28.02.1982 - Nezir, Adak, Kulum Bana Yaklaşırsa

28.02.1982 - Nezir, Adak, Kulum Bana Yaklaşırsa
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâlellahu teâlâ lâ ye'tibne âdeme en-nezru bi-şey'in lem ekün kad kaddertühû velâkin yülkîhi'n-nezrü ile'l-kaderi ve kad kaddertühû lehû estahricu bi-hî mine'l-bahîli fe-yu'tînî 'aleyhi mâ lem yekün yü'tînî 'aleyhi min kablü.
Bu hadis-i şerif nezretmek ile ilgili. Nezretmek ne demek?
"Şu işim olursa şu kadar şu işi yapacağım, bağışlayacağım." diye bir şeyi vaat etmek demek. Mesela adam gemiye biner bir fırtına çıkar.
"Oo! Fındık kabuğu gibi sallanıyor, ben de medeniyet var sanıyordum. Artık bu medeniyette bir şey olmaz diyordum. Kocaman gemi, bir ucundan öbür ucuna bilmem ne kadar da ancak yürürsün, içinde yüzme havuzları var, dokuz katlı, 15 katlı, asansörle iniliyor, çıkılıyor. Bu koca gemi okyanusta böyle tehlikeye düşer mi?
Düşer ya. Rüzgâr esmeye başladığı zaman, bir burnu dalıp, bir arkası dalmaya başladığı, kaburgaları ortada kalıp dalganın çatırdamaya başladığı zaman, "Aman yâ Rabbi! Aman yâ Rabbi" demeye başlarlar, bakarsın herkes halis muhlis Müslüman olmuş.
De'avullâhe muhlisîne le-hü'd-dîn. "Halis muhlis bir şekilde başlarlar Allah-u Teâlâ hazretlerine ibadet etmeye, yalvarıp yakarmaya."
Olmadı mı?
İzmit'ten karşı tarafa geçerken fırtına oldu ve 300- 400 kişi, hem de engin, açık denizde değil, iki sahil arasında Allah'ın takdiri gelince gemi battı gitti.
Bizim evin zili bozulmuştu, zili yapmak üzere tornavidayı elime aldım, havada bir tımbırtı koptu, bir madenî bir şey başka bir şeye çarptı. Döndüm baktım, Ankara'da, havada bir şeyler uçuşuyor, evlerin üstüne doğru bir şey de düştü. Meğer havada iki uçak çarpışmış, -meşhur duymuşsunuzdur- uçak geldi, Ulus'ta tam Gima'nın üzerine, yanına düştü. Düştüğünü uzaktan gözlerimle gördüm. Bir kara duman, bir alev çıktı, artık gerisini gazetelerden okuduk.
Neler neler olmuş! Dükkanının içinde alışveriş yaparken, hanın üçüncü katında büroda çalışırken, ne çeşit şekillerde ölüm yakalamış... İnsan hiç düşünür mü hanın üçüncü katında başına bir hal geleceğini! Kimisi dükkandaymış, ezan okunmuş, camiye gitmiş, dükkâna düşmüş, kurtulmuş. Kimisi başka yerdeymiş, oraya gelmiş başının üstüne düşmüş. Takdir kimi seçmişse, eceli olanı oraya getiriyor, eceli olmayanı oradan uzaklaştırıyor.
Gemide, [vesairede] bir sıkıntı oldu mu herkes dindarlaşır, başlarlar;
"Yâ Rabbi! Eğer buradan sağ salim kurtulursam, nezrim olsun, bir kurban keseceğim, fukaraya dağıtacağım."
Ben askerlik yaparken kıtada -adını söylemeyeyim- alay komutanımız çağırdı beni;
"Asteğmenim!" dedi.
"Buyurun komutanım!" dedim.
"Bizim alayda trafik kazaları çoğaldı. Bunun çaresi nedir?" dedi.
"Bilmem efendim." dedim.
"Diyorlar ki, kurban kesilirse iyi olurmuş, kanına da parmağını banacakmışsın her cipin ön tarafına bir parmak kan sürecekmişsin, o zaman kaza olmazmış." dedi.
