İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

27.12.1981 - Kuru Üzüm, Hardal, Hindiba Otu, Büyükleri Dinlemek, Hüsn-ü Zan

27.12.1981 - Kuru Üzüm, Hardal, Hindiba Otu, Büyükleri Dinlemek, Hüsn-ü Zan
Hadisler Deryası

27.12.1981 - Kuru Üzüm, Hardal, Hindiba Otu, Büyükleri Dinlemek, Hüsn-ü Zan

05.08.2024
19 dk 5 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Aleyküm bi'z-zebîbi. "Size kara üzümün kurusunu tavsiye ederim." Fe-innehû yekşifü'l-mirrate. "Çünkü bu, insanın safrasını terbiye eder, iyi gelir." Ve yüzhibü bi'l-balgami. "Balgamı giderir."

Bunlar eski tıp tabirleridir. Bunların izahları, bizim bugün kelimeleri söylediğimiz gibi değil. Uzun tabirleri vardır.

Ve yeşüddü'l-asabi. "Sinirleri takviye eder." Ve yüzhibü bi'l-ayâi. "Yorgunluğu giderir." Ve yuhsinü'l-halka. "İnsanın hilkatini güzelleştirir." Ve yutîbü'n-nefse. "İçini ferahlatır, rahatlatır." Ve yüzhibü bi'l-hemmi. "İnsanın gamını, kasvetini, kederini giderir." diyor Peygamber Efendimiz, Hz. Ali Efendimiz' den nakledildiğine göre.

Kara üzümün kurusunu böyle methediyor. O halde insan kara üzümün kurusunu da evinde bulundurmalı, iyi cinsinden gidip almalı. Onu da besmeleyle zaman zaman yemeli.

Aleyküm bi'ş-şukâ fe-inna'llâhe teâlâ ce'ale fîhi şifâen min külli dâin.

"Size hardalı tavsiye ederim. Şukâ, "hardal" denilen veya ona benzeyen bir şeymiş.

"Çünkü Allah-u Teâlâ, onda her türlü derde deva, şifa ihsan etti."

Bunlar kolayca bulunabilen şeyler... Gidip bir merhem alıyoruz, bir şurup alıyoruz, ne olduğunu da bilmiyoruz, içine ne koyduklarını da bilmiyoruz. Bunlar evde, insanın mutfağında bulunmalı. Bir kavanozun içine koymalı, üstüne de bir etiket, işte bu hardaldır, bu kara üzümdür, bu hüleylecdir diye isimlerini yazmalı. Peygamber Efendimiz' in tavsiye etmiş olduğu bu şeyleri zaman zaman, Peygamber Efendimiz'e de salât-ü selâm getirerek, besmeleyi çekerek yemeli; nice hastalıklara şifa olduğu anlaşılıyor.

Aleyküm bi'l-hindibâ fe-innehû mâ min yevmin illâ ve hüve yakturu aleyhi min kutri'l-cenneti. "Size hindiba otunu tavsiye ederim."

Hindiba otu, -herhalde benden daha iyi bilirsiniz, içinizde onu tanıyanlar, belki pişirip yiyenler vardır- nane gibi, biraz acı, galiba bir ot. Peygamber Efendimiz bunu tavsiye ediyor.

"Çünkü hiçbir gün yoktur ki cennetin damlalarından ona damla damlamasın." Bir bereket var, bir şifa hassası var.

İşte buraya kadar, beş-altı tane hadis-i şerif okuduk. Bazı otların, bazı meyvelerin, bazı tohumların şifalı olduğuna dair hadis-i şerifler bunlar.

