12.06.1983 - Selam Vermek, Ramazanla İlgili Güzel Temenniler

12.06.1983 - Selam Vermek, Ramazanla İlgili Güzel Temenniler
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Li-yüsellimi’r-râkibu âle’r-rahili ve’r-rahilu ale’l-câlisi ve’l-akallu ale’l-ekseri fe-men ecâbe’l müsselime kâne lehu ve men lem yücib fe-lâ şey’e lehu.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz’ in bize selam vermekle ilgili tavsiyelerini bildiriyor.
Müslümanların Müslümanlar üzerindeki haklarından, Müslümanın Müslümana karşı vazifelerinden birisi de ona karşı iyi niyet besleyip, gördüğü zaman bunu da dili ile ifade etmek üzere selam vermesidir. Bu selamın çok sevabı vardır.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin huzuruna bir keresinde birisi gelmişti, herhalde böyle kalabalık cemaat vardı, es-selâmu aleyküm dedi. Peygamber Efendimiz aleyküm selam dedikten sonra yavaşça aşrun dedi, “on.” Yani “Bir selam verdi on misli ecir aldı.” dedi. Sonra bir zaman geçti, bir başka şahıs geldi, o da selam verdi. Peygamber Efendimiz onun da selamını aldı. Ona işrûne dedi. İşrûne Arapça “yirmi” demek. Demek ki sadece es-selâmu aleyküm diyenden es-selâmu aleyküm ve rahmetullah dedi diye bu ikinci, ecri iki misli alıyor. Birisi on, birisi yirmi. Sonra bir zaman geçti aradan, bir üçüncü şahıs geldi. O da es-selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berakâtuhu dedi. “Allah’ın selamı üzerinize olsun, Allah’ın rahmeti de üzerinize olsun, bereketi de üzerinize olsun.” diye temennisini çok söyleyince, ona da Peygamber Efendimiz selasûne buyurdu. “Bu da otuz ecir aldı.” diye işaret buyurdu selamdan sonra.
Selamın sevabı çok. Hatta bir vesile ile söylemiştik ki; Abdullah b. Ömer radıyallâhu anh, ashâb-ı kiramın ilmiyle amil, fıkhı meşhur, bilgisi kavi olan bir muhterem siması. O dedi ki bir gün bir kimseye:
“Gel çarşıya pazara gidelim seninle.” Dedi ki:
“Ey Abdullah, ben senin huyunu bilirim, sen çarşı pazarı pek sevmezsin. Orada aldatmacalar olur, yalan yere yeminler edilebilir, daha başka sıkıntılar olabilir. Sen onun için pek çarşı pazardan hoşlanmazsın ama niye şimdi gitmek için kendin teklif ediyorsun? Niye beni alıp da oraya götürmek istiyorsun?” deyince, o da yavaşça;
“Orada insan çoktur, selam veririz selam alırız.” dedi.
Yani çarşı pazar kalabalık diye, orada çok insan göreceğiz diye gidiyor. Gidecek, es-selâmu aleyküm ve rahmetullah diyecek, ecir kazanacak; es-selamu aleyküm ve rahmetullah diyecek ecir kazanacak. Yani pazara gidiyor ama içinde bir başka pazarlık var. Başka niyet var. Demek ki sevap kazanmak için gidiyor.
Selam sevaplı bir şeydir. Bir es-selâmu aleyküm ve rahmetullah dersiniz, sevabı vardır. Daha fazla artırırsanız daha başka. Bizim selamımız böyledir: Es-selâmu aleyküm. Biz müslümana selamet diliyoruz. Ama nasıl bir selamet bu? Es-selâmu aleyküm; Allah’ın selamı. Yani Allah-u Teâlâ hazretleri seni dünyada ahirette her türlü sıkıntıdan, üzüntüden, gamdan kederden uzak eylesin, berî eylesin demek.