"Efendim öyle bir şey duymadım ben ama kazaları yaptıran Allah-u Teâlâ hazretleridir. Eh, mümkündür ki bir kurban kesersin, onu fukaraya dağıtırsın, o fukaranın duası, bereketiyle mümkündür, affeder, belki olmaz." dedim. [Bu sefer;]
"Peki, seni görevlendiriyorum, iki tane kurban al, sakın askere verme, çünkü askerin arkasında devlet gücü var, parası maaşı, yemesi içmesi garantili, kasabadan fukarayı bul, onlara ver." dedi.
"Baş üstüne komutanım" dedim gittim, kestirdik. Müftü efendiye gittik, buranın en fakir insanları kimlerdir [müftü efendiden öğrenip] etleri dağıttık. Netice de geldik;
"Tamam komutanım, görev yapıldı." dedik. Bunlar askerlik çağımızın eski hatıraları.
İnsanın böyle bir sıkıntısı olduğu zaman Allah-u Teâlâ hazretleri aklına geliyor. Böyle zamanlarda; "Vâdim, ahdim olsun ki bu işten kurtulursam şöyle yapacağım, böyle yapacağım." diye bir şeyi nezreder. Peygamber Efendimiz' in naklettiğine göre ne diyor;
Kâlallâhu Teâlâ. "Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki..." Lâ ye'tibne âdeme en-nezru bi-şey'in lem ekün kad kaddertühû. "Nezir âdemoğluna benim takdir etmediğim bir şeyi kazandırmaz." Velâkin yülkîhi'n-nezrü ile'l-kaderi. "Fakat nezir onun takdir ettiği bir şeye yönelmesine sebep olur." Estahrucu bi-hî mine'l-bahîli. "Böylece ben cimri kuldan hayrı, hayır yapmayı çıkartırım, elinden aldırtırım." Fe-yu'tînî 'aleyhi mâ lem yekün ye'tînî 'aleyhi min kablü. "Sıhhatli durumdayken vermeyeceği şeyi, böylece verdirtirim." diyor.
İyi kul, başı dara gelmeden Allah'a iyi kulluk eden kuldur. Başı dara geldiği zaman herkes bir çare arar, o mertlerin işi değil. Mertlerin işi, sıkıntıda olmadan da Allah-u Teâlâ hazretlerinin nimetlerini düşünüp ona iyi kulluk etmektir.
Efendim, şu sıkıntım var şunu vereyim, o sıkıntıdan kurtulayım. Bezirganlık yani. Öyle değil... Allah'a halis muhlis kulluk yapmayı, Allah-u Teâlâ hazretlerine halisane, karşılık beklemeden, bir şeyi yaptırmak için ücret verir gibi değil de ona sevgimizden kulluğumuzun gereği olduğu için ibadetleri yapmayı nasip etsin.
Birisine demişler ki:
"Efendim, biz seni rüyada cehenneme atılacaksın yanacaksın diye görüyoruz."
"Olsun. Ben cennet, cehennem için amel etmiyorum ki ben Allah'a kulluk etmekle vazifeliyim, nasıl isterse öyle yapar!" demiş.
Ve in şâe ahyânî ve in şâe etlefâ. "Dilerse beni diriltir, isterse telef eder." Hüküm onun, ferman onun. Ben O'na öyle yapsın böyle yapsın diye kulluk etmiyorum ki, kulluk etmeyi seviyorum, kulluğun bir borç olduğunu biliyorum ondan yapıyorum yoksa nasıl isterse öyle yapsın, elbette layıkımdır da ondan cehenneme atıyordur." demiş.
Böyle söylemiş, ertesi gün gelmişler;
"Yahu biz seni öyle görüyorduk ama değişti." demişler. Değişir tabii! Öyle kulluk er kişilerin kulluğu işte.
Bir de anlatırlar ki ben okumadım kulağımda kalmış; iki kişi nehirde, kayıkları devrilmiş suya düşmüşler, birisi biraz günahkârca bir kulmuş, öteki de ibadet edermiş. Nakledildiğine göre -belki bir hadisten filan alınmıştır- Allah-u Teâlâ meleklerine emretmiş ve demiş ki:
"O ibadet eden kulun canını alın, o boğulsun öteki günahkâr kul kurtulsun." [Melekler] demişler ki:
"Yâ Rabbi! Bu kul ibadet ederdi, diğerinin günahı vardı niye böyle?" [Allah da]
"O ibadet ederdi ama başı dara gelince ibadet ederdi. Bu da başı dara gelmeden her zaman bana arada sırada yalvarır yakarır, kusurumu biliyorum der, itiraf eder de düzelmeye azmederdi." [Buyurdu] diye böyle naklederler. Sözün [kaynağını] bilmem ama mana doğru. Yani iyi kul, iyi insan Allah-u Teâlâ hazretlerine hasbeten halisane, muhlisâne ibadet eden kimsedir.
