların hepsine dağıttı, taksim etti.
Al sana şu kadar, al sana şu kadar, al sana şu kadar.
Bu rahmet ne demek burada?
Merhamet demek, acıma duygusu. Allah yüz misli acıma duygusu yaratmış, bir tanesini sadece yeryüzündeki bütün mahlukatın arasına taksim etmiş. Al sana şu kadar, al sana şu kadar diye.
Anne çocuğunu ondan seviyor, ondan bağrına basıyor, ondan emziriyor. Hayvan, çocuğu memesini emerken ondan ayağını kaldırıyor, ondan böyle yalıyor yüzünü. Kedi yavrusunu o sevgi ile bağrına basıyor. Neden? İçinde merhamet var, Allah ona taksim etmiş. Evladına karşı merhamet var.
İnsanların da birbirine merhameti var. Acıyoruz, “Komşumuz filanca yazık, hasta olmuş.” diyoruz, “Geçmiş olsun!” diyoruz, “ başına ne felaketler geldi.” diyoruz. Yâni bütün acıma duygularını, insanların, hayvanların, mahlûkatın birbirlerine karşı merhametlerinin hepsini topla. Bunların hepsi ne? Allah’ın yarattığı yüz rahmetten sadece yüzde biri bunlar.
E gerisi, doksan dokuzu nerede?
Gerisini Allah-u Teâlâ Hazretleri ahirette ihsan edecek. Yâni dünyadaki bütün mahlukatın, bütün yaratıkların birbirlerine merhametleri, hepsi yüzde bir. Onun doksan dokuz misli fazlası, yüzde doksan dokuzu ahirette. Allah-u Teâlâ Hazretleri o zaman rahmetiyle muamele edecek. Nice nice kullarını afv u mağfiret edecek, onları cennetine sokacak, cehennemden azad edecek. Büyük mükafatlar verecek. Layık olmadıkları nimetleri verecek. Doksan dokuzu geride. Yâni yüzde biri daha gördüğümüz,hepsini de görmüyoruz yâni dünyanın ne kadarını görüyoruz biz?
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi de o engin, o muazzam rahmetine erenlerden eylesin. Hem dünyada hem ahirette.
Altındaki de o konuyla ilgiliymiş, onu da okuyuverelim. Çünkü mevzu birliği var:
İnna’llâhe teâlâ haleka miete rahmetin, küllü rahmetin mil’u mâ beyne’s-semâi ve’l-ard, kaseme minhâ rahmeten beyne’l-halâikı, bihâ ta’tıfu’l-vâlideti alâ veledihâ, ve bihâ teşrebü’l-vuhşü ve’t-tayri el-mae, ve bihâ teterâhümü’l-halâiki, feizâ kâne yevmü’l-kıyâmeti kasarahâ ale’l-muttakîne, ve zâdehüm tis’an ve tis’in.
Ebû Hureyre radıyallahu anh’dan, demin ki hadis-i şerifi biraz daha açıklayan bir hadis-i şerif bu.
Buyuruyor ki Peygamber Efendimiz:
Allah-u Teâlâ Hazretleri yüz merhamet yarattı. Rahmet diyoruz ama merhamet manasına. Yüz merhamet yarattı.
Küllü rahmetin melee mâ beyne’s-semâi ve’l-ard. Her rahmet yerle göğün arasını dolduracak kadar çok.. Muazzam rahmet, miktar, hacim böyle. Muhteşem, muazzam. Yerle göğün arasını dolduracak kadar.
Kaseme minhâ rahmeten beyne’l-halâikı. Sadece bir tanesini, yâni yüzde birini mahlûkatı arasında herkese nasibi kadar verdi.” Al sana şu kadar merhamet, al sana şu kadar merhamet. Sen merhamet sahibi ol, sen merhamet sahibi ol diye bir miktar hepsinin duygusuna, içine merhamet verdi.
Bihâ ta’tıfu’l-vâlideti alâ veledihâ. İşte o verilen, Allah’ın lütfu olan merhamet sayesinde, anne evladına müşfik davranıyor.
Ve bihâ teşrebü’l-vuhşü ve’t-tayri el-mae. İşte o merhamet dolayısıyla vahşi mahluklar, kuşlar su bulup içiyorlar.
Ve bihâ teterâhümü’l-halâiki. Bu merhametin kendilerine verilmiş olmasından dolayı yaratıklar birbirlerine merhamet ediyor, acıyorlar.
İki tane balina Karadeniz’e gelmiş, zavallı! diye herkes ayağa kalkıyor. “Ne olacak, yazık!
E niye yazık, ne var? İşte acıma geliyor yâni. Bizim malımız değil, bir şey değil; elin balinasına acıyoruz.
Bakıyoruz, yolun kenarında ağaçlar yanmış, vah vah yazık diyoruz. Ne oldu? Acıyoruz. Tarla senin mi? Değil. E acıyoruz yâni. Yangın olmuş, şu kadar şey yanmış falan. Kıbrıs’ta şöyle oldu diye acıyoruz değil mi? İşte bu mahlukat arasındaki merhametleşme hep bundan.
Fe izâ kâne yevme’l-kıyâmeti. Kıyamet günü olduğu zaman, kasarahâ ale’l-müttakin Allah geriye kalan doksan dokuz rahmeti ve öteki buraya taksim edilmiş rahmetlerin hepsini, merhametlerin hepsini Allah’tan korkan müttaki kullarına tahsis edecek. Sadece onlara, mü’min müttakî kullarına verecek.
Ve zâdehüm tis’an ve tis’în. Onlara doksan dokuz kat merhamet ihsan edecek.
Tabii muhterem kardeşlerim. İşte burada bir müttaki kelimesi geçiyor ya. Müttaki kul, takva ehli kul demek bu. Bu çok önemli.
Bak, bizim tasavvuf yoluna ne derler? Takva yolu derler.
Falanca adam çok takva ehli bir insan. Hiç harama yanaşmaz, sözüne dikkat eder, elini harama uzatmaz, haram lokma yemez, kimsenin hakkını çiğnemek istemez, filan deriz.
Takva ehli, müttaki demek yâni.
İşte bu çok kıymetli bir sıfattır. Kimseye haksızlık yapmamak, kimsenin hakkını yememek. Günaha girmemek, zulüm etmemek ve haram yememek. Takva budur.
Bizim yolumuz tasavvuf yolu takva yoludur. Gerçek müslümanlık takva yoludur. Bu çok önemlidir.
Allah doksan dokuz rahmeti, merhameti yarın kimlere verecek? Müttaki kullarına verecek, Allah’tan korkan, sakınan, çekinen, günahlardan uzak duran, haramlara yanaşmayan kullarına verecek.
Onun için hepimizin takva ehli kul olmamız lazım. Hepimizin takvayı öğrenmesi lazım. Hepimizin takvaya göre ibadet yapması lazım. Takvaya göre yaşaması lazım. Takvaya göre ticaret yapması lazım. Takvaya göre aile hayatını sürdürmesi lazım. Her işin, takvaya uygun olması lazım. Her işin müttakiyâne olması lazım ve hayatında tatbik etmek lazım.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.01.1993 -
Zina
