29.09.1996 - Kalpler Allahın Elinde

29.09.1996 - Kalpler Allahın Elinde
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne'l-kulûbe beyne isbeayni min esâbîi'llâhi yükallibühâ.
Enes radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif:
"Gönüller, Allah'ın parmaklarından iki parmağı arasındadır, çevirir."
Bu hadis-i şerif, müteşâbih hadis-i şeriflerdendir.
"Allah'ın parmakları, Allah'ın yüzü, Allah'ın vechi, eli..."
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem sahabe-i kiram ile musafaha yapmışlar:
"Yâ Resûlullah! Sana tâbiyiz, sana canımız feda olsun. Sevinçli günde de kederli günde de hoşumuza gitse de gitmese de senin emrindeyiz, yâ Resûlullah!" demişler.
Ne bu? Beyat.
Sahabe-i kiram Peygamber Efendimiz' e beyat etmiş. Mübarek elini yumuşacık tutmuş, musafaha etmişler, söz vermişler.
Kur'ân-ı Kerîm ne diyor?
İnne'llezîne yübâyiûneke innemâ yübâyiûna'llâh, yedu'llâhi fevka eydîhim. (Onlar) Resûlullah'ın elini tuttuğu zaman Allah'ın eli de onların elinin üzerindeydi."
Allah-u Ekber!
Nasıl bir şey bu? Allah'ın işine karışılmaz, bilinmez.
Allah'ın eli ne demek? Allah'ın vechi ne demek? Allah'ın parmakları ne demek; bilinmez. Allah'ı bilemediği için Allah'ın eli ne demek, yüzü ne demek, parmağı ne demek, onu bilemez ama insanların gönülleri, Allah'ın parmaklarının iki parmağı arasındaymış. Öyle veya böyle çeviriverir.
Evinden kâfir olarak çıktı, müşrik, henüz Müslüman olmamış, Peygamber Efendimiz' i öldürmek maksadıyla çıktı.
Hz. Ömer radıyallahu anh kılıcını kuşanmış, hızlı hızlı yürüyordu. Çünkü sinirli, gerilim var içinde; birisini öldürmeye gidiyor. Hızlı hızlı giderken onu gören birisi; "Böyle telaşlı telaşlı nereye gidiyorsun?" diye sordu.
O da niyetini söyledi:
"Bu Müslümanlar Mekke'de zuhur ettiler. Bu Muhammed yeni bir din getirdi; onu haklamaya gidiyorum."
"Ashabı seni onun yanına bile yanaştırmaz, sen ona hiçbir şey yapamazsın, sen asıl kendi eniştene, kız kardeşine bak; onlar bile Müslüman oldu!" dedi.
"Ya, öyle mi?" dedi, yönünü onların evine çevirdi. Kız kardeşinin evinin duvarının yanına gelince içeriden Kur'ân-ı Kerîm okunduğunu duydu.
Tamam, rivayet doğruymuş, demek ki Müslüman olmuşlar, içeride Kur'an okuyorlar. Tak kapıyı açtı, pat içeri girdi. Ondan sonra; "Ne okuyorsunuz?" diye sordu.
Tabi onlar; "Hz. Ömer geldi." diye, Kur'an sayfalarını kaldırdılar, sakladılar. Duymuştu. "Ne okuyorsunuz?" dedi, kızgınlığından vurmaya başladı. Onlar da bir noktada; "Tamam, Müslümanız. Ne yapalım, istersen vur, istersen öldür, Müslüman olduk." dediler.
Kız kardeşi bile o babayiğit Ömer'e karşı çıktı, kocasına filan vurmaya kalkınca dayanamadı, ötekisi haksız. O zaman bu itirazdan biraz afalladı.
"Şu okuduğunuz şeyleri getirin bakayım." dedi.
Ayetleri okudukça kalbi yumuşadı, yumuşadı; "Beni Resûlullah'a götürün." dedi, Resûlullah'a götürdüler. Kapıyı çaldılar. Kapıya birisi geldi, Resûlullah Efendimiz' e gitti, dedi ki:
"Hz. Ömer gelmiş." O zaman "hazret" değil, "Ömer" gelmiş. Kılıcı da belinde.
