31.05.1981 - Namaz Kılmanın Uygun Olmadığı Yerler, Namazın Gerekliliği

31.05.1981 - Namaz Kılmanın Uygun Olmadığı Yerler, Namazın Gerekliliği
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Seb'u mevâtıne lâ tecûzü fîhe's-salâtu: "Yedi mevkide namaz kılmak câiz olmaz." diyor Peygamber Efendimiz.
"Yedi yerde, mahalde namaz kılmanız doğru olmaz."
Nedir bu yedi mahal?
Bir; zâhiru beytillâhi'l-atîk. "Allah'ın kadim, atik olan Beytullah'ının üstünde namaz kılmak câiz olmaz."
Beytullah neresidir?
Kâbe-i Muazzama. Hani siyah renkli, üstü sırmalı ayetlerle süslenmiş örtüyle örtülen, köşesinde Hacer-i Esved olan bina. Onun adı Beytullâhi'l-atîk'dir. Ta Hz. Âdem zamanından beri vardı. Yani şimdiki hâliyle olmadı, muhakkak tamirler gördü; ama o zamandan beri vardı.
İnne evvele beytin vudıa li'n-nâsi lellezî bi-bekkete mübâreken ve hüden li'l-âlemîn ayet-i kerimesinde izah edilir.
Onun üstünde namaz câiz olur mu? Olmaz.
Neden?
Hürmetine ters düşer. Kâbe-i Muazzama, istikameti bile hürmet edilecek bir mübarek yerdir. Müslümanlar Kâbe cihetine doğru bile tükürmezler, yüznumaralarını Kâbe'ye doğru veya Kâbe'ye sırtını çevirmiş yapmazlar. Yanı dönük yapacak. Evindeki yüznumaranın yapılışında kendisinin sözü geçmişse, o zaman düşüneceği şey ne olacak?
Yüznumara kıbleye sırtı veya kendi yüzü gelecek şekilde olmayacak. Kıble cihetine bile böyle hürmet etmek lazım.
Alim bir tanıdığım var, bir akşam bir yere ziyarete gittik. Baktım bir koltuğu seçti, oturdu. Sonra bana eğildi, fısıldadı, diyor ki:
"Ben hangi yerde oturursam otururum, mümkünse kıbleye doğru dönük oturmayı tercih ederim."
Tabii istikameti bile muhterem olunca elbette kendisine hürmet daha da reva oluyor. Mesela orada cidal, kavga gürültü olmaz.
Neresi? Beytullâhi'l-haram. Muhterem olan Beytullah orası. Kavga, cidal, füsuk olmaz.
Üstünde de namaz olmaz.
Hürmetsizlik olacağından Kâbe'nin üstünde namaz kılmak olmaz.
İkincisi; ve'l-makberetü. "Kabirde, kabrin üzerinde namaz kılmak olmaz."
Orada da bir hürmetsizlik var. Belki bazı kimseler de kabri bir ibadet yeri gibi [düşünmüş olabilirler.] Hele kabre doğru namaz kılmak hiç doğru olmaz. Bazısı öyle yaparlar. O tehlike olduğundan kabrin üstünde de namaz kılmak olmaz.
Ve'l-mezbeletü. "Çer-çöp yerde, çöplükte de namaz kılınmaz."
Neden? Namaz kıymetli de ondan. Namazın şanı, şerefi var. Öyle olur olmaz yerde kılınır mı?
Namaz tertemiz, pak yerde kılınacak.
"Ben üstümü temizledim, abdest de aldım..."
Secde ettiğin yer de temiz olacak, ayağını bastığın yer de temiz olacak, her taraf temiz olacak. Yani namaz kıldığın yerin de temiz olması lazım. Mezbelede onun için namaz olmaz.
Ve'l-meczeretü. "Mahal-i cüzür, yani kurbanların kesildiği, hayvanların kesildiği mezbaha gibi yerlerde, burada da namaz kılmak olmaz."
Ve'l-hammâmu. "Hamamda da namaz olmaz."
Tabii burada bir izahta bulanmak lazım. Hamam bizim memleketimizde bölme bölme oluyor. İçi oluyor, dışı oluyor, sağı oluyor, solu oluyor, soğukluğu oluyor, sıcaklığı oluyor, iyice terleme yeri filan oluyor. Yıkanılan yerinde olmaz. Oraya ayrı kapıdan giriliyor. Yıkandığı yerde insan temiz olmadığı için olmaz. Ama dış tarafında başka odaları olan bir hamamda olur. Yani biz hamam sözünü böyle anlamalıyız; yıkanılan yerde namaz olmaz.
