08.04.1984 - Müslüman ve Münafığın Farkı, Kuran Okuyan ve Okumayanlar

08.04.1984 - Müslüman ve Münafığın Farkı, Kuran Okuyan ve Okumayanlar
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Meselü'l-mü'mini ke meseli'z-zer'i lâ tezâlü'r-riyâhu tüfeyyihühû ve lâ yezâlü'l-mü'minü yusîbuhû belâün ve meselü'l-münâfiki ke-meseli şecereti'l-erz lâ tehtezzü hattâ tüstahsade.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Ebû Hüreyre radıyallahu anh'ın bize naklettiği hasen ve sahih bir hadis-i şerifte bildirildiğine göre buyurmuş ki;
Meselü'l-mü'mini ke meseli'z-zer'i. "Müslüman bir ekine benzer." Lâ tezâlü'r-riyâhu tüfeyyihühû. "Nitekim ekini rüzgâr o tarafa bu tarafa sallandırır." Başaklıdır, rüzgâr estiği zaman böyle dalgalanır. Deniz gibi ekin tarlası dalgalanır oraya buraya sallanır.
İşte bunun gibi ve lâ yezâlü'l-mü'minü yusîbuhû belâün. "Müslümana da daima oradan buradan belini bükecek belalar gelir." Onu o tarafa bu tarafa meylettirir. Sıkıntılar, üzüntüler, belalar, hastalıklar gelir. Ama ve meselü'l-münâfiki ke-meseli şecereti'l-ürzi. "Münafığın misali de çam ağacı, servi ağacı gibidir." Bu erz kelimesini başka türlü lügatten bakmış olduğumu söylemiştim. Buradaki izahtan anlaşılıyor ki "serv-i sanavber" diyor. Kozalaklı, o meşhur servi dediğimiz ağaç dimdik durur. Hiç sallanmaz o tarafa bu tarafa meyletmez, bükülmez eğilmez. Lâ tehtezzü hattâ tüstahsade. "Kesilip devrilinceye kadar." Münafığa dimdik durur. Öyle üzüntüler, belalar şeyler gelmez. Gafil gafil ömür sürüp dururken;
Bir tel kopar, ahenk ebediyen kesilir dediği gibi Yahya Kemal'in, birden iş bitiverir, iş işten geçmiş.
"Firavun' un tam boğulacağı zaman."
Lâ ilâhe ille'llezî âmenet bihî benû isrâîle. Dediği gibi; "Ben inandım Benî İsrail'in inandığı Allah'tan gayrı ilah yoktur." diye o zaman itiraf ettiği gibi en son âna kadar gafletle gider küt diye devrilir ondan sonra.
Âl-âne? "Şimdi mi aklın başına geldi?!"
Böyle denir kendisine.
Demek ki bu hadis-i şeriften çıkan ders nedir? Müslüman; ben Allah'ın mü'min kuluyum, o halde benim ipeklerin, pamukların üstünde, el bebek gül bebek hoş halli olmam gerekmez mi diye düşünmemesi gerekiyor.
E hasibe'n-nâsu en yütrekû en yekûlû âmennâ ve hüm lâ yüftenûn.
"İnsanlar iman ettik dedikten sonra hiç imtihanlara tâbi olmayacaklarını mı sandılar? Hayır! Bilakis bizden önceki ümmetleri Allah-u Teâlâ hazretleri nice sıkıntılarla imtihan eyledi."
İmtihan daima olur. Onun için;
"Ben Müslümanım Allah bana bu belayı niye verdi?"
Verir, derecesi artsın diye…
Eşeddü'l-belâyâ ale'l-enbiyâ.
"En büyük imtihanlar, meşakkatli sıkıntılar peygamberlere gelmiş."
Demek ki başımıza bir dert gelince feryadı basmayalım. İtiraza kalkmayalım.
Size benden nasihat olsun ki kim gam eriştikçe etmeyin feryâd,
İki türlü zarar mukarrerdir dedi bu iş için de bir üstâd,
Evveli bu ki dost gamdan ölür ahiri bu ki düşman olur şâd.
İbn Kemâl, Kemâlpaşazâde meşhur bir müftü'l-enâm büyük alim o söylemiş bu şiiri.