Selamın bir dua mânası var. Dünyaya da ait, ahirete de ait. Onun için “günaydın” demeye benzemez. “Günaydın” diyorsun. Tamam, gün aydın; güneş çıkmış, ortalık aydınlanmış mânasına geliyor. Veyahut “senin de işte günün aydınlık olsun, başına dünya kararmasın, başına çökmesin” mânasını kastetmiş oluyoruz. Ama selamda ahiret de var. Yani insan dünya ve ahiretin hayırlarını dilemiş oluyor. Sonra Allah’ın rahmetini diliyor.
Allah’ın rahmeti değil mi hep peşinde koştuğumuz?
Bu Ramazan ayı da rahmet ayı değil mi? Ümmet-i Muhammed’in rahmete gark olduğu ay. Peygamber Efendimiz “Cehennemin kapıları kapanıyor, cennetin kapıları açılıyor.” buyuruyor. Şeytanların muannidleri, reisleri, ilerileri zincirlerle bağlanıyor.” buyuruyor. Demek ki insanlar şerri yapmayacak, şeytana aldanmayacak. Hayrı çok yapabilecek. Yedi kat sema bezeniyor. Çok hayırlara nail oluyor insan. Rahmet. Nereye rahmet inerse orasına ne mutlu. İnsan Allah’ın rahmetine mazhar olursa ne mutlu.
Onun için es-selâmu aleyküm ve rahmetullâh diyorsun, Allah’ın rahmetini istiyorsun. Allah’ın rahmeti geldi mi bitti. Ölümüze rahmet istiyoruz, dirimize rahmet istiyoruz. Daha ne isteriz?
Birisi öldü mü ne deriz?
“Allah rahmet eylesin.” deriz.
Onun için çok kıymetli. Yani bizim selamımızın mânası derin. Bizim sözlerimiz bizim inancımızdan çıktığı için mânalarında derinlikler vardır. Onu tercüme ettiğiniz zaman sığlaştırırsınız, derinliği kalmaz.
Mesela başarı ve muvaffakiyet kelimesi. “Allah muvaffak etsin.” veya “Başarılar dilerim.”
Başarı muvaffakiyet demek mi? Hayır.
Muvaffakiyetin dinimizde çok derin bir mânası var. Muvaffakiyet demek, Allah’ın sana tevfîkini refik etmesi demek. Allah’ın tevfîki sana refik olacak. Yani sen Allah-u Teâlâ hazretlerinin teyidine mazhar olacaksın. Allah-u Teâlâ hazretleri sana lütfeyleyecek, kerem eyleyecek, hayırları sana ihsan eyleyecek; sen o teyide, takviyeye, kuvvetlendirmeye, desteklemeye mazhar olacaksın. Ondan sonra her şeyi yaparsın. Muvaffakiyet bu. Allah’ın tevfîki sana refik olacak demek. Başarı; işte ‘baş’tan mı geliyor, başarmaktan mı geliyor. Başarmak da ‘baş’tan geliyor zaten. Başarmak bir işi alıp başına götürmek, öteki ucuna kadar götürmek, tamamlamak mânasına geliyor. Öteki ucuna götürürsün ama sonu kötü gelebilir. Mühim olan muvaffakiyettir. Yani başarmak bir şey ifade etmiyor, yetmiyor.
O bakımdan bizim sözlerimizin dinî bir derinliği, mânası var. Sonunda her sözümüz imanımıza gelip dayanıyor. Selamımız imanımıza dayanıyor. Temennimiz imanımıza dayanıyor.
Ne deriz bir insandan ayrılırken? “Allah’a ısmarladık.”
Ne demek?
“Good bye” desen veya “bay bay” desen veya “hoşça kal” desen, yetmez. “Allah’a emanet ediyorum seni.” diyorsun.
“Ismarlamak” ne demek? Havale etmek. Yani “seni Allah’ın hıfz-u himayesine bırakıyorum, Allah seni hıfz-u himaye eylesin, korusun.” diyoruz. Bak ayrılırken “Allah’a ısmarladık” deyişimizde bile bir mâna var. Bu mâna “hadi hoşça kal” demekte yok, “bay bay”da yok. “Bay bay” diyorlar, bu sadece İngilizce bilenlere mahsus bir şey değil. “Hadi bay bay” diyor gidiyor. O sözlerin mânası yok, bu sözlerde çok derinlik var.