Ve atanü'l-ibili. "Develerin sulanmak için bekletildiği yerde olmaz."
Develeri sularlar, ondan sonra o çeşmenin veya kuyunun yanında bir yere çekerlermiş. Biraz dinlendirdikten sonra bir daha içirirlermiş. Demek ki hayvan kâfi miktarda içemiyor, dinlene dinlene içiyor veyahut birisi içtikten sonra ötekiler içinceye kadar [diğerleri] beklesin diye... Tabii orada oturup kalkıyor, hayvan pisletir. Onun için o gibi yerlerde -adeta ağıl gibi oluyor- develerin, koyun sürülerinin yerlerinde de olmaz. Yine temizlikle ilgili bir yasak.
Ve mehaccetü't-tarîki. "Yolun ortasında namaz olmaz."
Herkesin gelip geçmesini zorlaştırdığı için. Bir de insanın gönlü, gözü takıldığı için. Gelen geçen; "Yanımdan birisi geçti... Birisi gürültü yaptı geçti... Birisi şıngırdadı... Ötekisi zil çaldı...Berikisi çıngırak [çaldı...]" Namazın [huzuru] kalmaz. Demek ki yol ortasında olmayacak; salim, sakin bir yerde olacak.
Bütün bunlar neyi gösteriyor?
Namazın huzurlu, temiz, pak, namazın şanına şerefine uygun yerlerde kılınması gerektiğini gösteriyor. Namaz kılınan yerlere de hürmet edilmesi gerektiği buradan çıkıyor. Demek ki namaz kılınan yer pislenmez. Namaz kılınan yer kirletilmez. Namaz kılınan yer çer-çöp, toz-toprak mahalli olmaz.
"Kadınlar için evlerinde ibadete mahsus bir yer, mahal, bir köşe olursa iyi olur." diye kitaplarımız yazar. Tertemiz, huzurlu bir yer olursa [güzel olur.] Hatta kadınlar itikâfa evlerinde girerler. Evinin bir köşesini ibadet mahalli yapması; gürültüsüz, sakin, temiz, pak bir yer iyi olur.
Seb'u hisâlin hünne cevâmiu'l-hayri. "Yedi haslet, vasıf, sıfat vardır ki bunlar hayrı kendisinde toplamış şeylerdir."
Bu yedi şeyi ben bir bir parmaklarımla birkaç defa saydım, yedi çıkmadı, altı çıktı. Herhalde burada bir yanlışlık var. Ya yedi taneden bir tanesi satıra yazılmamış, yazılma eksikliği var; ya da buraya kadar hadis-i şerifler seb'un, seb'un, seb'un diye geliyor geliyor, buradan itibaren sittün-altı diye geçiyor, bu da sittun olacaktı, eli alıştığı için müstensih burada da seb'un deyiverdi, bu da olabilir. Ya seb' değil de sittir, yani yedi değildir altıdır; veyahut burada altı şey yazılı, bir tanesi daha var ama o buraya kaydedilmemiş. Birkaç defa saydım, siz de bakın şimdi, sayın, nasıl olacak...
Bir; hubbu'l-İslâmi. "İslâm'ı sevmek."
İslâm dini insana hem dünyanın hem ahiretin saadetini temin ediyor. Her türlü hayrı kendisinde cemetmiş olan mübarek bir din.
Onun için İbrahim aleyhisselam malum, putlara tapılan bir cemiyette, Mezopotamya'da, Irak'ın olduğu yerde yetişti. İnsanlar yıldızlara, güneşe, aya, geceye, gündüze, putlara tapıyorlardı. Kur'ân-ı Kerîm'de güzelce anlatıyor. Gece bastığı zaman bir yıldız gördü.
Felemmâ cenne aleyhi'l-leylü reâ kevkebâ. "'Bir yıldız gördüm.' dedi."
Kâle hâzâ rabbî. "'Bu mu acaba benim rabbim?' dedi."
Öyle diyorlar ya, muhitindeki insanlar onlara tapıyor. Gurûb edince, batınca, ufuktan kaybolunca dedi ki:
"Böyle batan şey tanrı olmaz!"
