İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

14.12.1986 - Selam, Münafık, Ramazan, Kıyamet Alametleri

14.12.1986 - Selam, Münafık, Ramazan, Kıyamet Alametleri
Hadisler Deryası

14.12.1986 - Selam, Münafık, Ramazan, Kıyamet Alametleri

04.03.2025
18 dk 29 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Lâ tekul aleyke's-selâm fe-inne aleyke's-selâmü tahiyyetü'l-mevtâ velâkin kuli's-selâmu aleyk.

Peygamber Efendimiz'e bir zât gelmiş; anlaşılan yeni gelmiş. Medine-i Münevvere' ye geldiği zaman bakmış ki bir mübarek zât var, insanlar etrafında pervane gibi dönüyorlar, herkes başına üşüşmüş, toplanmış bir şey soruyorlar; o cevap veriyor, ondan sonra gidiyorlar.

Böyle bir şey görünce; "Bu kimdir?" diye sormuş.

"Bu Resûlullâh." demişler.

O da yanına yanaşmış, iki defa, aleyke's-selâm yâ Resûlallah, aleyke's-selâm ya Resûlallah diye selam vermiş.

Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem de;

"Bu senin söylediğin tarzda aleyke's-selâm demek, ölülere verilen selam tarzıdır; öyle deme, es-selâmü aleyke de." diye selamın, es-selâm sözünün başa alınmasını söylemiş.

Arapça' da ince bir farkı var. Aleyke's-selâm; aleyke bazen beddua mânasına kullanılır. "Senin aleyhine olsun!" filan mânası gelir. "Öyle bir tevehhüm olmasın." diye...

Veyahut da aleyke's-selâm selamın cevabı olarak kullanılır. Halbuki, daha cevap olmadan sen ilk önce kendin selam veriyorsun, onun için Peygamber Efendimiz, o zât-ı muhtereme; "Önce es-selâmü de es-selâmü aleyke de." diye buyurmuş.

Bir rivayete göre onlar eskiden ölüleri de öyle selamlarlarmış; "O ölü selamına benzemesin." diye "Başladığın zaman aleyke's-selâm deme, es-selâmü aleyke de." diye o kimseye, Câbir b. Süleym radıyallahu anh'e söylemiş.

Lâ tekûlû li'l-münâfikı seyyidenâ fe in yekûn seyyideküm fe-kad eshattüm rabbeküm.

Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:

"Münafık bir kimseye 'Ey Efendimiz!' demeyin."

Münafık bir kimseye, ikiyüzlü bir kimseye, içi başka dışı başka, İslâm'ı güzel yaşamayan, dıştan Müslümanlardan korkusundan veya bir menfaatten dolayı Müslüman gibi görünen, içinden iyilik istemeyen -bir münafık- kimseye seyyidenâ demeyin. "Efendim, Efendimiz demeyin!"

"Ey Efendimiz!" diye "efendi" tabirini ona bahşetmeyin; o kimseye öyle hitap etmeyin. Çünkü eğer o sizin Efendiniz olursa siz Rabbinizi kızdırmış olursunuz."

Münafık bir insana "efendim" demek ne demek?

Sen benim başımda âmirimsin, ben sen ne dersen ona tâbi olurum, 'buyur emret" demek olur; o zaman Allah kızar. Allah bir münafığa itaat edilmesine elbette kızar.

Onun için layık olmayan kimseye "efendim" demeyeceğiz; denilmemesi gerekiyor. Hele o kimse münafıksa demeyeceğiz. Dikkat edilirse "münafık" tabirini kullanıyor.

Biz, Müslümanlar için hüsnüzan eden herkese "Efendimiz" diyebiliriz, "buyurun efendim" diyebiliriz ama münafıksa, ikiyüzlüyse ona bir pâye ve cesaret vermemek lazım. Çünkü her bir münafık, istismarcı yaptığı kötülüğü, kendisine taviz veren insanlardan beslenerek yapıyor. Her bir zalim kendisinin etrafındaki dalkavuklardan, şakşakçılardan kuvvet alarak o zulmü yapıyor.