Bizim Osmanlı ulemasından, Taşköprîzâde Kemaleddin Efendi var. Bundan üç asır, dört asır önce yaşamış, bir zât-ı muhterem; Allah rahmet eylesin. Mevzuatü'l-ulûm diye çok kıymetli bir kitap yazmış. O kadar büyük alimler yetiştirmişiz ki elhamdülillah. Hatırlıyorum, bu Fransa'nın reisicumhuru De Gol Ankara'ya gelmişti. Karşıladılar, "Reisicumhur geldi." diye büyük merasimler yapıldı. Adam İstanbul'a da geldi; Galatasaray'da, galiba Galatasaray lisesinin olduğu yerde konuşma yaptı. Orada bir şeyler söyleyecek, bizi methedecek:

"Siz büyük bir milletsiniz, içinizden nice alimler de yetişmiştir; Kâtip Çelebi gibi alimler yetişmiştir." diye bizim adını bile bilmediğimiz, kıyıdan köşeden duyup da duyduğumuz zaman da burun kıvırdığımız adamları methederek söylüyor. Onlar bizim tarihimizi daha iyi takip ediyorlar.

Kim büyük? Kim değil?

Onlar biliyorlar da biz kendi kıymetlerimizden habersiziz.

Taşköprîzâde Kemaleddin Efendi Mevzuatü'l-ulûm isimli kitabında, 500'den fazla mı az mı ilmi anlatmış. O kadar ilme vâkıf, hepsini anlatmış. O ilimlerde, telif edilmiş eserleri ve onların içindeki malumatı hulasaten vermiş. Çok kıymetli, bir ansiklopedi gibi. Kitabı Ankara'da bir arkadaşın evinde gördüm de eski harflerle basılmış, yeni harflerle de bir basıldığını duydum, hatta orada gördüm.

Peygamber Efendimiz' in, tıbba dair tavsiyeleri hakkında Tıbbü'n-Nebî bölümü diye bir bölüm var, onu açtık okuduk. Peygamber Efendimiz' in tıbba dair tavsiyelerini, İbn Tarhan isminde bir alim, bir kitap hâline getirmiş.

"Fakat bu mânada yazılmış kitapların en güzeli, İmam el-Müstağfirî'nin eseridir." diyor.

Tıpla ilgili arkadaşlarımız var. Bu iki isme dikkat etsinler, Süleymaniye Kütüphanesi'ne gitsinler. Peygamber Efendimiz' in tıbba dair tavsiyelerini ihtiva eden bu kitapları araştırsınlar. Osmanlıca olarak da Arapça olarak da Peygamber Efendimiz' in şifaya dair tavsiyelerini ihtiva eden, böyle pek çok eserler neşredilmiş. Meraklılar bunları araştırırlarsa nice şifalı bilgiler ortaya çıkar.

Peygamber Efendimiz' in zevcelerinden, Hz. Âişe-i Sıddîka validemiz de o mübarek Ümmü'l-mü'minîn, mü'mininlerin anası, anamız, validemiz de tıbba çok meraklıymış. Çok ilaçlar, devalar bilirmiş. Hafızası da kuvvetli; tıbba dair onun da pek çok tavsiyeleri vardır. Hz. Âişe validemiz hanım doktorların da evveli sayılabilir. Kitaplarda methini okudum, tıbba dair bilgileri çok kuvvetliymiş. Tıbba dair bu bilgileri ve bunların kaynaklarının tamamının nerede bulunabileceğini söyledikten sonra, sayfayı tamamlayalım, inşaallah.

Aleyküm. "Size tavsiye ederim, boynunuza borç olsun, böyle yapın." Bi's-sem'i ve't-tâ'ati. "Dinlemek ve itaat etmek; büyükleriniz, ulü'l-emr, işin başında bulunan kimseler, sizin içinizden, sizin başınızda bulunan kimseler, size bir şey buyurduğu zaman, itaati, vaat ettiğiniz, kendisine bağlandığınız kimseleri dinleyin! Söz dinlemezlik yapmayın, kulak tıkamayın ve itaat edin. Size bunu tavsiye ederim. İsyankârlık etmeyin, baş kaldırmayın." Fî mâ ahbebtüm ve kerihtüm. "Hoşunuza gitse de gitmese de beğendiğiniz şeyde de beğenmediğiniz şeyde de itaati elden bırakmayın."