Size benden nasihat olsun ki başınıza gamlı, kederli bir hal geldiği zaman feryadı basmayın. Yaygaraya kalkmayın, iki zarar; evveli bu ki dost gamdan ölür. "Vah benim dostum, ciğer parem, filanca arkadaşıma nasıl bir hal gelmiş, nasıl ciyak ciyak bağırıyor" diye dostlar da kederlenir. Gamdan ölecek hale gelirler. Bir zararı budur. Âhiri bu ki düşman olur şâd; ikincisi düşman şıkır şıkır oynar. "Oh ne iyi başına sıkıntı gelmiş" diye.
Onun için biraz metin durun, sağlam durun. Öyle belalardan sarsılmayın. Bu imtihandır, ne yapalım, bu dünya hayatı. Lezzetlerle elemler birbirine karışıktır.
Ne yapalım; ahirette ayrılacak. Kaymak suyundan ayrılacak ahirette. Kaymaklı taraf cennet, hep güzel taraf, hep sefalar bir tarafa azaplar da bir tarafa gidecek. Bu dünya hayatında kul başına gelen hadiselerde rıza gösterdikçe Mevlâ'nın takdirine, teslim oldukça, edebini muhafaza edebildikçe derecesi artar.
"Bu âşık-ı sadık imiş. Hiç gık demedi. Bana teslimiyeti tammış." diye derecesi artar kulun. Onun için gam çekmeyeceğiz.
Firavun' un başı bile ağrımamış rivayete göre, bir ağrısa acizliğini anlayıp da dönecek, çare arayacak, dergâhı bulmaya çalışacak. Başı bile ağrımamış.
Demek ki bu gelen şeylerin ikinci faydası da şudur ki: Bu hayat fânidir, bir gün gelip göçüp gideceğiz. Ne zaman, nerede, nasıl bilmiyoruz… Yaş haddi vesairesi de yok. Emeklilik mecburiyeti vesaire de yok. Ne zaman nerede olacağı belli olmaz. Geliverir. Bu hayatın ölümlü, fâni olduğunu bildiren işaretler bunlar.
Bu işaretleri alır, alır da insan hâlâ nasıl gafil olur? Hastalanır kalkar da niye gafletini sürdürür? Etrafında ölenleri görür, musibetleri görür de niye uyanmaz? Niye çeşitli sıkıntıları görür de etrafındaki insanlardan her şeyin geçici, boş olduğunu, bu dünyanın bel bağlamaya, gönül bağlamaya değmediğini anlayamaz?
Bunlar anlamasına yardım ediyor.
Ama ötekisine bir şey yok, öyle servi ağacı gibi dimdik durur, çam servisi gibi... Dimdik durur, köküne balta vurulunca Azrail'e aleyhisselâm "gel bakalım" dediği zaman bir dakika ileri gitmez, bir dakika geri gitmez…
"Aman! Ben bundan sonra iyi kul olacaktım, bana biraz daha mühlet verin…" dese, istediği kadar yalvarsa fayda vermez.
İşte bu mânaya hadis-i şerif; öbür hadis-i şerife geçiyoruz.
Meselü'l-mü'mini'llezî yakrau'l-Kur'âne ke meseli'l-ütrücceti. Rîhuhâ tayyibün ve ta'muhâ tayyibün. Ve meselü'l-mü'minîne'llezî lâ yakrau'l-Kur'âne ke meseli't-temreti lâ rîha lehâ ve ta'muhâ hulvun. Ve meselü'l-münâfikı'llezî yakrau'l-Kur'âne ke meseli'r-reyhâneti rîhuhâ tayyibün ve tu'muhâ mürrün. Ve meselü'l-münâfikı'llezî lâ yakrau'l-Kur'âne ke meseli'l-hanzalati leyse lehâ rîhun ve tu'muhâ mürrün.
Bu hadis-i şerif Ebû'l-Mûsâ el-Eş'arî'den rivayet edilmiştir. Çok hadis kaynaklarında yer alan sağlam bir hadis-i şerif.
Peygamber Efendimiz Müslümanları ve münafıkları bahis konusu edip dört cins insanı zikrediyor bu hadis-i şerifte, insanların iki ana grupta zikrediyor; birincisi mü'min-i kâmil, mü'min-i hâlis iyi mü'min, bir de münafık. Bir mü'min bir münafık, ikiyi böyle ayırıyor. Ondan sonra bu ayırdığı iki kimsenin Kur'an okuyan mü'min Kur'an okumayan mü'min; Kur'an okuyan münafık Kur'an okumayan münafık diye ikiye ayırıyor. Böylece dört tabaka zikredilmiş oluyor. Nasıl buyurmuş Peygamber Efendimiz:
"Kur'an okuyan mü'min ütrücce gibidir."
