07.07.1996 - Tevbe, Korku ve Ümit

07.07.1996 - Tevbe, Korku ve Ümit
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne'ş-şeytâne kâle: Ve izzetike yâ Rabbi, lâ ebrehu uğvî ibâdeke, mâdâmet ervâhuhum fî ecsâdihim, fe kâle'r-Rabbu, "Ve izzetî ve celâlî lâ ezâlü ağfiru lehüm mestağferûnî."
Ebu Said el-Hudrî hazretlerinden rivayet edilmiş. Ahmed İbn Hanbel ve diğer kaynaklarda olan bir hadis-i şerif. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bize ezelde, eskiden olmuş bir hadiseyi anlatıyor, bilgi veriyor.
İnne'ş-şeytâne kâle. "Şeytan muhakkak ki şöyle dedi…" Ve izzetike yâ Rabbi. "Ey Rabbim! Senin izzetine yemin olsun ki, and olsun ki…" Lâ ebrehu uğvî ibâdeke, mâdâmet ervâhuhum fî ecsâdihim. "Yaşadıkları müddetçe, ruhları vücutlarında sağ olduğu müddetçe ben senin kullarını senin izzetine and olsun ki kandıracağım." Şeytan kovulurken Allah-u Teâlâ hazretlerine yapacağı faaliyeti böyle söyledi. Fe kâle'r-Rabbu. "Allah-u Teâlâ hazretleri, Rabbimiz, yaratanımız da ona cevaben buyurdu ki…" Ve izzetî ve celâlî. "İzzetime, celalime and olsun ki…" Lâ ezâlü ağfiru lehüm mestağferûnî. "Onlar bana tevbe ve istiğfar ettikçe ben de onları mağfiret edeceğim."
"Var mı bir diyeceğin? Sen kandırmış olsan bile, onlar 'Tevbe yâ Rabbi, affet yâ Rabbi, bağışla.' dedikçe onları affedeceğim. İzzetime, celalime and olsun ki tevbe istiğfar ettikçe ben de onları affedeceğim." dedi.
Onun için kul tevbe ettikçe günah kalmaz. Birinci işimiz günah işlememektir; şeytana kanmamak, uymamak, aldanmamaktır.
Eğer ayağımız kaymış da şeytan bizi kandırmışsa, yanılmışsak, hata etmiş, kusur işlemişsek hemen yapacağımız iş nedir?
"Affet yâ Rabbi!" demek. "Yâ Rabbi! Ben beceremedim, şu şeytanı yenemedim, şeytan beni kandırdı, hataya günaha bulaştım, senin emrini tutamadım; beni affet. Estağfirullah… Aff-ı mağfiret istiyorum yâ Rabbi..." diye Rabbimize yönelip tevbe ve istiğfar edeceğiz. Allah-u Teâlâ hazretleri vaat ediyor.
"Yok hocam. Benim kusurum, günahım çok. Sana anlatamam. Nokta nokta nokta işler yaptım ben, çok fena… Allah beni affetmez."
Buna karşı Kur'ân-ı Kerîm'de ayet var. Allah-u Teâlâ buyuruyor ki:
Lâ taknetû min rahmetillahi. "Allah'ın rahmetinden ümitsizliğe, ye'se düşmek yok. Ümitsizliğe düşmeyin!"
"Affetmez."
Ne biliyorsun? Ne biliyorsun ne hakla söylüyorsun, sen kimsin? Affedecek olan Allah, sana ne…
"Affetmez."
Nereden biliyorsun? "Affederim" diyor, affedeceğini bildiriyor. "Dua edin, duanızı kabul ederim." buyuruyor. O halde ümitsizliğe düşmek yok! Bu çok mühim bir ayet, bizler için çok büyük müjde.
Demek ki kulun günahı ne kadar büyük olursa olsun, Allah affeder.
"Adam öldürse de affeder mi?"
Affeder. Affeder. Yeter ki candan pişman olsun, nadim olsun, bir daha işlememeye azm-i cezm-i kasdeylesin. Tevbe edince tevbesini Allah kabul eder.
"Hocam, şimdi bir zor soru soracağım sana. Bakalım ne cevap vereceksin. Bir adam tam, candan tevbe etti ama ondan sonra yine bir günah işledi. Şimdi ne olacak? Bu sefer Allah affeder mi?"
Yine affeder.
"Bir kere daha tevbe etti, yine günah işledi. Yine affeder mi?"
Yine affeder, yine affeder...