"Yok, bu benim işime gelmez, ben bunu sevmedim." deyip bir mızıkçılık çıkarmayın, aykırılık çıkarmayın.

E lâ inne's-sâmi'a'l-mutî'a lâ huccete aleyhi. "Dikkat edin, mütenebbih olun, agâh olun ki dinleyip de itaat eden kimsenin aleyhine bir hüccet yoktur."

Tamam, o kazanır, kıyamet gününde aleyhine bir hüccet konulmaz. Ve kâr eder, iyi olur. İtaat ettiği için itiyat ettiği için mesul olmaz. Hesabı kolay olur.

Kıyamet gününde; "Gel bakalım ey kulum! Otur bakalım şuraya!" denilecek. Zerre kadar hayır, zerre kadar şer ne varsa hepsi teraziye konulacak, tartılacak.

"Yâ Rabbi! Ben itaat ettim, buyurdular yaptım." deyince kurtulur.

Kolay; itaat etmekten tatlı şey yok.

Bir meşhur kıssa var ya, Yavuz Sultan Selim ölmüş, Allah rahmet eylesin. Vasiyetnamesini açmışlar, bakmışlar. İşte vasiyetinde neler dediyse. Söylediği şeylerden biri de şu:

"Odamda, filanca yerde bir çekmece var; o çekmeceyi de benimle beraber mezarıma gömün."

Ulemanın bir kısmı "peki" diyor.

Gömecekleri zaman bu çekmeceyi de ortaya getiriyorlar. Bir kısmı diyor ki:

"Bu ne biçim âdet? İslâm'da böyle şey var mı? Mezara, ölünün yanına bir şey gömmek var mı? Eşya gömmek var mı? O firavunların âdeti, eski kavimlerin âdeti."

Firavunların mezarlarının içerisine eşya doldururlarmış, yiyecek bile koyarlarmış. Altınlar, kullandıkları takımlar, mücevherat vesaire… Onu Avrupalılar, arkeologlar biliyorlar da o hazineleri yağmalamışlar. Bizim memlekette de öyle.

Bizim memlekette de biz Müslümanların buraya gelmesinden evvel, Hititliler denilen kavimler vardı. Onlar da padişahlarının, hükümdarlarının kabirlerine, eşyaları doldururlarmış. Şimdi o mezarları birisi keşfetti mi giriyor içine;

Altınlar, gerdanlıklar, tarihî eşyalar, hazineler çıkıyor. Kaçırıyorlar. İngiltere'de Fransa'da böyle pek çok kaçırılmış eser var. Bizim memleketimizden çıkma, kaçırılmış şeyler var.

Neyse, Yavuz Selim'in zamanında, ulema demiş ki:

"Böyle şey yok! Ne diye gömelim bu çekmeceyi? Öyle şey var mı İslâm'da? Birisinin eşyası kendisiyle beraber gömülmez. Şahıs kefene sarılır, ondan sonra kendisi gömülür."

İhtilaf oluyor.

"Allah Allah ne yapalım?" Büyüklere soruyorlar. Şeyhülislâm Efendi de orada.

"Doğru; içinde mücevherat, yüzük, bilezik gibi bir şey varsa kabre konulması doğru olmaz." diyor.

"Ne yapalım? Açalım." diyorlar.

Kilitliymiş, uğraşıyorlar, biraz zorlayarak çekmeceyi açıyorlar, etrafa kâğıtlar saçılıyor. Topluyorlar; bir de bakıyorlar ki her kâğıt, Yavuz Selim'in yaptığı bir işe dair fetva. Şeyhülislam’a sormuş. Mesela;

"Filanca yere harp ilan etmek istiyorum; caiz midir, değil midir?"