Onun için kötü insana pirim vermeyelim, paye vermeyelim. Kötü insana bir itibar göstermeyelim.

Geçenlerde bir hadise anlattılar, hoşuma gitti. Bizim İstanbullu kardeşlerimizden ticaret erbabından birisi, ticaret için bir kasabaya gitmiş. Müslüman kıyafetli bir arkadaş. Kahvede konuşurken; "Yahu benim uykum geldi, biriniz beni evinizde misafir etmeyecek misiniz?" demiş.

Anlaşılan otel olan bir yer değil. Bir tanesi; "Gel, bizim eve buyur." demiş. Gitmişler;

"Nerede abdest alabilirim?" demiş, bir müşkülat çıkmış.

"Seccadeniz var mı?"

Bir müşkülat çıkmış, evde seccade yok.

"Kur'ân getirin, biraz Kur'ân okuyayım."

Kur'ân bulunmaz.

"Kıble ne tarafta? Söyleyin, orada namaz kılayım."

"Kıbleyi bilmiyoruz."

"Vallahi daha sizin evde durmam. Seccadesi yok, Kur'ân-ı Kerîm'i yok, kıbleyi bilinmiyor; vallahi sizin evde durmam. Dışarıda yatarım, durmam." demiş, dışarıya çıkmış.

"Etme, eyleme!" filan demişler.

"Yok, sizin evde duramam, mümkün değil duramam!" demiş, gitmiş dışarıda, dükkânda yatmış.

Adamın ticaret ilişkisi varmış, onunla mal satıyormuş, ona gitmiş; "Yemin ettim, evinizde yatmam!" demiş, neyse dükkânda yatmış ama o sert çıkması ötekilere ibret olmuş.

Düşünmüşler;

"Biz neyiz? Bu bizim hâlimiz, dinden imandan bu kadar uzaklığımız nedir?"

Yola gelmişler. Şimdi beş vakit namazında, ailesi de iyi, çoluk çocuğu da kızı da iyi hâle gelmişler. Demek ki kötü bir insana pirim vermediği zaman; "Bak, sen kötü yoldasın" da demiş oluyor, onun da ıslahına vesile olur.

Lütfen layık olmayana alkış tutmayalım, pâye vermeyelim; layık olanı da ezmeyelim, ona da gereken hürmeti gösterelim.

Lâ tekûlû mâşâallah ve şâe fülânün, velâkin kûlû mâşâallah sümme şâe fülân.

Bu da Tirmizî'de, Ebû Dâvud'da ve Ahmed b. Hanbel'de, daha başka yerlerde olan bir hadis-i şerif.

Peygamber sallallahu ve sellem buyuruyor ki:

"'Eğer Allah ve filanca dilerse şu iş şöyle olsun, olur!' demeyin. Ama deyin ki 'Allah dilerse, sonra filanca da isterse şu iş şöyle olur.'"

Bunun inceliği şudur:

Mesela bazen; "Senin burada bu işi yapman mümkün değildir, ancak filanca isterse bu iş olur. O buranın tam hâkimidir, yüzde yüz. Burada onun dediği geçer. Ancak o kabul ederse bu iş olur, başka türlü sen bu işi yapamazsın, burada tutunamazsın." deriz.

Şimdiki yaşayışımızda da zamanımızda da buna benzer sözler oluyor.

Demek ki Araplarda da buna benzer laflar varmış:

"Bu iş olur, ancak Allah isterse ve o filanca şahıs isterse!"

Canım sen onu Allah'a şerik mi koşuyorsun? Allah istedi mi, o isterse istemesin, Allah-u Teâlâ hazretleri canına okur.

Ne olacak? Kulun birisi Allah'ın bir hükmüne, meşiyyetine karşı mı gelecek? Gelemez.