Ütrücce dediğimiz ağaç kavunu, turunç dediğimiz bir meyve ki kavun gibi fakat ağaçta olan hem kokusu güzel hem tadı güzel bir meyve. Turunç bir meyve hem tadı güzel hem de hoş bir rayiha sahibi. Râyihâ-i tayyibe sahibi. Kur'an okuyan Müslüman böyledir. Neden hem mü'min hem de Kur'ân-ı Kerîm'e bağlı hem güzel sıfatı var hem de Kur'ân-ı Kerîm'i okuyor.
Ve meselü'l-mü'minîne'llezî. "Herhalde ellezî unutulmuş olabilir." Lâ yakrau'l-Kur'âne ke meseli't-temreti. "Kur'an okumayan Müslümanın misali de hurma gibidir. Hurmaya benzer. Lâ rîha lehâ ve tu'muhâ hulvun. "Kokusu yoktur ama tadı güzeldir." Yani hurma kokmaz, güzel bir hoş kokusu yoktur. Ama ağzına alırsan tadı vardır. Mü'min; tadı var ama Kur'an okumuyor, hoş bir kokusu yok. Böyle anlatmış Efendimiz.
Ve meselü'l-münâfikı'llezî yakrau'l-Kur'âne. "Kur'an okuyan münafık, Kur'an'dan bahsediyor, dili dilbaz, güzel şeyler söylüyor." Neye benzer: Ke-meseli'r-reyhâneti. "Fesleğene benzer." Reyhaneye benzer. Reyhane denen fesleğen, hani şu küçük küçük yapraklı, elini bile şöyle sürsen hoş kokar. Kokusu güzeldir reyhan dediğimiz ama tadı yoktur. Ve tu'muhâ mürrün. "Yesen yenmez, tadı acıdır. Sadece hoş kokusu var. Tadı yok. Tadı acı.
Lâ yakrau'l-Kur'âne. "Kur'an da okumayan, Kur'an'dan zikretmeyen onu diline de almayan münafığın durumu da." Ke meseli'l-hanzalati. "Ebu Cehil karpuzu dediğimiz bitki gibidir." Bitkinin meyvesi gibidir. Ne hoş kokusu vardır. Leyse lehâ rîhun ve ta'muhâ mürrün. "Tadı da acıdır. Kokusu olmadığı gibi, tadı da acıdır."
En üstün şekil Müslümanın hem Müslüman olması hem Kur'an okuması imiş. Tadı da tatlı, kokusu da hoş. Her bakımdan, her yönden güzeldir. Dikkat ederseniz Kur'an okuyup da uymamaktan hiç bahsetmiyor. Mü'min olduğu için okuyunca tatbik edecek ondan. Müslümansa okuyunca tatbik etmesi gerekiyor, yani sırf okumak vebali artırır. Kâfi değildir. Demek ki biz iyi Müslüman olmak için ne yapacağız? Kur'an okuyacağız. Nasıl okuyalım? Mümkün ise tedebbür, tefekkür ile mânasını takip ede ede okuyacaksınız.
Bir alim var, adı Ebu Abdurrahman es-Sülemî diye, diyor ki:
"Biz üstatlarımızdan şöyle duyduk. Onlar da büyüklerden öyle duymuşlar. On ayet, bir aşr okurlardı. Ondan sonra o aşrı öğrenip tatbik ederlerdi hayatlarında, tatbik etmedikçe, iyice öğrenmedikçe öteki on ayete geçmezlerdi. Böylelikle Kur'ân-ı Kerîm'in ayetlerini ve tatbikatını bir arada öğrendiler. Sırf laf değil. Hem söz hem fiil hem laf hem iş; ikisi bir aradadır. Öyle öyle öğrendiler, tatbik ede ede öğrenince insanın hatırında da kaldır."
Roman okur gibi okursa Kur'ân-ı Kerîm'in kıymeti olmaz. Bu esası bir kere şey yapacağız.
Bize bu hadis-i şeriften gösterilen hedef nedir? Bize gösterilen hedef Müslüman olmak ve Kur'an okumak.