Ayı gördü, güneşi gördü; onların battığını görünce, ondan sonra uzun muhakemelerden geçtikten sonra dedi ki:
"Rabbim bunları yaratandır, bunları da yaratmış olandır. Semaları, yeri yaratan Allah-u Teâlâ hazretlerine iman ettim!"
İnsan böyle bir istidlal yani muhakeme ile kendisini yaratanı olduğunu idrak etmekle vazifelidir.
Ölçün, biçin. Peygamber Efendimiz ne diyor?
"'Resûlullah böyle buyurdu.' diye benden bir şey size söyledikleri zaman Kur'ân-ı Kerîm'e vurun, ölçün. Kur'ân-ı Kerîm'e muvafıksa ben söylemişimdir, kabul edin. Muhalif ise, muvafık değilse, uygun değilse, ters ise kabul etmeyin." diyor. O zamanda da yanlış anlaşılma olur, diye Peygamber Efendimiz' in bu kitapta tavsiyesi var.
O hocanın yanına gitmişler; yaşlı başlı, gün görmüş, ak sakallı bir hoca imiş.
"Hocam aramızda bir münakaşa çıktı, ihtilaf ettik. Eşek bağırınca, benim aklım yatmadı, insanın abdesti başka şey, eşeğin sesi başka şey, ondan bu niye bozulsun? Ben bunu doğru görmedim. Bu arkadaş da bunu ille sizden duyduğunu ısrarla söylüyor."
Adamcağız şöyle bir gözünü kapatmış, başına önüne eğmiş, bir müddet bir düşünmüş... Ondan sonra gözünü açmış, tebessüm etmiş, gülerek demiş ki:
"Evlâdım ben böyle bir şey söyledim."
Ötekisi bu sefer şaşırmış...
"Söyledim ama bunun evveliyatı vardı. Bu evveliyatı sırasında vaazda bu arkadaşın uyumuş. Baş tarafını dinlememiş, en son cümlede uyanmış, ondan sonra da 'Eşek bağırınca abdest bozuldu.' diye ondan söylüyor. Şöyle onun baş tarafı... Bak, o zaman siz de kabul edeceksiniz..." demiş, anlatmış.
Adamın birisi bineğiyle çölde yolculuğa çıkmış. Abdest bozmaya inmiş. O esnada da hayvan ürkmüş, kaçmış gitmiş. Kırbalar hayvana asılıydı; su yok, çöl... Sağa bakmış, yürümüş... Aramak lazım. Taharrî, yani insan böyle abdest alacağı zaman suyu araması gerekir. Oraya bakmış, yok; buraya bakmış, yok; o tarafa şu kadar adım atmış, yok; bu tarafa bu kadar adım atmış, yok; su yok. Bu sefer teyemmüm almış, namazını [kılacak...]
Müslümanlık kolaylık dinidir. Su bulamadığı zaman Allah-u Teâlâ hazretleri; "Namazı bırak." demiyor.
İnne's-salâte kânet ale'l-mü'minîne kitâben mevkûtâ.
Senin Allah-u Teâlâ hazretlerini belli zamanlarda anman boynuna borç, farz. Öyle ihmal yok. Hasta da olsan, sağlıklı da olsan, su da olsa, susuz da kalsan, her tarafın kana bulanmış da olsa o namaz kılınacak! İnsan o namazdan vazgeçmez. Seven insan vazgeçmez de bilmeyenlere söylüyoruz. O namazsız olmaz. O namazı geçirmenin imkânı, çaresi yoktur. İnsanın aklı başında olduğu müddetçe namaz kendisine borçtur. Kalkamıyor; oturarak kılar. Oturamıyor; yatarak kılar. Kıpırdanamıyor; gözüyle kılar. Yine kılar. Namaz abdest alamıyor; teyemmüm alır, teyemmümle kılar.
Teyemmüm nedir? Toprağa elini vurup insanın yüzünü ve ellerini mesh etmesidir.
"Hocam bu işin aslı var mı? Topraktan da abdest alınır mı?"
Hakkında ayet-i kerime var;
Fe-teyemmemû saîden tayyiben fe'msehû bi-vücûhiküm ve eydîküm. "Temiz toprağa teyemmüm edin." diye ayet-i kerimede var, hiç tereddüde mahal yok.
O şahıs teyemmüm abdesti almış, ondan sonra namaza duracak, tam o sırada eşeğinin sesini duymuş. Eşek anırmış. Yakında demek ki, sesin geldiği yer de belli... Şimdi o teyemmüm abdestiyle o namaz oldu mu?
