16.06.1985 - Faziletli Dualar A

16.06.1985 - Faziletli Dualar A
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men kâle hîne yusbihu eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm ucîre mine'ş-şeytâni hattâ yumsiye.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Bu hadîs-i şerîfte Peygamber Efendimiz buyurmuş ki;
Men kâle hîne yusbihu. "Sabaha erdiği zaman her kim;" "Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm derse." Ucire mine'ş-şeytâni hattâ yumsiye. "Akşama gelinceye kadar şeytanın şerrinden mahfuz kalır."
Rivayet eden kim? İbn Sinnî, Enes b. Malik radıyallahu anh'ten rivayet etmiş.
"Bu mânayı teyit eden başka hadîs-i şerîfler vardır." diyor Hocamız Gümüşhaneli hazretleri. Diyor ki; Se-ye'tî men kâle hîne yusbihu selâse merrat... diye "Başka hadisler de var, aynı mânaya, aynı kapıya çıkar."
Bunu şu bakımdan söylüyorum ki; bu Râmûzü'l-ehâdîs kitabını Gümüşhaneli Hocamız yazmış. Gümüşhaneli Hoca kim?
Son zamanın en büyük muhaddislerinden. Asrının büyük alimlerinden, tanınmış bir kimse. Gümüşhaneli Hocamız, kendisi Arapça 40-50 eser yazmış. Arapça biliyor. Üç sene Mısır'da kalmış, bu hadis kitabını Araplar'a da okutmuş, oradaki alimlere de icazet vermiş, "Siz de okuyun, okutun." diye.
Şimdi bazı gençler diyorlar ki;
"Bu hadislerin içinde mevzû hadis var veyahut zayıf hadisler var."
Tabii hadisin sıhhatlisini, sağlamını aramamız, hep onları konuşmamız lazım; doğru. Çünkü Peygamber Efendimiz'in sözü nakledilecek; sevap, hayır, bereket onda.
Yalnız, Hocamız mevzû hadisi, zayıf hadisi, sakat hadisi iki bakımdan bilecek selâhiyete sahip:
Bir; ilmî seviyesi çok yüksek, sıradan bir insan değil. Kitaplara hayatı geçmiş yüksek bir şahsiyet. Yani bayağı büyük bir alim. Hani böyle yeni başlamış bu işe de acemiliğinden, niyeti iyi ama bilememiş, doğruyu, eğriyi pek seçememiş de; o tipte bir insan değil. Alim, derya, kavuklu, cübbeli, padişahların kendisine hürmet ettiği, emrine vapur tahsis ettiği, "Hocam buyur, vapur emrinde, istediğin kadar insanı doldur, hacca gidin." diye öyle padişahların hürmet ettiği bir büyük alim. Zamanında da hep hürmet görmüş. Bir ilmi var ki hadislerin doğrusunu eğrisini ayırt edebilecek kuvveti var ki oradan itimat ediyoruz. Mesela ben üniversitede profesörüm, ben ayağının tırnağının tozu olamam. Onlar o devirde kendini çok iyi yetiştirmişler. Sonra, yazdığı eserlerin hepsi tercüme ediliyor, beğeniliyor; kıymetli eserleri var.
İki; tasavvuf tarafı var. Ârif kimse, kâmil kimse. Yani mürşit. Tarikatte şeyh olmuş, insanları terbiye eylemiş. Etrafına alimler talebe olarak gelmişler, el pençe divan durmuşlar. Yani böyle bir kimse de mânevî bakımdan da bilir. Hem takvâsı daha kuvvetlidir...
Mesela Abdulaziz ed-Debbağ hazretleri;
"Ümmî mürşidime her zaman sorarım. Bana şöyle der, böyle der... Ben bir hadis okuyorum. 'Bu hadis midir, değil midir?' diyorum."
Ümmî, hiç okumamış mürşidine soruyormuş;
"Bu hadis midir?"
"Hadistir evladım."
"Bir hadîs-i şerîfle bir büyük zâtın sözünü karıştırıyorum; okuyorum, -denemek için- soruyorum."