Hakkın emri, buyruğu, müsaadesi olmasa, kudret vermese, yazısı olmasa, takdiri olmasa bir çöp yerinden kıpırdamaz. Rüzgâr esemez, zerre hareket edemez, her şey mahvolur.

Onun için insanın Allah'ın bu kudretini bilip her şeyin O'nun elinden çıktığına muttali olması lazım; O'na iman etmesi lazım ve sözünü de bu imanla, uygun, edepli söylemesi lazım. Edebe aykırı bir tarzda söylememesi lazım.

İnsanlar çok acayip sözler söylüyor. Mesela külhanbeyleri arasında birisi birisine kızıyor;

"Allah olsan yapamazsın bunu!" diyor.

Tevbe, estağfirullah, nereden çıkardın?

"Kral olsan yapamazsın." de, "Padişah olsan yapamazsın." de, "Pehlivan olsan yine olmaz." de.

Allah oldu mu O'nun karşısında kim duracak, şaşkın!

Saçma sapan şeyler konuşuyorlar. İşte buna benzer şeyler Arap diyarında da konuşulduğundan, Efendimiz; "Böyle söylemeyin, böyle söyleyin." diye şimdi lâ tekûlû kısmında geçiyor. Alfabetik sıra oradan geldiği için söylenmeyecek şeyleri zikrediyor.

Lâ tekûlû Ramazân fe-inne Ramazân ismün min esmâi'llâhi azze ve celle velâkin kûlû "şehrü Ramazân."

Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş ki Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:

"Ramazan demeyin. Çünkü Ramazan, Allah'ın isimlerinden bir isimdir. Fakat "Ramazan ayı" deyin, Ramazan diye mutlak olarak kullanmayın."

"Ramazan geldi, Ramazan gitti, Ramazan iyi, Ramazan kötü, Ramazan sıkıntılı, Ramazan sıcak!" demeyin. "Ramazan ayı" deyin, "Çünkü Ramazan Allah'ın isimlerinden biridir." diyor Peygamber Efendimiz.

Bu da Arap diliyle ilgili bir meseledir. Ramazan, "yakmak kavurmak" demek. "Güneşin bir şeyi yakması, karartması, kavurması, çok sıcak olmak" mânasına geliyor.

Eskiden bu ayların isimleri verildiği zamanda o ay, sıcak zamana rastlamış. Aslında Ramazan, senenin bütün mevsimlerini dolaşır, her yıl on bir gün geriye gele gele, gele gele, Temmuz'dayken Haziran'a gelir bir dahaki sene. Haziran biter üç sene sonra Mayıs'a gelir. Mayıs biter Nisan'a gelir; geriye doğru aradan otuz küsur sene geçtikten sonra, otuz sene geçtikten sonra bakarsın yine Temmuz'a gelmiş, sıcak günlere rastlamış.

Biz mesela böyle bir iki Ramazan gördük. İyice sıcak olan; orakların, harmanların biçildiği, yapıldığı zamanlarda Ramazanlar gördük, yine gördük.

Kurban, hac ayı kış gününde de oldu, tir tir titredik, paltolarımızı giydik, hasta olduk, antibiyotikler aldık; şimdi çok sıcaklara geldi, değişir ama ilk isimlendirildiği zamanda sıcak mevsime rastlandığından o zaman şehr-ü Ramazan demişler. "Her tarafı yakıp kavurma ayı" demişler, oradan o isim olmuş.

Bazı büyükler de;

"Bu yakıp kavurma ismi; Ramazan ayında yapılan ibadetlerden, taatlerden kulların günahları mahvolduğundan, yok olup gittiğinden verilmiştir." diyorlar.

İsim ne olursa olsun, doğru olan şekil, şehr-ü Ramazân demektir. "Ramazan ayı" demek lazım, "Yanlış anlamaya sebep oluyor." diye mutlak kullanmamak lazım.

"'Arap dilinin inceliği içinde yanlış anlamaya sebep olur.' diye, 'Öyle demeyin.'" demiş.