Ebu Hüreyre radıyallahu anh'ın Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'den rivayet ettiğine göre aleyhisselatü vesselam Efendimiz şöyle buyurmuş:
"Kâlellahu te'âlâ izâ tekarrabe ileyye'l-'abdu şibren tekarrabtü ileyhi zirâ'an ve izâ tekarrabe ileyye zirâ'an tekarrabtü minhü bâ'an ve izâ etânî mâşiyen eteytühû herveleten.
Bu çok meşhur bir hadis-i şeriftir. "Allah-u Teâlâ hazretleri buyurur ki..." diyor Peygamber Efendimiz. İzâ tekarrabe ileyye'l-'abdu şibren. "Kulum bana bir karış yaklaşırsa..." Tekarrabtü ileyhi zirâ'an. "Ben ona bir arşın yaklaşırım." Yani karış nerede, arşın nerede! "Kulum bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım." Ve izâ tekarrabe ileyye zirâ'an. "Kulum bana bir arşın yaklaşırsa..." Tekarrabtü minhü bâ'an. "Ben ona bir kulaç yaklaşırım." "Kulum bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım." Yani daha fazla… Ve izâ etânî mâşiyen. "Bana yürüyerek gelirse." Eteytühû herveleten. "Ben ona koşarak giderim."
Allah-u Teâlâ hazretleri mekândan münezzeh. Bilemeyiz, Allah-u Teâlâ hazretlerinin zatını bilmemiz mümkün değil. Bir insan, bir cahil, "Allah-u Teâlâ hazretleri şuradadır." dese, orada olunca bu tarafta olmaması lazım ama her yerde hazır ve nâzır olduğu için "şuradadır" diyemeyiz, denmez. Doğrusu öyle dememektir. Mekândan münezzeh ama, "Bana bir karış gelirse ben bir arşın gelirim." diyor, sanki iki mekandaki iki cismin birbirine yaklaşması gibi söylüyor.
Neden?
Bizim aklımız alsın diye. Biz insanoğulları bilgileri küçüklüğümüzden beri duya duya, göre göre, tuta tuta, yoklaya yoklaya öğrenmişizdir. Bizim dünyamızdaki şeyler bizim bebekliğimizden beri yoklaya yoklaya bulduğumuz şeylerdir. Biz bu yokladığımız şeylerin dışındaki gerçekleri kolay anlayamayız.
Nasıl anlayamayız? Mesela anadan doğma bir insan kör olsa, gözü hiç görmedi. Bu kimseye;
"Söyle bakalım, yeşil ile kırmızı arasında ne fark var?" desen anlatamazsın. Nasıl anlatacaksın?
"Renk" diyeceksin, "renk ne demek?" diyecek; "yeşil" diyeceksin, "yeşil ne?" diyecek; "kırmızı" diyeceksin, "kırmızı ne?" diyecek.
Anlatabilir misin? Görmeyene anlatamazsın.
Onun için bilinmeyen şeyleri bilmeyenler kolay anlayamazlar. O zaman çare nedir?
Benzeterek anlatırsın.
Allah-u Teâlâ hazretleri de Kur'an-ı Kerim'de ve [Peygamber Efendimiz] hadis-i şeriflerde bize meseleleri anlatmak için böyle buyuruyor. Mesela diyor ki:
"Ey iman edenler! Ben size hayırlı bir ticaret tavsiye edeyim mi?
Ne ticareti? Hangi mal alınacak hangi mal satılacak?
Sanki bu işi bir ticarete benzetiyor. Sanki para veriyorsun mal alıyorsun, başka mal veriyorsun başka mal alıyorsun gibi ticaretle anlatıyor. Çünkü Arap tüccar... Yemen'den kervanlarla malları alıyor, Şam'da satıyor. Şam'dan alıyor, Yemen'de satıyor, ona alışmış, onunla anlatıyor.