"Şuraya kadar hadistir evladım, buradan sonrası hadis değildir evladım." diyor.
"Başka bir şey soruyorum."
"Şu şöyle demişlerdir, bu böyle demişlerdir... Ama bu hadis değildir evladım."
"Peki hocam, 'okumadım' diyorsunuz, 'ümmîyim' diyorsunuz; bunları nereden biliyorsunuz?"
"Evladım" demiş, "sen hadîs-i şerîf okurken ağzından bir yeşil nur çıkıyor; hadis olmadığı zaman o nur kesiliyor, oradan."
Demek ki Allahu Teâlâ hazretleri mânevî bakımdan da, insan ümmî de olsa işaretler bahşeder.
Yani eskiden insanlar, üniversiteler mi vardı böyle? Peygamber Efendimiz hangi üniversiteyi bitirdi? Diploması nereden? Doktorası, doçentliği, profesörlüğü nereden? Yok öyle bir şey. Zamanında, Medine-i Münevvere'de okuma yazma bilen 17 kişi varmış. Okuma yazma bilen bile yok. Hz. İsa hangi üniversiteden mezun oldu? Yok böyle bir şey...
Ama mesela Allah, Musa aleyhisselam'ı Firavun'un sarayında yetiştirmiş. Onun da ayrı hikmeti var. Firavun kendi mülkünü yıkmasın, mülkü, saltanatı devam etsin diye benî İsrail'den doğacak çocukları öldürmeye çalışıyor. Allah; "Sen misin öyle yapan; ben sana senin düşmanını senin sarayında beslettireceğim." diye Musa aleyhisselam'ı onun yanında beslettirmiş. Gözünüzü açın, ibret alın. Allah'ın hükmünden kaçmak olur mu? Çocuk öldürmekle Allah'ın hükmünün karşısına geçilebilir mi?
Allah Firavun'un yanında... Karısına muhabbet vermiş. Nil'de, suyun üzerinde bebeği bulunca, "Aman bunu öldürme!" diyor, "Ne kadar güzel!" diyor.
Asâ en yenfeanâ ev nettehizehû veledâ. "Belki bize bir faydası dokunur bu küçük yavrunun, yanımızda besleriz. Belki de evlat ediniriz." diyor.
Firavun "peki" diyor, karısının hatırını kıramıyor. Öteki çocukları, Benî İsrail'in çocuklarını öldürtüyor hep ama Firavun'un yanında Allah beslettirmiş.
Kim emzirdi?
Allah kendi anasına emzittirdi. Her şeye kâdir. "Sen meraklanma." dedi anasına, öyle ilham eyledi. "Sen meraklanma... Koy çocuğunu Nil'e, salıver suyun üstüne; biz onu sana iade edeceğiz." dedi. Koydu o da. Ondan sonra Musa Aleyhisselam'ı doyurmak istiyorlar... Artık karısı rica etti ya Firavun'a; "Aman bu bize faydalı olur, bakalım, nur topu gibi çocuk..."
Ve harramnâ aleyhi'l-merâdıa. "Musa aleyhisselam hiç kimsenin sütünü emmedi."
Sonra dediler ki;
"Bir kadın var, onun sütü var, onu tavsiye edelim mi, müsaade eder misiniz?"
"E getirin bakalım." dedi. Çocuk aç kalacak. O zaman da tabii biberonlar, mamalar, terkipler, şunlar bunlar yok ki...
"Getirin bakalım." dediler.
Anasını getirdiler. Anasının yüreği ağzına geldi, nerdeyse belli edecekti... Kendi çocuğuna kavuşunca gözleri yaşardı; "Allah yâ Rabbi, ne büyüksün yâ Rabbi, benim yavrumdan beni ayırdın; hem öldürtmedin hem yine kavuşturttun." diye.
Orada yetişti. Tabii Firavun'un sarayında özel öğretmenlerde yetişmiş olabilir o.
Ama asıl yetişmeleri, rahle-i tedrîs-i İlâhî'den. İlâhî mektepte okuyorlar.