Peygamber Efendimiz' e sormuş bir tanesi, demiş ki:
Ve in zenâ ve in serika. "Hırsızlık da yapmış olsa, zina da etmiş olsa affeder mi?"
"Evet! Burnu yerde sürtesice, hırsızlık da yapmış olsa, zina da etmiş olsa affeder." buyurmuş. "Burnu yerde sürtesice…" diye buyurmuş latife yollu. Yani Allah affedebilir.
Bir de bir şiir var, Mevlânâ'nın diyorlar, Mevlânâ'nın değildir, İranlı bir şairindir. Mevlânâ'nın dergâhına yazmışlar:
"Bâzâ bâzâ heran çi hesti bâzâ
"Dön gel, dön gel; vazgeç, tevbe et, gel." Bâzâ, geri gel demek, vazgeçmek demek. Biz, vazgeçmek diyoruz; İranlılar, vazgelmek diyor. "Her ne olursan ol ne kadar günahkâr olursan ol, tevbe et, dön gel." Ger kâfîr-u gebr-u bût-perestî bâzâ. "Eğer ilk önce kâfir de isen, ateşperest de isen, tevbe edersen, Müslüman olursan yine olur, yine gel." Kâfir, küfürde olan; gebr, ateşperest; butperest, puta tapan demek. Puta tapan olsan, ateşe tapan olsan, kâfir olsan bile Allah yine affeder. İn dergeh-i mâ, dergeh-i nevmîdî nîst. "Bizim bu dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir."
"Hangi dergâh hocam bu? Söyle adresini de gidelim."
Bu Allah'ın dergâhı! Bu dünya dergâhı değil, Mevlânâ'nın Konya'daki dergâhı değil. İn dergeh-i mâ, "bizim bu dergâhımız" dediği dergâh-ı ilahi, Allah'ın dergâhı... Allah'ın dergâhı ümitsizlik dergâhı değildir. Sad bâr eger tevbe-şikestî bâzâ. "Yüz defa da hata etmiş, günah işlemiş olsan; tevbe etmiş, bozmuş olsan bile yine gel."
Bunlar Allah'ın tevbeyi kabul edebileceğini gösteriyor. Tamam, defterin bir tarafı, bir sayfası… Bir de öbür tarafı var, aziz ve muhterem kardeşlerim! İnsanı korkutan tarafı var.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, savaşan mücahitlere dedi ki:
"Herkes savaşırken bulduğu, aldığı eşya, mal mülk neyse hepsini getirsin ortaya bakayım."
Herkes getirdi. O, kâfiri öldürmüş, kılıcını almış, getirdi koydu. Ötekisi, üstünde bir yüzük görmüş, getirdi. Neyse, her şeyi getirdi. Mücahitlerin arasında birkaç defa böyle nida etti. Ondan sonra toplanan mallar mücahitlerin arasında beşte biri beytülmâle ayrıldıktan sonra taksim edilir, savaşın şartı budur.
Bizim Viyana savaşını kaybetmemizin sebebi nedir? İkinci Viyana muhasarası bozguna dönüştü, kazanamadık, Viyana'yı alamadık, neden?
Viyana'yı muhasara eden komutan Viyana'dan gelen ganimetlerin mücahitlere taksim edilmesini kabul etmemiş, "kimse dokunmayacak" demiş. Darıldılar, gittiler; kırk bin kişilik Kırım ordusu darıldı, gitti.
Allah'ın emrine mi karşı geliyorsun?
Teslim olursa, olmaz. Cihat olursa, ganimet alınır. Ganimetin beşte dördü mücahitlere taksim edilir, beşte biri beytülmâl-i müslimîne kalır. Ona itiraz ettiği için darıldılar, küstüler, gittiler. Düşman da o zayıf zamanda saldırdı, Viyana'yı muhasara etmiş olan ordu perişan oldu. İkinci Viyana bozgunu diye tarihe geçti. Allah'ın emrini tutarsan hayrını, bereketini görürsün. Hiç şaşmaz bu!
Peygamber Efendimiz' e ganimetler taksim edildikten sonra birisi geldi;
"Yâ Resûlallah! Benim yanımda bir ayakkabı bağcığı, sırımı kalmış." dedi. Ayakkabıyı oradan geçirip sıkıp bağladıkları sırımı, ayakkabı bağcığını getirdi. Taksimat yapılmıştı. Peygamber Efendimiz; "Dellallar bu kadar bağırdı, sen duymadın mı?" dedi, onu azarladı. "Geçti vakti. Şimdi bu ateşten bir bağdır, bağcıktır." dedi.