"el-Cevap; caizdir."

"Filanca adam şöyle yaptı, azledeyim mi?"

"el-Cevap; azlet." gibi fetvaların hepsini biriktirmiş.

O zaman Şeyhülislâm sapsarı oluyor.

"Ah Yavuz! Sen kendini kurtardın, şimdi tasa bize düştü." diyor.

İtaat kolay! Asıl, baş olmak zor. Bir insanın kendiliğinden gelip de başa geçmesi, akıllılık emaresi değildir. Bizim imamımız, İmam-ı Azam hazretlerine; "Gel kadı ol." demişler de hapse girmeyi, dövülmeyi tercih etmiş, yine o vazifeyi kabul etmemiş. Kolay bir şey değil! İnsan kendi mesuliyetini taşıyamazken, şu cılız bacakları üzerinde, omzunda koca bir topluluğun mesuliyetini nasıl taşır? Tir tir titrer.

Hz. Ömer, Hz. Ebu Bekir radıyallahu anhümâ "Keşke insan olmasaydık da ot olsaydık, çer çöp olsaydık." diye temenni ederlermiş. Halife olmak kolay bir şey değil. İnsanların mesuliyetini üzerine almak zor iş.

Hz. Ömer geceleri dolaşırmış, uyku uyumazmış. Hele o kocakarı hikâyesi malum. Aç yetim torunlar var, dolaşırken duyuyor, içeri giriyor. Bakıyor ki perişanlar.

"Bu çocuklar niye ağlaşıyorlar?" diye soruyor.

"Bunların babaları harpte öldü; ben de ihtiyar bir kocakarıyım, bunlara ben bakıyorum, yiyecekleri yok, ondan ağlıyorlar." diye cevap veriyor.

"Neden gidip durumunu halife Ömer'e söylemedin? Sana çuvalla un verseydi, gıda verseydi?" diyor.

Kendisinin Halife Ömer olduğunu söylemiyor da "Niye halifeye gitmedin?" diyor.

"Ömer de kim?" diyor yaşlı kadın; "Benim babam, ondan daha asil bir kimseydi. Ben niye gidip ona el açacağım?"

Hz. Ömer gidiyor, beytü'l-mâlden çuvalı omzuna alıyor. Diyorlar ki:

"Yâ İmâme'l-müslimîn! Ey Müslümanların halifesi, başkanı, önderi! Müsaade et de biz taşıyalım."

"Yok." diyor, bir taraftan ağlıyor, gözyaşları sakalından akıyor. Kendisi çuvalı yüklenmiş, koca halife, o kocakarının evine yiyecek götürüyor. Öyle mesuliyetle iş yapmışlar.

Akıl işi değildir. Bir insanın, birkaç kişinin mesuliyetini alması, baş olması, hubb-u riyaset, "reis olmak davası" kadar sakil bir dava yoktur. Birisi böyle bir mecburiyetle, vazife olarak birtakım kimselerin başına geçmişse Allah onların yardımcı olsun.

Demek ki insan itaat edince kurtuluyor. Öyle bir hüccete lüzum kalmıyor, hesabı kolay oluyor. Mesuliyeti ötekisine devrediyor.

"Yâ Rabbi! Ben itaat ettim." deyince, "Sen geç!" diyorlar; ötekisine soracaklar.

Bir de Hz. Ömer bile bu kadar titiz davranmış, Aşere-i Mübeşşere'den, Peygamber Efendimiz' in ağzıyla cennetle müjdelenmiş. Rivayet ederler ki vefat ettikten sonra, birisi onu bir zaman rüyasında görememiş. Sonra aradan ne kadar ay geçtiyse bir gün rüyasında görmüş.

"Neredeydin yâ Ömer? Hiç göremedim seni rüyamda." diye sorunca;

"Hesap daha yeni bitti." demiş.