Kur'an'ı nasıl okuyalım?
Kur'ân-ı Kerîm'i daha güzel anlatışlar var. Kur'ân-ı Kerîm'in güzel, insana tesir etmesi için daha esrarlı okuyuşlar var ama… "Onu bana Mevla’m kendisi okuyor" gibi düşünürsen insan zevkten mest olur. Okuyacağız mânasını anlayarak ve her öğrendiğimizi tatbik ederek okuyacağız.
Eğer Kur'an okumazsak Müslümanız ama Müslüman olmamız sebebiyle bir tadımız var ama kokumuz yok. Etrafa fayda sağlamıyoruz. Koku ne yapar; etrafa yayılır, herkesin hoşuna gider.
"Aman ne kadar hoş, latif bir koku" deriz mesela bir gül kokusu, bir sümbül kokusu;
"Aman bir karanfil ne kadar güzel kokuyor."
Bir iğdeler açtığı zaman veyahut Antalya, Adana taraflarında bir portakal, mandalina ağaçları çiçeklendiği zaman mest olur insan. Güzel koku, başkasına bir hoş tesir demek… Kur'an okursa insan demek ki bir hoş tesir olacak; işte böyle Müslüman olmaya çalışalım kardeşlerim.
Kur'an bize "amel edelim" diye indirildi; "rafa koyalım" diye değil. "Ölülerimize hatim indirip ruhlarına bağışlayalım" diye değil. Ölüden önce bize gerekiyor. Önce bize gerekiyor.
Kur'ân-ı Kerîm'i öğrenemezsek yazık bize, vah bize! Mevla’mız bize kitap göndermiş, elçi göndermiş; bizim haberimiz yok.
Ne biçim Müslümanız? Hiç merak etmez misin bu cildin içinde ne yazıyor?
Şu kâinatın sahibi, Halik’ı, senin Râzık'ın Allah-u Teâlâ hazretleri sana kitap göndermiş, hiç mi merak etmezsin içindekini?
Merak etmiyor millet, baştan sona hiç okumamış ömrü boyunca. Zor gelmiş, şeytan zor gösteriyor. Önüne duvar çekmiş.
Halbuki hepimiz bugünden her gün bir aşr okuyalım, anlayarak çoluk çocuğumuza da hele bir iki sene içinde Kur'ân-ı Kerîm ne diyormuş, anlayalım tatbik etmek arzusuyla...
Demek ki münafıklar da Kur'ân-ı Kerîm okurmuş. "Onun Kur'an okuyanı reyhane gibidir, okur; okumayanı Ebu Cehil karpuzu gibidir, hiçbir şeye yaramaz." diye böyle bildiriyor.
Geçelim bundan sonraki hadis-i şerife;
Meselü hâza'l-kalbi meselü rîşetin bi felâtin mine'l-arzi tukallibuhâ'r-rîhu zahran li batnin.
"Şu kalp" diyor Peygamber Efendimiz. İnsanın kalbini bir şeye benzetiyor.
Neye benzer?
Ke-meseli rîşetin. "Bir kuş tüyüne benzer." Güvercinin, serçenin, şunun bunun kanadından bazen çıktığı zaman uçup giden bir kuş tüyü yerde kalır ya, bir kuş tüyüne benzer şu kalp. Nasıl bir kuş tüyü? Bi felâtin mine'l-arzi. "Çıplak, hiç mamurluğu olmayan, ekini vesairesi olmayan çıplak bir araziye benzer, ot yok, çıplak." Tukallibuhâ'r-rîhu zahran li batnin. "Rüzgâr onu alt üst eder. Sırtını yere getirir, değiştirir. Rüzgâr eser…"
Zaten kalp, "değiştirmek" demek, ondan dolayı böyle denmiş. Bu isim ondan verilmiş derler; o halden o hale şey yapıyor. Allah-u Teâlâ hazretleri insanın gönlünü oradan oraya döndürür. Çeşit çeşit haller gelir.
Bizim kalp dediğimiz şey nedir Türkçe' de, biz bunu neyle karşılarız? Kalp sözü Türkçe' de iki kelimeyle karşılanır. Bir yürek kelimesi ile karşılanır.
Kalbin karşılığı yürek Türkçe' de ne demektir?