Bizim her şeyimizde bir derinlik vardır. Yani imanımız her şeyin içine, iliğine işlemiştir. Bizim her hareketimizde o vardır. Ecdadımız. Ecdadımızdan biz takliden yapıyoruz. Bizde ilim kalmamış. Biz İslâm’ı bilmiyoruz. Takliden yapıyoruz ama adam gayri ihtiyarî “Allah” sözünü söylüyor, gayri ihtiyari Allah’tan bahsediyor. “İnşallah” diyor, “maşallah” diyor fakat işin şuurunda değil.
“İnşallah” ne demek? “İnşallah”ın çok büyük mânası var. “Allah-u Teâlâ hazretleri izin verir de dilerse ben o işi yapacağım” demek, “dilemezse yapamam” demek. Bak imanla ilgili.
“Yarın bize gelir misin?”
“İnşallah.”
Ben şimdi “inşallah” dedim mi bu sefer adam sanıyor ki ben kendisine gitmek istemiyorum.
“Yahu” diyor, “katî söz ver.” Allah’ın âciz naçiz kuluyum; ben nasıl katî söz verebilirim? Ben sana “gelirim” desem gelebilecek miyim? Ayağıma bir felç gelse, arabama bir arıza gelse, başka bir bilmediğim mâni olsa. Ben her şeye malik değilim ki. Ben Allah’ın âciz bir kuluyum. İnşallah gelirim. Allah dilerse gelirim, dilemezse gelemem.
Nasreddin Hoca’nın meşhur hikâyesi var. Sabahleyin hanıma demiş ki:
“Hatun, ben karşıdaki koruya gideceğim. Bir eşek yükü odun keseceğim oradan, yükleyeceğim, öğleden önce eve geleceğim.” demiş.
“Efendi, ‘inşallah’ de.” demiş hanım.
“Canım ‘inşallah’ı filan mı var?” demiş. Fıkra tabi. Hatırda kalsın diye söylenen bir şey.
“İnşallah’ı maşallah’ı mı var, işte karşıdaki koru.” demiş.
Yakındaki bir yer, biliyor, görünen bir yer.
“Bilmem. Sen hani vaazlarında söylerdin ya ‘inşallah’ demek iyidir diye; ben ondan onu hatırlatıyorum. Sen bilirsin.” demiş kadın, kenara çekilmiş. Hoca da;
“Fesubhanallah, sabah sabah insanı kızdırırlar.” diye söylene söylene bineği almış gitmiş koruya.
Hakikaten kesmiş, odunları iki tarafa iple sarmış, dehlemiş hayvanını, eve doğru geliyor. Bir taraftan da düşünüyormuş, diyormuş ki:
“Ya işte sabahleyin kadın benim damarıma bastı. Sanki bana hocalık taslayacak. Ben onun kadar bilmez miyim sanki. Bak bitti, öğleye de bir saat, iki saat önce geleceğim işte, varacağım evime.” derken, dönemeçte üç tane atlı Moğol askeri karşısına belirivermiş, çıkmış.
“Dur” demişler.
“Buyurun.” demiş, durmuş.
“Bir şey mi istiyorsunuz ağalar?” demiş.
“Evet” demişler, “bize Konya’nın yolunu tarif et” demişler.
Akşehirli ya hoca. O da demiş ki:
“Ağalar işte şu yolu tutturursunuz. Yol çatallaşınca sağa saparsınız, oradan şöyle olur, oradan şuraya gidersiniz. Önünüze çeşme gelir, atlarsınız.” deyince askerlerin aklı karışmış, demişler ki:
“Düş önümüze.”
“Etmeyin.” demiş, “Etmeyin eylemeyin, işim var gücüm var, hayvan yüklü.”