Lâ tekûmü's-sâ'atü hattâ yetebâhe'n-nâsü fi'l-mesâcid.

Bir hadis-i şerif kısa; çok kaynakları var. Ahmed b. Hanbel, Ebû Dâvud, İbn Mace, İbn Abdilber, İbn Hibban, Taberânî, Beyhâkî vesaire, Dârimî, İbn Hüzeyme, bu hadis-i şerifi Enes radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.

Diyor ki;

Lâ tekûmü's-sâ'a. "Kıyamet kopmaz, kıyamet kopmayacak." Hattâ yetebâhe'n-nâsü fi'l-mesâcid. "İnsanlar mescitlerde birbirleriyle övünmedikçe; birbirlerine karşı övünmedikçe."

Burada başlıca iki mâna var; o iki mânayı söyleyeceğim:

Bir; "Mescitler konusunda birbirleriyle övünmedikçe kıyamet kopmaz."

Fi'l-mesâcid, Arapça mânası itibariyle; "mescitler mevzuunda" demek olabilir.

Şöyle derler:

"Bizim mescidimizin kubbesi daha büyük, sizinki bu kadar büyük mü? Bizimkinin şu kadar nakışları var, bizimkinin camları şöyle süslü, sizinki öyle mi? Bizimkinin şurası şöyle, burası böyle, bizimkine biz şu kadar milyon harcamışız, siz o kadar harcadınız mı? Bizimkinin altı tane, sekiz tane, on tane minaresi var, şu kadar şerefesi var; sizinkinin var mı?" diye işi nereye dökmüşler? Süse, ziynete, dış görünüşe dökmüşler.

Halbuki Peygamber Efendimiz 'in mescit-i şerifi, Medine-i Münevvere' de kurduğu mescidin örtüsü, üst tarafı hurma dallarından idi, altı kumluktu. Belki bazı yerlerinde hurmadan hasırları vardı, öyle sade ve basitti. Duvarları balçıktan sıvanmıştı. O mescitlerin ziynetlenmesi, süslenmesi, nakışlanması vesairesi insanların zahire düşkünlüğünden, işin aslını unutmalarından oluyor. Koca koca mescitler yapıyorsun, hiç kimse yok. Ecdat koca koca camiler yapmış, selatin camileri; içlerinde bir saf insan var. İki saf olmaz! Asıl mühim olan cemaattir.

Camileri yapıyorlar; kapısına bir kilit vuruyor, ondan sonra gidiyor. Gidiyorsun, caminin orasından dolaşıyorsun, burasından dolaşıyorsun, imamı arıyorsun, müezzini arıyorsun; ortada yok. Camiyi açtıracaksın, namaz vaktinde ibadet edeceksin, bir köyde bekliyorsun, hiç kimse yok.

Dayımız ticari münasebetle bizim Çanakkale'nin bir köyüne gitmiş; "Yahu, ikindi olmadı mı, vakit geçiyor, ezanı da duymadık." diye söyleyince demişler ki; "Ezanı duymazsın, çünkü burada ezan okunmuyor!"

"Vay, niye okunmuyor?" demiş.

"Kaç aydır imamımız, müezzinimiz yok." demişler.

"Yahu, imamsız müezzinsiz köy olur mu?" demiş. Oluyor işte!

"Peki, sizin içinizden bir tanesi ölünce ne yapıyorsunuz?" Komşu köyden çağırıyorlarmış.

"'Niye yapmıyorsunuz? Parası benden, maaşı benden, siz buraya bir imam bulun.' dediğim halde imam bulmadılar." diyor.

"Öyle dediğim halde imam ve müezzin bulmadılar." diyor.

Çanakkale memleketim olduğundan benim de yani canım istedi ki -üniversitede vazifem var ama- o köye gideyim, üç ay, beş-altı ay, sekiz ay, bir sene neyse; kalayım, o köyde ezan okuyayım, halka biraz anlatayım.

Bu çocuklar din iman duygusundan mahrum yetişirse sonra iş nereye varacak?