Bitti. Suyun mevcudiyeti anlaşıldı. Suyun mevcudiyeti anlaşılınca gidip oradan suyu alacak, abdestini alacak. O zaman abdest kalmadı.
İşte böyle ters anlayanlar da oluyor. Onun için, lafı iyi anlamak lazım, ters anlamamak lazım.
Yedi şeyi sevecektik. Yedi şeyin daha birincisindeyiz:
İslâm'ı seveceğiz. Müslümanlığın ne kadar büyük bir nimet olduğun idrak edeceğiz.
Allah-u Teâlâ hazretlerinin bizim üzerimizde sayısız nimetleri var. En büyüğü hangisi?
Müslüman olmamız. Çünkü Müslüman olmasak cenneti kazanamayız, dünyada da rahat edemeyiz, ahirette de huzur, rahat bulamayız. Allah-u Teâlâ hazretlerinin en büyük nimeti İslâm nimetidir.
Sonra Allah-u Teâlâ hazretleri bize lütf-u kereminden İslâm'da hep bize faydalı şeyler emretmiş, hiç zararlı şey yoktur. Allah-u Teâlâ hazretlerinin emrettiği, Resûlullah'ın tavsiye ettiği şeylerin hepsi faydadır; bizim dünyamızın, nefsimizin ıslahı içindir; cemiyetimizin güzelleşmesi, selâmeti içindir; devletimizin, milletimizin selâmeti, bekası içindir. Hepsi güzeldir.
İslâm'ı seveceğiz, bir.
İkincisi ve ehlihî. Hubbi ehlihî demek. "İslâm ehlini yani Müslümanları da seveceğiz."
"Hocam hepsini sevemiyorum. İşte kimisi iyi, kimisi kötü..."
Hepsini seveceksin! "Yaratılanı hoş gör, Yaradan'dan ötürü." Kusurluyu da seveceksin kusursuzu da seveceksin. Bu İslâm binasında koca koca temel taşları olduğu gibi küçük kum taneleri de olur. Kimisi kum tanesi gibi olur, kimisi kireç zerresi gibi olur. Hepsi bir araya gelir, İslâm'ın, Müslümanların heyet-i umûmiyesi ortaya çıkar. Hepsini seveceksin. Kusuruyla sevmeye alış.
Gülü sever misin? "Severim."
Dikeni var? "Dikeni var ama güzel kokusu da var, güzel görünüşü de var, tatlı rengi de var."
Sen de sevmediğin kardeşinin güzel bir tarafını bul, güzel tarafını sev. Öbür tarafını varsın bilmeyiver, bilmezlikten gel. Allah-u Teâlâ hazretleri onun hesabını senden soracak değil ya... "Şu kulumun hesabını bir çıkart bakalım, defterini dürüver." diye sana söylemeyecek. Kendisi hesabını görecek.
Sonra, onun nasıl öleceğini, senin nasıl öleceğini daha bilmiyorsun. Sonra, onun yaptığı her işe vâkıf değilsin. Hüsnü zannedeceksin. "Bu muhakkak geceleyin ben uyurken uyanmıştır da belki Allah'a yararlı bir iş yapmıştır, ibadet yapmıştır. Muhakkak o benden daha iyidir. Benim insanların bilmediği nice kusurlarım vardır, ben muhakkak bu kardeşimden daha aşağıyım. Allah bunca nimet verdi de yine O'na iyi kulluk yapamıyorum." diye, insan kendisini hor hakir bilecek. Hâsılı, Müslüman kardeşini iyi bilecek, sevecek. Sevecek bir tarafını bulacak.
"Sana karşı kusur işledi..."
Kusura 70 tane özür bulacaksın. Bir tane değil, iki tane değil; 70 tane özür bulacaksın. "Herhalde şu sebepten yapmıştır, herhalde bu sebepten yapmıştır..." diye 70'ine de hepsini sıraladığın halde hâlâ içinde bir itiraz varsa, o zaman kendine kusur bulacaksın. "İnsafsız! 70 tane mazereti bile kabul etmiyorsun ne inatçı ne sert ne katı insanmışsın! 70 mazereti bile kabul etmedin!" diye kendi kalbinin katılığından, insafsızlığından, inatçılığından şikâyetçi olacaksın.