Profesörler ayağının tozu olamaz. Üniversiteler anlattıklarını, öğrettiklerini anlatmaya, anlamaya güç yetiremez.
Onun için mânevî bir şeyleri sezme durumu olur.
Ama biz "Şu Allah'ın velîsidir. Bu Allah'ın sevgili kuludur. Bu Allah'ın sevmediği kuldur." diyemeyiz. Biz bilemeyiz de etrafındakiler alâmetlerinden, başına gelen hadiselerden, vesaireden de yaşayan arkadaşları tanırlar, bilirler.
Şimdi böyle bir zât-ı muhterem, bir hadis buraya yazdığı zaman bir sebebi var. Ya burada olduğu gibi ileride başka hadisler gelecek, o da bu mânayı teyit edecek, takviye edecek, aynı kapıya çıkacak. Binâenaleyh, "Bu hadis doğrudur." demeye getiriyor. Bazen de diyor ki; Velehü'l-şevâhidu. "Bunun sağlam hadis olduğuna çok deliller, şahitler var. Her ne kadar filanca 'çürük hadis' demişse de sağlam olduğuna dair çok alâmetler var."
Bazı yerlerde de mesela;
Kâle İbnü'l-Cevziyyi mevdûun ve lem yusib. "İbnü'l-Cevzî buna 'mevzû hadis, hadîs-i mevzu' dedi ama isabet etmedi." diyor.
Katî olarak böyle de dediği şeyler oluyor.
Onun için ben itimat ediyorum.
Mehmed Zahid Kotku Hocamız rahmetullahi aleyh bana bunu okutma izni verirken;
"Evladım, istediğin hadisi okut, istediğini atla geç." dedi.
Yani benim icazetim, selâhiyetim böyle geniş. Ama hepsinin tabii kendine göre işaret ettiği bir taraf var. İnsan gül bahçesine girmiş gibi oluyor. İnsan hangisini koparacağını, devşireceğini şaşırır veyahut meyve bahçesine girmiş gibi, lezzetten tadına doyum olmuyor.
Bu hadîs-i şerîfi Enes radıyallahu anh rivayet etmiş. Mânası şu:
"Sabahleyin eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm diyen kimse akşama kadar şeytanın şerrinden mahfuz olur, korunur. Allah tarafından vikâye olunur, himaye olunur." deniliyor.
Sözün mânasını söyleyelim:
Eûzü billâhi es-semîi'l-alîmi. "Her şeyi işiten, her şeyi bilen Allah'a sığınırım."
Nereden?
Mine'ş-şeytâni'r-racîm. "Recmedilmiş olan şeytandan."
Şeytan mâlum, dergâh-ı izzetten edepsizliği dolayısıyla kovuldu, recmedildi. Recîm oldu.
Fe-inneke racîm.
Ve inne aleyke lağnetî ilâ yevmi'd-dîn. "Kıyamete, ceza gününe; mükâfatın, cezanın verildiği zamana kadar lânetullah onun üzerine."
Kur'ân-ı Kerîm'de öyle bildiriliyor.
"Onu dost edinmeyin. O Allah'ın düşmanıdır. O size hile eder, aldatmaya çalışır. Onun hilesine uğramayın." diye tavsiyeleri var.
Şimdi burada, buraya bir nokta koyup bir şeyi söyleyeyim.
Ben bu insanların -kıyıda köşede durmayıp da- arasına katıldığım zamandan beri çok acayip şeyler duydum, gördüm.
Şeytana tapan insan olduğunu biliyor musunuz?
"Tevbe estağfirullah... Hocam nasıl söz?.."
Nasıl söz filan değil; işte ansiklopediler yazıyor, basbayağı söz. Memleketimizde şeytana tapınan insanlar var. Allahu Ekber! Allah akıl fikir versin.
Hiç aklınıza, fikrinize güvenmeyin; daima Allah'a yalvarın, yakarın; "Aman yâ Rabbi, beni şaşırtma." Çünkü her şaşıran insan da bir akla dayanıyor. Mesela Bakara sûresinin başında Allahu Teâlâ hazretleri âyet-i kerîme ile bildiriyor;
Ve izâ kîle lehüm lâ tüfsidû fi'l-ard. "Yeryüzünde fesat çıkarmayın." dediğin zaman fesatçılara, onlar ne derler?