“Geç! Önümüze düş!” demişler. Sözü dinletememiş, Konya’ya kadar götürttürmüşler. Tabi kaç günde gitmiş, kaç günde gelmiş… Artık hanım da beklemiş evde. Gece olmuş, hoca gelmedi; kapının arka tarafını dayaklamış. Neden sonra hoca gelmiş kapıyı çalmış. Yukarıdan seslenmiş hanım;
“Kim o?”
Aşağıdan hoca;
“Aç” demiş, “inşallah ben geldim.” demiş. Aklı başına gelince.
Bizim “inşallah”ımız bu yani. İmanımızdan doğuyor. Yoksa biz “gelmeyeceğiz” diyemiyoruz da “inşallah gelirim” diyoruz. O mânaya değil. Birisinde bir şey görüyoruz; maşallah diyoruz, tebarekallah diyoruz. Bir şeye şaşırırız, hatta kızarız; subhanallah deriz.
Subhanallah ne demek?
Allah her türlü noksandan münezzeh demek. Ne güzel bak; kızdığımız zaman, sevindiğimiz zaman, temenni ettiğimiz zaman, buluşurken, ayrılırken hep Allah, celle celâlühû ve amme nevâlehû velâ ilâhe gayruhû. Neden?
Bunu biz yapamazdık. Şimdi kurmaya kalksaydık bu işi, mahvederdik. Dedelerimiz inançlı oldukları için, hayatıyla böyle yaşadıkları için başından sonuna kadar, sözleri bile böyle olmuş.
Kızar, lâ ilâhe illallah der. Bak nasıl kendi kızgınlığını söndürecek söz söylüyor. Ne güzel. Lâ havle velâ kuvvete illa billah der. Hani çaresiz kaldığı zaman, Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur mânasına.
İşte onun için selam da böyle. Bizim selamımız lalettayin bir selam değil, derin bir mânası var. Bizim sözlerimiz imanımızın tercümanıdır. Bizim seçtiğimiz kelimelerde, bizim giyimimizde, kuşamımızda, davranışımızda, her şeyimizde bir edep vardır.
Enes b. Malik Peygamber Efendimiz’ in huzuruna gelmiş, kapıyı çalmış. Peygamber Efendimiz de çıkmış karşısına, yüz yüze kapıya dönüyor. Demiş ki:
“Bir daha böyle kapıya yüzünü dönme ya sağını dön ya solunu dön.”
Kapıya direk bakma. Çünkü belki kadın çıkar “Kimmiş o?” diye; kapıya bakarsın belki namahrem birisi çıkar diye.
Onun için ben büyüklerimizden görürdüm; bir apartman dairesine, eve gittikleri zaman kapıyı çaldıklarında bir tarafa dönüp de öyle dururlardı.
Nereye dayanıyormuş? Hadis-i şerife dayanıyormuş.
Hangi maksada dayanıyormuş?
Evin kapısını açacak insan belki benim olduğumun farkında değildir, belki biraz önce sokağa çıkmış olan çocuğu geri döndü sanmıştır, kapıyı o çaldı sanmıştır. Bazen öyle dokuz defa çalar çalar, “Eh!..” diye belki insan azarlamaya kalkar. Hani böyle şeyler oluyor. Belki yanlışlıkla açık kıyafetle çıkar diye, yan dönecek. Her şeyimizde bir adap var. Her kelimemiz de böyle. Bizim değil, dedelerimizin.
Bize Allah şu mübarek Ramazan hürmetine hayırlarını ihsan eylesin.
Bizim çok acınacak halimiz var. Neden acınacak halimiz var?
Biz varlıktan sonra darlığa düşmüşüz. Eğer biz dağdan inme olsaydık, çölden çıkma olsaydık, yabanî olsaydık da sonra bu hâle gelseydik medenilik olurdu. Ama medeniliğin, insanlığın en yüksek seviyesinden bu hâle düşmüşüz. Biz düşkün insanlarız. Yukarılardan paldır küldür yuvarlanmış buralara düşmüşüz. Başka yere bakarsan burası bir seviye ama biz yukarıdan buraya düştük; kolumuz kanadımız kırıldı. Dedelerimizin her yaptığı şey güzeldi.