Rüyayla amel caiz değildir ama eğer hakikaten böyle bir şey olduysa cennetle müjdelenmiş bir halifenin, kabirde de Hz. Peygamber'in komşuluk şerefine ermiş bir halifenin hesabı o kadar zor olursa kim bilir bizim hesabımız ne olacak? Bizim hâlimiz ne olacak?

Vay bizim hâlimize! Vay bizim başımıza! Allah-u Teâlâ hazretlerinin lütfuna iltica ederiz; başka hiçbir çaremiz yok.

Demek ki insan itaat etti mi kurtuluyor.

Ve inne's-sâmi'a'l-âsî. "Duyup da isyan edene gelince."

İtaat etmiyor, isyan ediyor, karşı geliyor. Onun başkan olduğunu biliyor, ona rağmen âsi oluyor. Bildiği halde âsi oluyor.

Lâ hüccete lehû. "Onun da hiçbir mecali yok."

Durumu apaçık, suçlu, hiçbir bahane ileri süremez, hiçbir şekilde kurtulamaz.

Lâ hüccete lehû.

Âsi oldun mu tamam, o Mahkeme-i Kübrâ'da göreceksin. O Mahkeme-i Kübrâ'da akrabalık, arkadaşlık hiçbir şey kâr etmeyecek, fayda etmeyecek. O isyan, o duyup da âsi olmak, münakaşa mevzuu değil. Hâkim mahkemede iki tarafı dinler. Müddeiye, iddia eden kimseye; "Delilin var mı?" diye sorar. Delili çıkardı mı tamam, işte senedi varmış. Bu, öteki tarafı hemen mahkûm eder, açık. Artık münakaşaya lüzum yok.

Delil yoksa şahit ister, şahitler dinlenir, iş uzar, bilirkişiye gider. Ama delil varsa bitti. Demek ki duyup da âsi olanın da işi kesin. Kestirme bitiyor, tamam.

Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi nereye, nasıl itaat edeceğini bilen, duyup itaat eden, duyup âsi olmayan, aklı başında insanlardan eylesin.

E lâ ve aleyküm bi-hüsni'z-zanni bi'llâhi. "Dikkat edin, gözünüzü açın, agâh ve mütenebbih olun ki size Allah'a karşı hüsn-i zan beslemenizi tavsiye ederim."

Bu sizin boynunuza borç olsun. Allah-u Teâlâ hazretlerinin lütfuna güveneceğiz; "Allah-u Teâlâ hazretleri inşaallah hakkımızda hayırlar işler, elimden geldiğince gayret ediyorum, inşaallah lütfuyla muamele eder." diye, kanaat besleyeceğiz.

Bir hadis-i şerif var:

Ene inde-zanni abdî bî. "Ben kulumun bana karşı zannına göreyim."

Zannı ne demek? Kulumun muamelesi, ona karşı davranışı, kanaati neyse, ona göre…

İn zekerenî fî nefsihî zekertühû fî nefsî. "Beni içinden zikrederse ben de içimden zikrederim."

"Toplulukta zikrederse ben de onu toplulukta zikrederim." Kulun muamelesi nasılsa gördüğü durum da ona göredir.

Fe-inna'llâhe teâlâ mu'tın külli abdin bi-hüsni zannihî ve zâidihî aleyhi. "Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri her kula hüsn-i zannına göre verecek ve onun üstüne de fazl-u keremiyle ilave edecek."

Onun için Allah-u Teâlâ hazretlerinin lütfuna güvenmek lazım. "İnşaallah Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi lütfuna erdirir." diye, düşünmek lazım. Yalnız burada ölçü şu: Lütfuna güvenip de günaha dalmamak lazım. "Nasıl olsa Erhamu'r-râhimîn'dir, Gafûru'r-râhimîn'dir, elbette benim günahımı da affeder. Duyuyorum ki rahmeti gazabına galip gelecekmiş, daha ziyade olacakmış." deyip de onu fırsat bilip günaha dalarsa o zaman olmaz. Kul; korku ile ümit arasında, ihtiyatlı, ibadetlere taatlere dikkat ede ede yürüyecek hem ümidini kesmeyecek hem de kendisini emniyette hissetmeyecek. Her an kendisini kontrol edecek. En iyi durum; beyne'l-havfi ve'r-recâ ummak ile korku arasında yürüyecek. Eğer bir insan, Allah'a hüsn-i zan besler de o hüsn-i zannına uygun salih ameller işlemezse o kimse ahmaktır.