Kâlû innemâ nahnu muslihûn. "Ya biz ne fesatçıyız ya, fesatçı filan değiliz; biz ıslah edicileriz." derler. Fesatçının ta kendisi ama "ıslah edicileriz" diyor.
Peygamberlerin karşısına çıkanlar da; "Siz delisiniz, mecnunsunuz." dediler, kendilerini akıllı sandılar, onları delilikle itham ettiler.
Yâsîn sûresinde kıssada geçiyor. Mürseller gidiyorlar Antakya şehrine de;
İz câehe'l-mürselûn. İz erselnâ ileyhimü'sneyni fe-kezzebûhümâ fe-azzeznâ bi-sâlisin fe-kâlû innâ ileyküm mürselûn. "Biz size gönderilmiş Allah'ın vazifeli kullarıyız." dediler.
Kâlû mâ entüm illâ beşerün mislünâ ve mâ enzele'r-rahmânu min şey'in in entüm illâ tekzibûn. "Siz bizden gayri bir insan değilsiniz, işte bizim gibi eliniz var, ayağınız var. Allah bir şey göndermemiştir..."
İnkâr ettiler. Yani mantık, muhakeme kullanıyorlar ama hatalı, isabet etmiyorlar.
"Hayır, biz Allah tarafından gönderilmiş vazifeli insanlarız. Bizim sizden ecir, ücret, para pul istediğimiz yok; hak yola gelin, putları bırakın, güneşe, aya, taşa, heykele tapmayın."
"Hayır, biz sizi uğursuz gördük, başımıza sizin yüzünüzden bir uğursuzluk gelecek. Bak bu işi ya bırakın ya da sizi taşlarız." diyorlar.
Asıl uğur getiren insanı uğursuzlukla itham ediyorlar.
Onun için Allah'a çok sığınalım. Her işin başı Allah'a sığınmaktır.
"Yâ Rabbi! Ben her an şaşırabilirim. Hiç kendimi, nefsimi tezkiye etmiyorum. Ben hata edebilirim; sen beni koru yâ Rabbi! Ben istesem bile beni yanlış yola sokma, bana mâni ol yâ Rabbi. Ben istemesem bile beni hak yolda yürüt yâ Rabbi! Beni mecbur et yâ Rabbi!"
Peygamber Efendimiz duada diyor ki;
Allahümme innî daîfun fe- kavvi fî rıdâke da'fî. "Yâ Rabbi! Ben zayıf, naîf, kusurlu, bîçare bir kulunum; senin rızan yolunda beni kuvvetlendir. Rızana koşarken kuvvetli olayım."
Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyetî. "Benim alnımın saçından -böyle koyun, keçi götürür gibi- yakala, hak yola beni öyle götür."
Hani keçi koyun inat ederek gelir ya, ona teşbih ederek söylüyor.
Ve huz ile'l-hayri bi-nâsiyetî. "Yâ Rabbi! Beni hayra alnımın perçeminden tutup çekerek götür."
"Gel bakalım! Şerre gitme; hayır yap bakalım." Yani "Zorla günaha sokmak." diyorlar ya; zorla sevaba sokmak...
Vec'ali'l-İslâme müntehâ rıday. "Yâ Rabbi! Benim rızamın gayesini, hedefini, sonunu İslâm eyle. İslâm'dan memnun olayım."
Çünkü çok kimse İslâm'a razı gelemiyor.
"Efendi, müslüman ol."
"Ya müslüman olursam içki içmeyeceğim."
"E bırak!"
Bırakamıyor. İçkinin tadı damağında, içkiden vazgeçmiyor; cennetten vazgeçiyor, Allah'ın rızasından vazgeçiyor.
"Efendim müslüman olursam kadına, kıza bakmak yok."
"E bakma!"