“Nereden biliyorsun? Onların zamanında yaşadın mı? Sen de biraz fazla methediyorsun dedeleri.”
Hayır, kitaplardan okuyoruz. Onların zamanında buralara gelmiş gezmiş seyyahlar var. Onların kitaplarından okuyorum. Hep bu fikrimi teyit edici müşahedelerle karşılaşıyorum. Adam babamın dostu değil; hasım, düşman. Dindaşım değil; Hristiyan. Avrupa’dan gelmiş, kendisi kitabına yazmış. Ben de zorlamadım. Kanuni devrinde gelmiş, burayı gezmiş gitmiş. Gördüğü şeyleri methediyor. Temiz diyor, sakin diyor, dürüst diyor, aldatmaz diyor. Methediyor. Benim de hoşuma gidiyor.
Gitmesin mi? Dedem. Osmanlı deyince yabancı değil ki; dedem, dedemin babası, dedemin dedesi.
Eski zamanlardan beri biz böyle bir sel gibi akıp geliyoruz. Bir zaman “Selçukî” demişler. Bir zaman “Gazneli” demişler. Bir zaman “Osmanlı” demişler. Şimdi de “Türkiye” deniliyor. Ama aynı milletiz. Yani onlar dedelerimiz. Ellerimizde şecerelerimiz var. Kimisinin şeceresi kaç bin seneye kadar gidiyor. İşte onlar elhamdülillah güzel yapmışlardı. Allah bize de o güzel edepleri nasip etsin.
Onun için, Peygamber Efendimiz bize selam vermeyi öğretiyor. Peygamber Efendimiz mürebbi hem muallim hem mürebbi hem öğretiyor hem eğitiyor. Terbiye ediyor. Her şeyimizi gösteriyor. Diyor ki: “Selam vermek güzel, sevap.”
Ama kim kime selam verecek?
Li-yüsellim. “Selam versin.” er-râkibu âlel râhil. “Yukarıda olan, atlı olan yayaya selam versin.”
Kendisi daha şerefli mevkide, yukarıda; o aşağıya selam versin.
Ve’r-râhilu ale’l-câlisi. “Geçen oturana selam versin.”
Hani bazen yolun kenarında, tarlada, şurada burada oturmuş insanlar olur. Sen geçiyorsun, sen selam vereceksin. Usul öyle. Orada duran sana selam vermeyecek. Yani sıra bahis konusu olduğu zaman sen vereceksin.
Ve’l-akallu ale’l-ekseri. “Az olan çok olan gruba selam verecek.”
Üç kişi buradan gidiyor, karşıda 30 kişi toplaşmışlar. Onlar selam verecek. 30 kişi bu üç kişiye selam vermeyecek.
Ne olacak?
Fe-men ecâbel müsellime kâne lehû. “Kim selam veren kimseye mukabele ederse.”
Birisi selam verdi, ötekisi mukabele ederse ne olur?
Kâne lehû. “Allah tarafından ecri, mükâfatı kazanır.”
Kendi lehine olur. O selama karşılık verdiği zaman kendisi kâr eder, o selamdan bir ecir kazanır. Ama selam veren selam alandan daha çok kazanır, o ayrı. Yani onun için selamda da biraz acele etmekte de fayda vardır. Selama mukabele eden ecrini alır.
Ve men lem yücib.
Ötekisi selam vermiş, berikisi selamı almamış, aldırmamış. O zaman;
Fe-lâ şey’e lehû. “Onun eline hiçbir kâr geçmez.”
Selam veren kazanır da öteki selama cevap vermeyen kimsenin eli boş kalır.
Onun için selama mukabele etmek lazım. Hatta selam vermek sünnet; ama selamı karşılamak mutlaka gerekiyor. Çünkü Allah-u Teâlâ hazretleri ayet-i kerimede buyuruyor ki;
Ve izâ huyyîtum bi-tahiyyetin fe-hayyû bi-ahsene minhâ ev ruddûhâ. “Siz bir selam ile selamlandığınız zaman ondan daha iyisiyle selama mukabele edin yahut misliyle, dengiyle mukabele edin.”