Burada da bizim bildiğimiz şeylerle anlatıyor. Bir karış deyince herkes bilir, herkesin eli gözünün önüne gelir; arşın deyince herkes bilir, kumaşı ölçtüğü uzunluk ölçüsü diye. Kulaç deyince herkes bilir... Buradan çıkan mâna, "Kul bana biraz yaklaşma gayreti gösterirse, bana iyi kulluk etmeye yönelirse, tevbe ederse, iyiliğe yönelirse ben ona çok daha fazla lütfederim. O az bir şey yapar, ben ona fazla fazla lütfumu, keremimi, rahmetimi, ihsan ederim, saçarım." demek.
"O bana yürüyerek gelirse ben ona koşarım, koşarak gelirim. O bana kavuşmak, benim rızamı elde etmek için, ufacık bir gayret, bir kıpırdama gösterirse, ben onun fazlasıyla ona lütuf kapılarımı açarım da umduğunu fazlasıyla ona ihsan ederim. Deminki hadis-i şerifte de geçmedi mi, bire on, bire 700 veriyordu. Keremi öyle... Onun için şairin birisi demiş ki; "Allah sevabı için paha, bedel istemiyor, bahane istiyor, sen bir bahane bulunca lütfunu bol bol ihsan ediyor.
Onun için bize düşen bu gafleti bir tarafa bırakıp Allah-u Teâlâ hazretlerine yönelip, itikadımızı tam bağlayıp, hüsn-ü zannımızı yöneltip Allah-u Teâlâ hazretlerinin lütfuna muntazar olmaktır, Allah-u Teâlâ hazretleri böyle yapan kullarına, onların gayretleriyle kıyas edilmeyecek kat kat fazla lütuflarını ihsan edecek.
Muaz b. Cebel'den hasen ve sahih bir hadis-i şerif.
Kâlallahu azze ve celle. Resûlallah Efendimiz, "Allah-u Teâlâ hazretleri buyurdu ki..." diyor. El-mütehâbbûne fî-celâlî. "Birbirleriyle dostluk edenler, birbirlerini sevenler, birbirleriyle ahbaplık kuranlar, muhabbetleşenler…"
Niçin?
Fî-celâlî. "Bana olan hürmetlerinden, saygılarından dolayı." Allah-u Teâlâ hazretlerinin hatırı için, ona olan imanlarından, saygılarından dolayı birbirini seven kullar… Yani Yunus Emre diyor ya:
"Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü!" Yaratanın hatırı için, yaratandan ötürü birbirini seven kimseler... Ahiret kardeşliği eden birbirini Allah için seven kimseler demek... Dünya menfaati için değil.
Le-hüm menâbiru min-nûr. "Onların mahşer yerinde nurdan minberleri olacak." Yağbituhümü'n-nebiyyûne ve'ş-şühedâü. "Peygamberler ve şehitler bile onlara gıpta edecekler." Dikkat edin peygamberler ve şehitler bile!
Peygamberler Allah'ın en seçkin kulları, şehitler de Allah-u Teâlâ hazretlerinin hesap görmeden, sormadan cennetine dahil edeceği, haklarında çok büyük müjdeler vermiş olduğu sevgili kulları, onlar gıpta edecekler. O birbirini Allah için seven kimseler o nurdan minberlerin üstünde oturmuşlar özel ikram görüyorlar... Başka insanlar mahşerin dehşeti içinde sıkıntılarda iken, onlar nurdan minberlerde yüzleri, elbiseleri, oturdukları yer nur, pırıl pırıl, şehitler ve peygamberler bile gıpta edecek bir durumda olacak.
Bu nedir?
İnsanların birbirlerini Allah için sevmesinin mukabili. Dünya menfaati için değil, para alacağım, nüfusundan istifade edeceğim diye değil, Allah rızası için...
Ben onu seviyorum.
Neden seviyorsun? Allah için seviyorum, Yaratandan ötürü seviyorum.
İşte bunu sağlamak lazım. Madem peygamberler ve şehitler bile gıpta ediyormuş, haydi bakalım arayıp tarayıp bir hafta sonra gelin. Allah için birbirini sevmek Allah için ahbaplık etmek, el-mütehâbbûne fî-celâlî nasıl oluyorsa bunu buldunuz mu tamam, iş bitmiş oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri cümlemizi nevm-ü gafletten ikaz eylesin. Sevdiği razı olduğu bir ömür, sevdiği razı olduğu mesut bahtiyar kullar olarak kendisine kavuşmayı cümlemize nasip eylesin.
Fatiha-i Şerife mea'l Besmele.
25.07.1982 -
Allah Yolunda Yürümek,
28.11.1982 -
Namaz, Kıyamet, Ölüm,