Bu insanların böyle acayip halleri var. Mescidin kıymetini kaybetmişler. Mühim olan mescidin ibadet yeri olması, içindeki cemaatin birikmesi, hayırları işlemesi, Müslümanların muhabbetidir.

Buradaki bu kalabalığın kıymeti nerede?

Bu kalabalığın kıymeti, Müslümanların burada muhabbetle, kardeş olarak, Peygamber Efendimiz' in hadis-i şerifleri dinlemesindedir.

Bir mâna bu; mescitlerin nakşı ile, şekliyle, şemailiyle, büyüklüğüyle övünüyorlar ama öz yok. Şekil var, zarf var, mazruf yok. Dış var, iç yok; bir o mânaya gelebilir.

Bir mânayı da burada, şerhte söylemiyor ama bu hadis-i şeriften, âcizane ben bir de şöyle anlıyorum:

"Mescitlerde insanlar birbirlerine böbürlenmedikçe kıyamet kopmaz."

Mescit ne? İbadet yeri.

Burası övünmenin yeri mi? Övünülecek yer mi?

O kalkmış övünüyor, bu kalkmış övünüyor; "Benim soyum şöyledir, benim sülalem böyledir, ben şöyle asil adamım, ben şöyle ağayım paşayım." Öbür tarafta ötekisi de kalkıyor; kavmiyet veya bir kabile taassubu yapıyor.

İnsanlar dinin özünü unutmuşlar, mescitleri kendi keyiflerinin icra edildiği yerler hâline getirmişler. Mescitler asli hüviyetlerinde değil, asli fonksiyonlarını, vazifelerini yapmıyor da böyle raydan çıkmış; insanın çok dikkatli olması lazım.

Peygamber Efendimiz diyor ki:

"Mescide gelip de kaybolmuş devesini seslenip soran insanın Allah devesini buldurtmasın! Buldurtmasın Allah!" diyor.

Kapıya gelecek diyecek ki; "Ey cemaat, siz orada derli toplusunuz, benim şu renkte, şu boyda, bu posta bir devem kayboldu, gören var mı?"

Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde; "Onun devesini Allah buldurtmasın!" diyor.

Neden? Mescit deve bulma yeri değil. Mescit ibadethane, asıl gayesinden başka maksatla kullanılmasına karşı çıkıyor.

Onun için mescitlerin asli hüviyetinde; Allah'a ibadet yeri olarak, ancak Kur'an'ın emirlerinin, Peygamber Efendimiz' in hadis-i şeriflerinin okunduğu, fıkhın öğretildiği, dine hizmet eden yerler olması lazım. Aslında mescitlerin sabaha kadar açık olması lazım ama açık bıraktığı zaman mikrofon çalınıyor, hoparlör çalınıyor, halılar katlanıp katlanıp götürülüyor.

İmam efendi, müezzin efendi biraz gevşek bulunursa uykusu derinse kubbenin kurşunları gidiyor, taşları gidiyor, hasırlar gidiyor; bir şey kalmıyor. Zaman bozulunca herkes de kilit vurmaya mecbur kalıyor.

Aslında doğru olan şekil; burada gece ibadet etmek isteyen gece ibadet edecek, gündüz ibadet etmek isteyen her zaman gelecek. Evinde ibadet imkânı bulamayan buraya sığınacak. Ama o durumdan ayrılmış. Tabi biraz süslemekten oluyor. Süslemeyip sade olsa, çalınacak bir şey olmasa, o zaman ağzına kadar açarsın, herkes gelir. Kıymetli eşya koyunca böyle oluyor.

Bursa'nın Ulu camiinde söylediler. İncilerle yazılmış bir levha bir gün kaybolmuş. Yüzsüz arsız, dinsiz imansız, edepsiz insan çok. İnsan gözünü açmazsa çok şeyler oluyor.