Mehmed Âkif’in de bir hikâyesi vardır. Mübarek Ankara’dayken Meclis’te çalışırmış ya; Meclis’ten gelirken Taceddin dergâhına bir yoldan geçermiş. O yolda da bir bakkal dükkânı varmış. Dükkân bakkal dükkânı ama bakkalın kendisi Medresetü’l-Kuzât’ta okumuş burada. Yani bilgili bir kimseymiş. Kadı olacak kadar dinî tahsili olan bir kimseymiş. Demek ki o zaman öyle oldu, şartlar öyle gerektirdi; bakkallık yapmaya dönmüş adam. Yüksek tahsili var, dinî bilgisi var, Arabiyatı var. Mehmed Âkif onun yanından geçerken es-selâmu aleyküm demiş.
Ne yapacaktı?
Geçen durana, oturana selam verecekti. O da çuval mı düzeltiyormuş, eğilmiş böyle, hiç arkasını dönüp kim selam verdi diye bakmadan aleyküm selam demiş. Böyle bir baştan savma selam vermiş.
Mehmed Âkif beş-on adım yürümüş. Böyle bir acayip selam olunca merhum geriye dönmüş. Kadı efendinin yanına kadar gelmiş, omzundan tutmuş. O çuvalla meşgul ya, dükkânının önünde çuvalını düzeltmekle meşgul. Şöyle omuzundan tutmuş, kendisine çevirmiş;
“Hey Efendi!” demiş ve izâ huyyîtum bi-tahiyyetin fe-hayyû bi-ahsene minhâ ev mislihâ ayet-i kerimesini bilmez misin?” demiş, okumuş yüzüne, yürümüş gitmiş.
Çünkü kadı o, onun bilmesi lazım. Ya onun kadar güzel selam verecek, ya ondan daha güzel selam verecek. Ben geçerken sana dönmüşüm, es-selâmu aleyküm demişim. Sen de bir dön, doğrul, bir güzel tebessüm eyle ve aleyküm selam de, ya bir “ve” ekle, ya bir güleç yüzle mukabele et. Yani biraz daha bir muhabbete vesile olacak bir şey yap. Baştan savma, yani selam verdiğine pişman eder gibi yapma mânasına onu terbiye etmek için onu söylemiş mübarek.
Diğer hadis-i şerif de selam vermekle ilgili.
Li-yüsellimu’s-sagîru ale’l-kebîri vel-maarru ale’l-kâidi ve’l-galîlu ale’l-kesîr.
Burada yukarıdakinden farklı bir sınıf sayıyor.
“Küçük olan büyüğe selam versin.” Yaşça küçük olan büyüğe selam versin. Mevki bakımından küçük olan mevki bakımından büyüğe selam versin.
Vel-maarru. “Murur eden, geçen, yürüyen, ale’l-kâidi oturana selam versin.” Vel-galîlu ale’l-kesîri. “Az olan da çok olanlara selam versin.” diye bunu böyle bildirmiş.
Selamla ilgili iki hadis-i şerif böylece geçti. Siz de bildiğinize bilmediğinize selam verin. Zarar etmezsiniz. Şöyle tavrına, haline bakarsınız. Selam verdiniz mi buzlar çözülüyor. Bazen insana sakallı diye gittiği yerde böyle, sakalı da kara olursa, kaşları çatık bakıyorlar. Selamun aleyküm diyorsun, buzlar çözülüyor. Aleyküm selam diyor. İyi oluyor. Bildiğinize bilmediğinize selam verin, sevabı çok. Muhabbete vesile olur. İslâm’da muhabbete vesile olan her şeye sevap verilmiştir. Kırgınlığa, dargınlığa vesile olan her şey de yasaklanmıştır. Muhabbet olsun. İnsanlar birbirlerini sevsin. Birbirlerine kızmasını çok güzel öğrendiler, sevmesini de öğrensinler inşallah.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
14.12.1986 -
Selam, Münafık, Ramazan,
12.06.1983 -
Namaz, İman, Ramazan