"Gelsin." dedi, Peygamber Efendimiz.
Peygamber Efendimiz' in her huyu güzel, korkaklığı da yok, cesur Savaşta en önde çarpışır.
İçeri girdi. Hz. Ömer Müslüman oldu.
Ne oldu bu Hz. Ömer'in gönlü ya?
Hz. Peygamber'i öldürmek için evden çıkan bu Hz. Ömer'in kalbine, gönlüne, zihniyetine ne oldu?
İşte, kalpler Allah'ın parmakları arasındadır. Allah kalbini döndürüverdi, gönlü değişti. Kâfir gönlüyken mü'min gönlü oldu. İmanı sevdi, İslâm'ı sevdi, gönül Müslüman oldu.
"Nerede? Göster!"
Vallahi bilmem, içerimizde bir yerde; iç âlemi, zihniyeti, aklı, fikri, düşünesi, duyguları değişiverdi; Allah değiştiriyor.
Demek ki Allah'ın rahmet parmağıyla gazap parmağı arasında. Tabi başka parmakları var.
Parmak ne demek? Onu da hiç izah etmiyoruz, ne haddimize? Nasıl izah edelim, ne diyelim?
"Bizim parmağımız gibi…"
Hayır!
"Neden? Bunun böyle olmadığını nereden biliyorsun?"
Leyseke mislihü şey'ün. Onun gibi bir şey yok da ondan. Bizim gibi değil ama nasıl olduğunu bilemeyiz. İkincisi olmayan bir şeyi nasıl bileceksin, bilmezsin. "Şunun gibi" diyemezsin ki ikincisi yok.
Şeriki var mı?
Şeriki olmadığı için bilemezsin ama Hz. Ömer'in gönlü döndü. Rüzgâr buradan esiyordu, ok bu taraftan esti, döndü, bu tarafı göstermeye başladı. Değişti, bir şey oldu.
İşte gönüller Allah'ın parmaklarından iki parmağı arasındadır; değiştirebilir.
İçeride bir hatun kardeşimiz; "Benim kocam inançsız. Bu yolda değil. Emekli oldu, içki de içiyor, fena, dua edin." diyor.
Allah günahkâra duaya kabul etmez ki… Sevmiyor, günah; o da Allah'a inanmıyor.
Ben dua etsem ne olacak?
"Sen onlara yetmiş defa tevbe istiğfar etsen, Allah onları mağfiret etmeyecek." diye, Kur'ân-ı Kerîm'de Peygamber Efendimiz' e söylüyor.
Kendisi hatasını anlayacak, pişman olacak, gözyaşı dökecek:
"Yâ Rabbi! Ben çok edepsiz bir kulmuşum. Yâ Rabbi! Beni affet. Çok hatalar işledim, anladım, beş para etmezmişim, şimdi kendimden nefret ediyorum. Suçumu anladım. Sen rahmetinle bana nice nice nimetler ihsan eylemisin de ben kıymetini bilememişim, gafil yaşamışım. Şimdi bildim, hatamı anladım."
Allah, hatasından dönenini sever.
İnna'llâhe yühıbbü't-tevvâbîn... "Tevbekârı, tevbe edenleri sever."
Tevbe edecek. Biz ona ne diyebiliriz.
Cemaat olarak biz ne deriz?
"Yâ Rabbi! Tevbe nasip eyle, hidayet nasip eyle, hatasını anlasın, hatadan dönsün, cehenneme gidecek yoldan dönsün de cennet yoluna gelsin." Böyle diyebiliriz.
Yoksa Allah'ın sevmediği bir insana başka türlü dua edilmez. "O sevmediği durumdan kurtulsun." diye dua edebiliriz, Allah şaşıranlarımıza hidayet etsin, tevbe nasip etsin de Allah'ın sevgili kulu olsunlar.