Neye göre ahmaktır? Hadis-i şerife göre. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz buyuruyor:

El-Keyyisü men dâne nefsehû ve amile limâ ba'de'l-mevt. "Akıllı kimse, kendi nefsine hâkim olup nefsini terbiye edip ahiret için salih amel işleyendir. Ahmak da nefsinin hevası peşinde koşup nefsini heva-i nefs peşine tâbi kılıp oralarda koşup durup itaati bırakıp ondan sonra da Allah'tan temenni eden kimsedir."

Demek ki itaat edeceğiz, yolunca yürümeye çalışacağız, ondan sonra hüsn-i zan besleyeceğiz. Hani Peygamber Efendimiz' in; "Deveni bağla da ondan sonra tevekkül et." dediği gibi elimizden geldiği kadar çalışacağız, lütfuna öyle güveneceğiz. Hiç çalışmadan sırt üstü yatıp da ondan sonra beklemek olmaz, yanlış olur.

Allah-u Teâlâ hazretleri, dinimizin inceliklerine cümlemizi agâh eylesin, vâkıf eylesin, rızasına uygun, güzel bir kulluk yaparak ömrümüzü rızası yolunda geçirmeyi nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.

Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
06.05.1990 - Bayram Eğlenceleri, Cumanın Önemi, Horoz Besleme
28.05.202627 dk 34 sn
03.04.1983 - Güzel Ahlak, Müminlerin Vasıfları
05.08.202623 dk 31 sn
01.06.1980 - Peygamber Efendimizin Uykusu,Namaz,Cuma Namazı, Peygamberimizin Son Sözleri
29.08.202619 dk 58 sn
12.06.1983 - Namaz, İman Galip Gelecek, Ramazan Hürmetine
03.03.202629 dk 46 sn
07.06.1981 - Kıyamet Alametleri, Yaz Gününde Oruç Tutmak, Sabretmek, Soğukta Abdest
04.01.202612 dk 47 sn
01.12.1984 - Dilencilik, Allahın Yardımı
25.07.202018 dk 36 sn
30.09.1990 - Mevlid Kandili, Peygamber Efendimizin Son Peygamber Oluşu, Peygamber Sevgisi
03.09.202539 dk 43 sn
29.08.1982 - Lut Kavmi, Şehitlik
28.11.202321 dk 3 sn
28.12.1980 - Kabenin İçine Girmek, Cennetin Derecesi
24.05.202614 dk 44 sn
28.11.1982 - Şehitlik, Yemeğe Şükretmek
28.11.202318 dk 58 sn
26.12.1982 - Ümmetin İhtilafı
28.11.202320 dk 14 sn
25.07.1982 - Allahı Zikretmek
21.05.202616 dk 17 sn
25.07.1982 - Allahın Kızdığı Şeyler, Acıkmadan Yemek, Allahu Ekber Tesbihi, Sigara
28.11.202331 dk 7 sn
25.04.1982 - Musa (AS) Rivayet, Şükür
19.06.202623 dk 30 sn
24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
28.11.202329 dk 40 sn
21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
15.06.202628 dk 50 sn
21.11.1982 - Kuran Kıraatı, Vera, Sabır
13.06.202616 dk 49 sn
21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
31.12.202526 dk 23 sn
20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
10.06.202618 dk 20 sn
19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
28.11.202318 dk 51 sn
AKRA