Allah-u Teâlâ hazretleri, dinimize güzel sarılmamızı nasip eylesin. Mescitlerimizi hakiki ibadethane eylesin. Allah-u Teâlâ hazretlerinin razı olduğu ibadetlerin yapıldığı, ilimlerin öğretildiği, mübarek mahaller eylesin.

Mescitlerimizi çoğaltsın, cemaatlerimizi çoğaltsın, Müslümanları çoğaltsın; İslâm'ı dünyanın her yerine vasıl eylesin.

Geçen gün okudum, hoşuma gitti:

Güney Amerika'da, Şili'de şu kadar Müslüman aile, bu kadar Müslüman nüfus… Hiç hatırımızda hayalimizde olmayan yerlerde İslâm yayılıyor. İnşaallah harp olmazsa, darp olmazsa, birbirimize sargın olursak, birbirimizi iyi desteklersek, gözümüzü açarsak, düşmanların oyunlarına düşmezsek, düşmanların kışkırtmaları yüzünden birbirimizin gırtlağına sarılmazsak, ciğerini sökmezsek, Müslümanlık her yerde hâkim olacaktır. Hak din her tarafı, okyanusları geçecek, Allah'ın izniyle kıtalara yayılacak.

Allah-u Teâlâ hazretleri bize o günleri göstersin. İstilaya uğramış İslâm beldelerini kurtarsın. Esir kardeşlerimizi esaretten halâs eylesin. Hürriyetlerimizi elimizden almasın. Hür olarak, malımızla canımızla hak yolda çalışmayı nasip eylesin. Evlatlarımızı, zürriyetlerimizi de mü'min kullar eylesin. Bizden sonra küfrün pençesine düşürüp dinden imandan çıkanlardan eylemesin.

Hâsılı kendimizi ve sevdiklerimizi, sevdiklerimizle beraber, cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin.

Fâtiha-i şerîfe mea'l-Besmele.

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
06.05.1990 - Bayram Eğlenceleri, Cumanın Önemi, Horoz Besleme
28.05.202627 dk 34 sn
03.04.1983 - Güzel Ahlak, Müminlerin Vasıfları
05.08.202623 dk 31 sn
01.06.1980 - Peygamber Efendimizin Uykusu,Namaz,Cuma Namazı, Peygamberimizin Son Sözleri
29.08.202619 dk 58 sn
12.06.1983 - Namaz, İman Galip Gelecek, Ramazan Hürmetine
03.03.202629 dk 46 sn
07.06.1981 - Kıyamet Alametleri, Yaz Gününde Oruç Tutmak, Sabretmek, Soğukta Abdest
04.01.202612 dk 47 sn
01.12.1984 - Dilencilik, Allahın Yardımı
25.07.202018 dk 36 sn
30.09.1990 - Mevlid Kandili, Peygamber Efendimizin Son Peygamber Oluşu, Peygamber Sevgisi
03.09.202539 dk 43 sn
29.08.1982 - Lut Kavmi, Şehitlik
28.11.202321 dk 3 sn
28.12.1980 - Kabenin İçine Girmek, Cennetin Derecesi
24.05.202614 dk 44 sn
28.11.1982 - Şehitlik, Yemeğe Şükretmek
28.11.202318 dk 58 sn
26.12.1982 - Ümmetin İhtilafı
28.11.202320 dk 14 sn
25.07.1982 - Allahı Zikretmek
21.05.202616 dk 17 sn
25.07.1982 - Allahın Kızdığı Şeyler, Acıkmadan Yemek, Allahu Ekber Tesbihi, Sigara
28.11.202331 dk 7 sn
25.04.1982 - Musa (AS) Rivayet, Şükür
19.06.202623 dk 30 sn
24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
28.11.202329 dk 40 sn
21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
15.06.202628 dk 50 sn
21.11.1982 - Kuran Kıraatı, Vera, Sabır
13.06.202616 dk 49 sn
21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
31.12.202526 dk 23 sn
20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
10.06.202618 dk 20 sn
19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
28.11.202318 dk 51 sn
AKRA