Oluyor bazen, eşkıya iken evliya oluyor. Abide, zahide olabiliyor, dönebiliyor.
Nereden bildin? Allah her şeye kâdir; oradan biliyoruz. Bu hadis-i şerifte bildiriyor:
"Allah'ın parmakları arasında bir parmak hareketiyle gönlü değişiverir."
Adam katilken gözü yaşlı, eli tesbihli bir insan oluverir. Kâdir'dir Allah, her şeye Kâdir'dir. Çıkmadık canda ümit var; değişebilir. Günahkârlara da ümitsizlikle bakmayın, belki düzelir. "Yaşıyor, belki zaman gelir düzelir." diye düşünün, öyle davranın.
Düzelme ihtimalini düşünerek düzeltecek gibi davranın, çünkü düzelebilir, belli olmaz.
Bin Amerika'da Cleveland diye bir şehre cuma namazı kılmak için uğradık. New York'a doğru geliyoruz, Cleveland'da öğle vakti oldu, köşede bir cami varmış, güzel bir köşklü cami yapmışlar, üç katlı.
Cuma namazını kıldık, adamlar bize ziyafet çekti. Bize cuma namazını kıldırdılar, hutbeyi bize okutturdular. Hiç unutmuyorum, belli ki bir zaman dağ gibiymiş, şöyle geniş omuzlu bir zenci ihtiyar, biraz kamburlaşmış, hâlâ canlı, hizmete koşturuyor. Ekmek getiriyor, tabak getiriyor, mutfağa giriyor çıkıyor filan...
Dışarı gittiği zaman dediler ki;
"Hocam, tanıyor musunuz, bu kim?"
Ben ne bileyim adamı, ilk defa geldim. Dediler ki.
"Bu zât evvelce bu şehrin mafya çetesinin reisiydi, sonra Müslüman oldu, işte böyle hizmet ehli bir insan oldu."
Yahudi iken Müslüman olmuş, Teksas'ta petrol kuyuları varmış, zengin adam. Kuyusundan petrol akıyor. Öyle bir mütevazı imiş ki caminin eşiğinde otururmuş. Boynu bükük otururmuş, camiyi süpürürmüş.
Neden? Allah kalbini döndürdü. Döndürebilir, ümidini kesme!
Mü'min bir insanın kalbi de döner, kork! Allah'tan kork! Bir imanlı insan, birden kâfir olur, gider. Vardır bir edepsizliği; bir şamar yer, ilâhî bir tokada uğrar, tepe taklak cehenneme yuvarlanır, gider. Daha evvelce hacca gitmişti, namaz kılıyordu, sonunda bozuldu, böyle oldu.
Muhterem kardeşlerim! Onun için nasıl yaşayacağız?
İki duygunun arasında yaşayacağız. Korku ile ümit arasında. Hem Allah'ın rahmetini umacağız hem de "Bu nimetler elden kaçar mı?" diye ağlayacağız, yalvaracağız, secdeye varacağız. Seccadenin önü ıslanacak.
"Aman yâ Rabbî! Bana bu imanı verdin, şimdi beni imansız bırakıp da ahirete göçürürsen hâlim nice olur?"
Cennetlik, mübarek Süleyman Çelebi ne diyor?
Yâ ilâhî saklagil imanımızı.
Verelim iman ile ta canımızı.
"Yâ Rabbi! İmanımızı koru da şu canımızı imanlı iken verelim, ahirete imansız göçmeyelim." diyor.
Çok mühim! Şu anda Müslüman olmak birazcık mühim; en sonu en mühim, ruhunu teslim ettiği en sondaki zaman mühim. Neden? O zaman şeytan gelir, insanının imanını almaya çalışır.
Sen Allah'a inanmıyor musun? İnanıyorum.
"Tabi ya, Batılı filanca filozof şöyle dememiş mi?"
Bir bocalamaya başlar. Descartes böyle demiş, Nietzche böyle demiş, bilmem ne böyle demiş ne derlerse desinler bana ne? Benim Peygamber-i Zişan’ım var, benim Kur'ân-ı Kerîm'im var.