Onlar senin bacıların, kardeşlerin, anaların emsali değil mi? Birisinin anası değil mi? Birisinin kardeşi değil mi? Birisinin kızı değil mi? Kendi kızına, karına yapılsa hoşlanmayacağın şeyi nasıl yapıyorsun? Vazgeç. Övünüyor bir de; "Benim elimden kaç tanesi geçmiştir..." Geçen gün söylediler de hayret ettim. Tevbe yâ Rab! Övünülecek bir şey mi?! Yani övünerek söylüyor.
Yani Müslümanlık zor geliyor. Müslüman ol, içki içme, haksızlık etme; hak yeme, aldatma; zor geliyor.
Allah bize İslâm'ı sevdirsin.
İslâm aslında çok güzel. Haddizâtında çok güzel de o güzelliği görüp de onun lezzetine ermek lazım.
Allah bizim gönlümüze, dimağımıza İslâm'ın lezzetini tattırsın. Bize İslâm'ı severek yaşamak nasip etsin.
İnsanın nefsi müslüman olacak, ne demek?
İnsanın nefsi İslâm'ı seve seve, güle oynaya yapmaya başlayacak. Orucu seve seve tutacak. İtikâfa seve seve girecek. Hacca seve seve gidecek. Zahmeti çekecek. Yollarda meşakkâti sineye çekecek. Cihat olursa bir gül bahçesine girercesince, güle oynaya, "Allah Allah..." diye diye gidecek. "Yâ Rabbi! Şehit olayım, yolunda canım feda olsun!" diyebilecek. Bu, Müslümanlık.
Öteki şeylerde çok lezzetler vardır.
Fâni dünya hoştur amma akıbet mevt olmasa.
Güzeldir bu dünya; hakikaten zevki, safası vardır ama arkasından ölüm var.
"E olsun."
Ölümden sonra da hesap var. "Gel bakalım. Ben sana şu kadar ömür verdim, yaşadın; ver bakalım hesabını! Hesap var…"
Allah bize İslâm'ı sevdirsin.
İslâm güzel aslında...
Karabiberi sever misin? "Ooo, pilavın üstüne dökülürse çok tat getirir hocam."
E acı şey sevilir mi? "Hocam bazı acılarda da tatlılık oluyor, güzellik oluyor."
Hatta bazı insan tatlı yemez, küçüklüğünden beri bıkmıştır;
"Aman tatlı istemem."
Kimi insan ekşi arar; "Aman bir caneriği çıksa da kütür kütür, çatır çatur yesek." diye mesela...
Ekşisini ister, turşusunu ister. Turşucuya gider.
Biz bir bayramda hiç unutmuyorum, bütün bayram harçlığımızı turşucuya vermiştik. Laleli'de meşhur bir turşucu vardı. İç turşu suyunu, ye salatalık turşusunu; üç gün hasta yattık sonra.
Ekşi şey sevilir mi, sirkeli şey? Seviliyor.
Allah bize İslâm'ı sevdirtsin. İlk başta tatlı görünmez ama Allah'ın yolu tatlıdır. Sabredersin, zor gelir; sabrın sonu selâmettir, güzeldir. Allah bize o güzelliği versin.
Şimdi geldik hadîs-i şerîfe.
Şeytan kim? Şeytan bizim hak yolda olmamızı kıskanan, kendisi Allah'ın rahmetinden kovulduğu için bizi de Allah'ın rahmetinden uzaklaştırmaya ahdetmiş bir menfî yaratık.
"Ben cehenneme gideceğim de olsun, birkaç tane daha âdemîzâdeyi âdemoğlunu da tutayım, onlarla beraber cehenneme yuvarlanayım." Maksadı bu, gayesi bu. Allah celle celâlüh de bildirmiş;
"Bu şeytan sizin apaşikâr düşmanınızdır, siz de onu düşman belleyin, oyunlarına düşmeyin."
Düşersek ne olacak? Yâsîn sûresinde her sabah okuyoruz, bize diyecek ki;
E lem a'hed ileyküm yâ benî Âdeme en lâ tağbudu'ş-şeytân. "Ey Âdemoğulları! Ey Hz. Âdem'in evlatları! Ben sizinle ahdetmedim mi, anlaşmadım mı, size bildirmedim mi, söylemedim mi şeytana tapınmayın, uymayın, kulluk etmeyin diye?"