İnsanın şurasını şöyle bastırıldığı, tık tık attığı zaman duyduğu et parçası. Birinci mânası bu, ikinci mânası "gönül" kelimesiyle karşılanır.
"Gönül nedir hocam?"
Onun biraz tarifi zor. Gönül ne demek? İnsanın iç âleminin içi. Kalbin bir de o mânası vardır.
Hadis- şeriflerde ve ayet-i kerimelerde kalp kelimesi geçtiği zaman o et parçası kastedilmez. Yürek kelimesi, ortasına bir bıçak vuruyorsun, tavanın içinde cızır cızır pişiriyorsun, yiyorsun. O değil; insanın gönlü kastediliyor.
İnsanın gönlü boş bir arazideki kuş tüyü gibidir. Çeşitli şeyler gelir insanın aklına bazen hoş halli olur, bazen neşeli olur, bazen üzüntülü olur. Gamlı, kederli olur, çeşitli haller gelir. Allah-u Teâlâ hazretleri estirir bir böyle rüzgâr. Bazen bir hüzün gelir insana, bazen bir sevinç gelir döndürür, durur.
Mukallibu'l-kulûb. "Allah-u Teâlâ hazretleri kalbi oradan oraya, gönlü oradan oraya döndürendir."
Sebbit kulûbenâ alâ dînike yâ Mukallebu'l-kulûb. "Ey kalbi, kalpleri oradan oraya döndüren, çeşitli rüzgârları, çeşit çeşit fikirleri insanın içine getirten Mevla’m, bizim dinimizi, bizim dinî duygumuzu tesbit eyle, sabit eyle bizi. Senin dinin üzerine, dinin düşüncen üzerine sabit olalım." diye duası var Peygamber Efendimiz' in.
Allah-u Teâlâ hazretleri bizim kalplerimizi, gönüllerimizi Hakk'a bağlı eylesin, Hak'tan yana eylesin, esen çeşit çeşit fırtınalardan, rüzgârlardan müteessir olup da rızasına uygun olmayan taraflara sürüklenenlerden eylemesin.
Onun için gönle dikkat, aman kalbe dikkat, aman rüzgârlar alıp da üfürüp de başka bir küfür şeyine götürmesin!
Kendinize çok dikkat edin, kendimize çok dikkat edelim!
Okuduğun bir kitap, bir gazete, seyrettiğin bir program mahvedebilir insanı!
Gönül işte bu kadar zayıf… Bir tüyün ne kadar sebatı olur, rüzgâr esti mi döner gider, onun için koruyacaksın!
Bizim tasavvuf kitaplarında yazılmış ki müritlerin gafil müritlerin bile sohbetinden kaçması uygundur. "Gaflet akseder, sirayet eder ona, onun gafleti sirayet eder" diye. Ehemmiyet vermeyebilir. Mühim olan şeylere gafil insanlar durumuna düşer. Bulaşır hastalık diye onun için aman şu gönlüne dikkat et başka bir şey girmesin.
Bu gönül Allah-u Teâlâ hazretlerinin tecelligâhı, bu gönül, kalp kıymetli bir şey. Onun için Kâbe kadar muhterem, Kâbe'den de muhterem! Kâbe gibi muhterem insanın gönlü, kalbi eğer mü'min olursan onun için kırmamaya da dikkat et! Onun için Kâbe'yi put hane haline getirmemeye de dikkat et.
Gönlüne neleri sokuyorsun! Para, mevki sevgisini sokuyorsun, makam sevgisini sokuyorsun, şöhret sevgisini… Putlarla doldurdun Kâbe'yi! Peygamber Efendimiz 360 tane puttan Kâbe'yi temizlemişti. Sen yine süslü süslü putları dizdin!
Gönle Allah sevgisinden başka bir şey yakışmaz. Başka bir şey varsa zaten olmaz gelmez Allah-u Teâlâ hazretlerinin envâr-ı İlâhiyyesi.
Padişah konmaz saraya hâne mâmur olmadan.
Padişah mezbeleye gelir mi; sen orayı bir temizle, tanzim et, düzenle, süsle, güzelleştir bakalım da ondan sonra o aziz misafir gelsin. Onun için kalbe çok dikkat edelim. Cümleten inşaallah elbirliğiyle.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
15.09.1985 -
Cehennem
08.04.1984 -
Cumanın Önemi, Namazın