"Nietzche böyle demiş…"
Onları okuduysan biraz gel de Müslümanların alimlerini bir dinle bakalım. Bir de işin o tarafını öğren, onların dediği gibi değil. Onlar ahireti görmüyorlar, onların kalpleri kara, onların gönüllerinden bir şey çıkmaz.
Mü'min alimleri gel de gör bakalım. Ne kadar arif insanlar ne kadar temiz insanlar ne kadar güzel ahlâklı insanlar. Canımız feda olsun.
Allah'ın o evliyası ne kadar güzel! Hepsinin menakıbını okuyoruz, biliyoruz.
Var mı bizim evliyamız gibi, o mübarek Allah'ın sevgili kulları gibi bir tanesi?
Yok. Kalp dönüverir; döner, takallüb ediverir, kalboluverir.
Kalbolmak ne demek?
"Şu şey, şu hâle döndü." demek. Kalp fırt diye bir anda dönüverir, aklına yanlış fikir geliverir. İnsanın kendisine güvenmesine hiç lüzum yoktur, güvenecek tarafı yoktur, Allah'a dayanması lazım, Allah'a tevekkül etmesi lazım, zikre sarılması lazım.
Şeytana kul olmamak lazım, şeytana aldanmamak için çalışmak lazım. Şeytan insanı aldatır, nefis insanı aldatır. Dünya fâni, zevkleri insanı aldatır, çeşitli aldatıcı güzellikler insanı aldatır.
Biz seyahatten geliyoruz, kadının birisi Bursa'dan telefon açmış telefon açmış, diyor ki:
"Hoca Efendi, şu konuyu vaazda anlatsın."
Hangi konuymuş?
Oğlu varmış, onun bir de arkadaşı varmış, o arkadaşını sevmiş, masum bir sevgiyle sevmiş. İkisi de erkek! Masum bir sevgiyle sevmiş ama yanıp yakılıyormuş, hatıra defterine onun için neler yazıyormuş...
Bu delikanlılık çağı çok tehlikeli bir çağdır, bu çağa çok dikkat etmek lazım. Şeytanın çok oyunları vardır, nefsin oyunları vardır. Nefis insana çok oyunlar eder, şeytan insana çok oyunlar eder. Kardeş ile kardeş arasında nice oyunlar olur.
Almanların bir şeyi hoşuma gitti. Adam kiralık bir ev tuttu, bir odalık evde oturacak, Alman hükümeti müsaade etmiyor:
Oturamazsın!
Bizde öyle bir şey var mı? Yok.
Alman hükümeti müsaade etmiyor:
"Oturamazsın!" diyor, "Senin çoluk çocuğun var. Çoluk çocuğun, senin yattığı yatak odasında yatamaz. Çocuk odası ayrı olacak."
Bunu şart koşmuş. Çocuklarının birisi kızsa o zaman üç odadan aşağı olmaz. Bir kız çocuğuna oda olacak, bir erkek çocuğuna oda olacak, bir de ebeveyne oda olacak; öyle olması lazım. Akılları kesmiş; işin doğrusu bu.
Aman!
Nefsin oyunları çoktur. İnsan kendisini alamaz. İnsan kendisini de tutamaz. Nefsin bin bir türlü hilesi vardır, şeytanın bin bir türlü tuzağı vardır. Dünyanın bin bir türlü zevkli tarafı vardır ama insan onun peşine giderse o zevkin arkası cehenneme götürür. Dikkat edecek.
Aziz ve muhterem kardeşlerim! Onun için çok dikkat etmek lazım. Şu anda mü'min olduğuna sevin. Allah'a hamd et ama imanını korumaya dikkat et. "İman elden kaçmasın." diye dikkat et; "Şeytan oyun oynamasın." diye dikkat et, şeytanın nereden yanaşacağı belli olmaz. Çok dikkat etmek lazım.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
29.09.1996 -
Kıraat İlmi
28.07.1996 -
Şeytan