Burada bir nokta koyalım, tefekkür edelim, düşünelim.
Bu şahıs kim? Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ordusunda cihat etmiş bir Müslüman değil mi? Bir Müslüman değil mi?
Müslüman!
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in ordusunda değil mi? Ordusunda!
Cihat etmedi mi? Cihat etti!
Ne kusuru var?
Ganimet malını taksimata getirmedi, yanında tuttu. Ganimete tabi olan, taksim edilmesi gereken malı yanında tutmaya "gulûl" derler. Arapça' da "gulûl" ganimet malını çalmak, demektir.
Ve men yeğlul ye'ti bimâ ğalle yevme'l-kıyâmeh. "Kim gulul ederse, ganimet malını çalarsa kıyamet gününde o çaldığı malla beraber huzûr-u ilâhîye mücrim, hırsız olarak gelir."
Bir ayakkabı bağcığından, "Cehennemden bir ateştir, o kimse ateşe gidecek." dedi.
Peygamber Efendimiz' e hizmet eden bir kişi vardı, öldü. Peygamber Efendimiz, "O cehennemliktir." dedi.
Neden?
Hazırladığı yemeklerden şey yaparmış, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' in sofrasına gelmeden önce hizmette kusur edermiş.
Onun için aziz ve muhterem kardeşlerim! Allah'ın muhakemesi kolay yaka sıyrılacak bir mahkeme değildir. Bakarsın bir ayakkabı bağcığından dolayı insan cehenneme düşebilir. Kalp kırdığı için ceza yiyebilir. Onun için o kadar da gevşememek lazım!
"Hocam! Şimdi sen bizi darmadağın ettin, şaşırttın. Bir ümitlendirdin, bir de mahvettin."
Heh iyi olmuş. Çünkü ne fazla ümitlenmek iyi ne de fazla ümitsizliğe düşmek iyi.
Nedir bunun ölçüsü?
İkisinin ortasında adam olmak! Buna, beyne'l-havfi ve'r-recâ, "korku ile ümit arasında bulunmak" derler. Hem korkmak hem ümitlenmek... Ne korkudan hiç ümidi kalmayacak derecede perişan olacaksınız, ne de ümidinizden günahlara aldırmayacak kadar laubali olacaksınız. Orta yolda adam gibi gideceksiniz. Dinimiz bizden bunu istiyor; beyne'l-havfi ve'r-recâ olacaksınız.
Fazla ümitlenme, bilmediğin bir hatandan, edepsizliğinden, kötü huyundan, günahları mühimsemediğinden dolayı Allah cezalandırabilir. Bu mümkün, bunların hepsi mümkün… Çok da ümitsizliğe düşme. Allah'ın rahmeti geniştir, af da edebilir. Ama affetmez diye tir tir titreyerek titiz davran. Sen çalış çabala; bakalım, görelim Mevla neyler, o zaman... Sen elinden geleni yap da Allah da neylerse güzel eyler.
İnşallah güzel eyler ama kulda edepsizlik, edep noksanlığı, laubalilik olursa...
"Canım Allah beni mi cehenneme atacak?"
Böyle tipler var. Ukala, laubali tipler var.
"Canım, Allah bula bula beni mi cehenneme atacak, yakacak? Benden başka adam kalmadı mı? İşte namazı kılıyoruz ya!"
Neredeyse yanına yanaşsan bir omuz atacak, sana kabadayılık yapacak. Allah Allah! Fesübhanallah! Tevbe yâ Rabbi! Allah bizi kötü huylardan korusun.
Kimisi de "Ne var yani, küçücük bir günah işlemişsem ne olmuş yani?" diyor.
Sen günahın küçüklüğüne bakma, kime karşı edepsizlik yaptığını düşün. O içindeki duyguları düşün. İnsanın içindeki duygular fena olduğu zaman, içindeki kötü duygulardan, huylardan, hallerden insan cezasını çekebilir.
Onun için biz erbâb-ı tarikat, takva ehliyiz. Allah'tan korkarız. Ruhsatlarla değil, azimetlerle amel ederiz! İşin kolay tarafına gitmeyiz, ihtiyat tarafına gideriz. Ne olur ne olmaz diye var gücümüzle çalışırız. Rabbimiz tabii ekremü'l-ekremîn'dir, erhamu'r-râhimîn'dir; affını da ümit ederiz. Rahmetine hiç liyakatimiz yok ama belki bizi de rahmetine daldırır, bandırır, kandırır. Belki bize de lütfuyla muamele eder diye boynumuz bükük, gözyaşlarıyla...