Müslümanları da seveceksin, İslâm'ı da seveceksin.
Ve mücalesetihim. "Onlarla beraber olmayı, oturmayı kalkmayı da seveceksin."
Çünkü kişi sevdiğiyle beraberdir. Onlarla bir arada oturmayı, düşüp kalkmayı da seveceksin.
Ve lâ te'men min raculin yekûnü alâ şerrin fe-yerciu ilâ hayrin fe-yemûtu aleyhi.
Bakın bu devirde bizler için bu çok önemli. Peygamber Efendimiz dördüncü hayırlı haslet olarak diyor ki:
"Bir kimseden ümit kesmeyeceksin. O kimse şer üzerinde ama mümkündür ki hayra döner ve hayır üzere ölür."
Ümidini kesmeyeceksin. Can çıkmadıkça o kimsenin iyi insan olması ümidi ihtimali mevcuttur. Şu anda kötü; iyi olma ihtimali var. O ümidini kaybetmeyeceksin. İçinden o ümidini izale etmeyeceksin. Her kötü insana; "Belki bu biraz çalışılırsa ileride iyi insan olur." diye bakacaksın. Bu çok mühim.
Bizim kusurumuz şudur:
Biz iyi insanda bile bir kusur gördük mü isminin üstüne bir kalem çizeriz, muhabbet defterinden adını sileriz. Filanca adam falanca zaman şöyle bir şey yaptı, çiz bir çizgi üstüne; "Benim arkadaşım değil artık o." deriz.
Halbuki şerli insan için bile, "Belki bir zaman gelir, iyi olur." diye içinde ümidini besleyeceksin; o ümitle, ona tamah ederek, "Belki düzelir, belki bakarsın da doğru yola gelebilir..." diye yumuşak yumuşak muamele edeceksin.
Ve lâ te'men raculen yekûnu alâ hayrin fe-yerciu ilâ şerrin fe-yemûtu aleyhi. "İyi insanın da hâlinden emin olmayacak."
Belki bir zaman gelir, şerre döner de şer üzere ölüverir... Allah korusun.
O halde nasıl olacağız?
Kendimiz hakkında da başkaları hakkında da korkuyla ümit arasında olacağız. Umacağız ve korkacağız. Başkası için de "Belki iyi olur." diye bir kötü insana öyle bakacağız. Bir iyi insan da kendisini emniyette hissetmeyecek. "Belki bakarsın, kötülüğe gidiverir, kayıverir." diye o endişe içinde olacak.
Etti beş.
Altıncısı; li-yüşğılke ani'n-nâsi mâ ta'lemu min nefsike. "Senin kendi nefsin hakkında bildiklerin seni başkalarıyla uğraşmaktan men eylesin."
Bu da güzel bir haslettir. Ne demek?
"Sen elin gözündeki merteği, çöpü görmeye kalkma, başkasının kusurlarını araştırmaya kalkma; kendinin kusurlarını düzeltmeye çalışmak seni başkalarının kusurlarını görüp de onları çekişmekten alıkoysun." demek.
Hocalarımız; "Kimsenin işine gücüne karışmayın. Kendinizin kemâlâtınızı sağlamakla meşgul olun." diye, bize hep bunu tavsiye ederlerdi.
Bir başka hadis-i şerif de var; insanın kendi ayıplarıyla meşgul olması, başkasının ayıplarıyla meşgul olmasından alıkoyuyorsa o iyi bir şeydir. Sen kendine bak. O arkadaşında kusur var, sende daha nice kusurlar var... Kendin onu düzeltmeye çalış. Gerekiyorsa onu güzelce ikaz edersin.
İşte bu güzel şeylerin hepsi hayırları toplamış olan vasıflardır. Müslümanlığı sevmek, Müslümanları sevmek, Müslümanlarla düşüp kalkmayı sevmek, kötü bir insanın bir gün olup da iyi insan olabileceğini ve hayır üzere ölebileceğine dair ümit beslemek, iyi bir insanın bir gün olup da kötülüğe kayıp kötü hal üzere ölebileceği endişesini daima muhafaza etmek ve kendi ayıplarıyla meşgul olup onlarla meşgul olmaktan başkalarının ayıbına, işlerine burun sokmaya fırsat bulamamak. Bunların hepsi güzel vasıflardır.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
12.06.1983 -
Namaz, İman, Ramazan
31.05.1981 -
Dünya Ahiretin Tarlasıdır