İnnehû leküm aduvvun mübîn. "'O sizin için apaşikâr gözle görülen, elle tutulan besbelli bir düşmandır.' diye söylemedim mi?" diyecek. Azarlayacak, cezalandıracak. Onun için şeytana uymayacağız.
Ama çok zor. Şeytan çok korkunç bir yaratık. Şimdi şurada bir akrep görsek veyahut hayvanat bahçesinden bir arslan kaçmış olsa, "Ooo arslan kaçmış, İskenderpaşa camiinin etrafında dolanıyor." desek, ortalık karmakarışır. Kapıları kapatırız, "Aman buradan belki girer, parçalar..." diye. Arslandan korkarız, akrepten korkarız, yılandan korkarız, kudurmuş bir köpek olsa korkarız;
"Aman çoluk çocuğumuzu ısırmasın."
Bunların hepsi solda sıfır kalır; şeytan hepsinden korkunç.
"Hocam, ne yapacağız o zaman?" O zaman Allah'a sığınacaksın.
İşte çare geldi karşımıza: Sabahleyin kalktığın zaman diyeceksin ki;
Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Yaz, kağıtla kalemle... İlim meclisine insan kağıtlı kalemli gelir. Ya da hafızasına bir duyduğunu 'şıp' diye alacak kadar kuvvetli hafızası olur; "Tamam, ben unutmam. Onu bana on sene sonra söylesen hatırımda kalır." diye...
Neymiş?
Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm diyecekmiş. O zaman akşama kadar şeytanın şerrinden korunurmuş.
"Şu altı şeyi bana tekeffül edin, ben de size cenneti tekeffül edeyim."
Peygamber Efendimiz;
"Altı şeyi yapacağınıza söz verin, ben de size 'cennete gireceksiniz' diye garanti veririm." diyor.
Bir tanesi ne?
Bir tanesi de gözüne sahip olmak. Günaha girmemek için gözüne sahip olacaksın. İnsan başını bu tarafa çeviriyor, bu tarafta da var; bu tarafa çeviriyorsun, o tarafta da var... Allahım yâ Rabbim...
Yani şeytana uymamak zor. Şeytanın çok yardakçıları, yardımcıları var. Böyle çok aletleri var. Şeytandan korunmak lazım. Şeytanın kışkırtmasına düşmemek lazım. İşte bak, ilaç geldi. Buyur, al ilacı cebine koy. Sabah okursun bunu:
Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm.
Çıkarsın, bakarsın; "Aa, bugün kolay oldu yahu; nefsimle çok mücadele etmeden gezebildim."
Neden? Sabah bu duayı okudun da ondan. Allah'a sığındın, Allah da seni korudu. Çünkü o büyük, azılı düşmandan, o arslandan korkunç, engerek yılanından tehlikeli olan o şeytandan ancak güç kuvvet sahibi Allah'a sarılmakla, sığınmakla kurtulabiliriz.
Eûzü billâhi's-semîi'l-alîm...
Semî olan, Alîm olan, her şeyi bilen, her şeyi duyan; benim duamı da duyan, benim hâlimi de gören; her şeyimi, her hâlimi bilen; zayıflığımı da bilen, yardıma muhtaç olduğumu da bilen Rabbime iltica ediyorum, şu kovulmuş şeytandan. Beni azdırmasın, beni yanlış yollara saptırmasın, rahmet-i ilâhîden uzak yerlere düşürmesin.
Sabret ya, biraz geniş ol. Tabii haksızlık da olsa tahammül etmesi lazım. Tahammül edemiyor, ne yapacak? Şeytana karşı Allah'a sığınacak.
Eûzü billâhi's-semîi'l-alîmi mine'ş-şeytâni'r-racîm. Bunu deftere yazdınız.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
08.07.1984 -
Hadis Nakletmek, Zekat,
08.05.1984 -
Rüya, Suizan