İnsan niye ağlıyor, muhterem kardeşlerim? Secdeye kapanıyor, ağlıyor… Namaza Allah-u Ekber diye duracak, hüngür hüngür ağlıyor. Neden ağlıyor?
Korkuyor! Hatalarını düşünüyor. Tabii işte bu güzel! Efelik, kabadayılık, ukalalık, laubalilik iyi değil! Aman Allah'ın rahmeti sizi aldatmasın. Onu düşünüp aldanmayın. Şeytan bazen insanı öyle aldatır. "Allah gafûru'r-rahîm'dir." diye namaz kılmıyor, oruç tutmuyor.
İnne'ş-şeytâne erâde en yemurre beyne yedeyye fe hanaktühû hattâ vecedtü berde lisânihî alâ yedî veymullâhi levlâ mâsebeka ileyhi ehî Süleymânü le-ertebitu ( ve fî nüshati: le-rabettühû) ilâ sâriyetin min sevâri'l-mescidi hattâ yetîfe bihî vildânü ehli'l-Medîneti.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Dârekutnî ve Taberânî'den bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
İnne'ş-şeytâne erâde en yemurre beyne yedeyye. "Ben namaz kılarken şeytan benim önümden geçmek istedi." Şeytan, Efendimiz' in önünden geçmek istedi. Bazen dışarıdadır, bazen içeride kan gibi dolaşabilir. Fe hanaktühû. Peygamber Efendimiz, "Boğazını yakaladım." diyor. Hanaka, boğazından sıkmak demek.
Veymullâhi. "Yemin ederim ki…" Bu, bir tabir! Levlâ mâsebeka ileyhi ehî Süleymânü. "Yemin ederim ki eğer Süleyman aleyhisselâm kardeşim benden önce onlar hususunda bir dua etmemiş olsaydı…" Le-ertebitu (ve fî nüshati: le-rabettühû) ilâ sâriyetin min sevâri'l-mescidi. "Ben bu yakaladığım şeytanı mescidin direklerinin birisine -bir nüshada 'bağlarım' geçiyor- bağlardım." Hattâ yetîfe bihî vildânü ehli'l-Medîneti. "Medine'nin çocukları 'bu şeytan nasılmış' diye etrafında dolaşacak şekilde direğe bağlardım."
Çocuklar gelip etrafında dolaşıp, "Bu şeytan buraya bağlanmış, nasıl bir şeymiş?" filan diye dolaşır… Ama daha önce Süleyman peygamberin öyle demesinden dolayı böyle yapmadığını söylüyor.
Tabii Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretleri bizim görmediklerimizi gören, bizim bilmediklerimizi bilen Allah'ın peygamberi... Bizim bakıp da bir şey görmediğimiz yere o bakıp neler olduğunu söylüyordu.
"Melekler geldi, kardeşinizi aldı ve yıkadılar. Neden böyle yıkadılar?" diye soruyor. Mesela Uhud harbinde genç bir şehidi melekler yıkıyorlar. Melekler almışlar, yıkıyorlar.
Niye?
Gerdekten çıkmış, Peygamber Efendimiz çağırdı diye… Düğün gecesi sokaklardan nida olmuş, "Haydi! Peygamber Efendimiz düşman geliyor diye savaşa çağırıyor sizi!" deyince gusül abdesti bile almadan Peygamber Efendimiz' in emrine icabet etmiş. Düğün günü hemen dışarıya çıkmış ve şehit olmuş. Gusül gerektiği için melekler yıkıyorlarmış.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz onu görüyor. Peygamberlerin hali böyle...
Evliyâullahın hali de bir hoş. Her zaman söylüyorum, Ömer Efendimiz hutbeden İran'daki savaşı seyrediyor da komutana talimat veriyor;
"Yâ Sâriye! El-Cebel! Yâ Sâriye! Ne yapıyorsun arka tarafında düşman seni çeviriyor, tedbir alsana!" diye Medine'den savaşı seyrediyor. Allah-u Ekber! Allah şefaatlerine erdirsin.
Nasıl oluyor bunlar? İslâm'da delili var mı? Var! Peygamber Efendimiz diyor ki:
"Allah bir kulu sevdi mi onun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili, tutan eli, yürüyen ayağı olur."
Yaptırdığı her şeyi Allah yaptırır, varacağı yere Allah'ın emriyle bir lahzada varır. Allah-u Teâlâ hazretleri o gücü, kuvveti verir.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
09.06.1996 -
Yumuşak Huyluluk ve
05.01.1996 -
Allahın Emirlerine İtaat
