08.07.1984 - Hadis Nakletmek, Zekat, Mümin Sevindirmek

08.07.1984 - Hadis Nakletmek, Zekat, Mümin Sevindirmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Men eddâ ilâ ümmetî hadîsen li-tukâme bihî sünnetün ev tüsleme bihî bid'atün fe hüve fi'l-cenneh.
Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.
Câbir hazretleri rivayet eylemiş, Beyhâkî'de var. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bu hadîs-i şerifinde; kendisinin hadislerini öğrenip başkalarına nakletmenin fazileti hakkında bizi irşat ediyor.
Şu anda bizim yaptığımız iş nedir?
Peygamber Efendimiz' in hadislerini okumak, dinlemek ve ondan sonra başkalarına nakletmek. Bunun fazl-u keremi nedir, bu hadis-i şerifte göreceğiz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem buyurmuş ki:
Men eddâ ilâ ümmetî hadîsen. "Her kim benim ümmetime bir hadis rivayet eder, naklederse."
Hadis Arapça' da "söz" demek, cem'i ehâdîs gelir. Burada "hadis" diyor ama maksat lalettayin birinin sözü değil, Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretlerinin hadisi.
"Kim benim ümmetime benim hadisimi nakleder, verir, öğretirse...
Neden?
Li-tükâme bihî sünnetün. 'Onunla bir sünnet yerine gelsin, ifa edilir olsun, ikame olunsun, tatbik olunsun.' diye, 'öğrensinler de bu sünneti yapsınlar' diye."
Ev tüsleme bihî bid'atün.
'Bir bid'atın gediği kapatılsın.' Diye bu hadisi şerifi kim öğretirse,
Fe-hüve fi'l-cenneh. "Böyle yapan kimse cennettedir."
O hâlde yaptığımız işin ehemmiyetini bilelim.
Ne yapıyoruz?
Bu kürsüden [Mehmed Zahid Kotku] Hocamızdan aldığımız emir üzerine hocalarımızın adetinin devam ettirmek üzere hadis okuyoruz.
Siz ne yapıyorsunuz?
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz 'in hadis-i şeriflerini dinliyorsunuz.
Neden dinliyorsunuz?
"Bu sünnet tatbik edilsin hem kendim tatbik edeyim hem de başkalarına nakledeyim, onlar tatbik etsin veyahut da sünnet bilinsin de bid'atların önü kesilsin; insanlar yalan yanlış yollardan gitmesin, sünnete aykırı bir ömür sürmesinler, ters işler yapmasınlar, bid'atlara dalmasınlar, dinin aslı esası bozulmasın, Müslümanlar raydan çıkmasın, yoldan sapmasın." diye.
"Kim böyle öğrenirse..."
Fe-hüve fi'l-cenneh. "İşte böyle yapan bir kimse cennetliktir."
Demek ki bu hadis-i şerif -bu dersin başında- bizler için büyük bir müjde oldu. Hem de o kadar büyük bir müjde ki hadisen diyor. Bir hadis bile olsa... "Bütün hadis-i şeriflerimi öğrensin de dinin aslına, esasına, inceliklerine yüzde yüz vâkıf olsun da hakiki, derin bir din alimi olsun da engin bir bilgiye sahip olsun da o zaman cennete sokarım." demiyor. "Kim benim ümmetime bir hadisi naklederse." O bakımdan bu hadis-i şerifleri can kulağıyla dinlemek lazım.
Enes b. Mâlik, Maliki mezhebinin imamı rahmetullahi aleyh, kendisi aynı zamanda mezhep imamı, fakih; bir taraftan da hadis râvîsi. Peygamber Efendimiz' den duyanlar kendisinden sonrakilere nakletmişler, onlar da daha sonrakilere nakletmişler; biz hadisleri onlardan almışız. Aslında biz de sırayla "Ben bunu şundan duydum, şundan duydum." diye Peygamber Efendimiz' e kadar kimlerden bize kadar ulaşmışsa söylememiz lazım. Önümüzdeki kitap bizi bu zahmetten kurtarıyor; çünkü o kaynağını, yerini gösteriyor da biz sadece yerini söyleyince meseleyi kökünden halletmiş oluyoruz. Eskiden böyle kitaplar yokken Peygamber Efendimiz' in devrinden sonra yaşayanlar kimden aldığını söylemek zorundaydı; buna "rivayet zinciri, halkası" derler. "Bunu kimden aldın, o kimden duydu, o Resûlullah'a nasıl bağlanıyor?" bildirmek geriyordu. Elhamdülillah şimdi iş kolaylaştı.
İmam Mâlik hazretleri hem fakih, hem din bilgini hem muhaddis, hadis râvisi. Bir kimse kapısını çalıp kendisine müracaat edince, sorunca, "Ne yapacaksın, bir dinî mesele mi öğrenmek istiyorsun?" "Evet bir dinî mesele öğrenmek istiyorum, müşkülüm var, onu öğreneceğim." derse "Sor bakalım." der, cevabını verir, gönderirmiş.
Dikkat edin; "Hayır, ben dini mesele sormayacağım. Siz hadis râvîsisiniz ya muhaddissiniz ya siz hadis söyleyin ben sizden hadis yazacağım, ben de sizden alacağım, öbür tarafa hadis nakledeceğim."
"Ben de hadis topluyorum, sizden hadis rivayeti almak için geldim." deyince; "Peki öyleyse, buyur içeri." der, o şahsı içeri alır, kendisi evin öbür tarafına gider, tepeden tırnağı bir gusül abdesti alırmış. Misafirin girdiği odaya o zamana kadar başka işte kullanmadığı en güzel rahleyi koydurur, üstüne en güzel örtüyü örttürür, buhurdan yaktırırmış; ortalığı güzel, hoş kokularla kokulandırırmış. Kendisi başka zaman giymediği en güzel cübbesini giyer, en güzel sarığını sarar, kemâl-i ciddiyet ile gelir, orada, "Resûlullah'tan filanca nakletmiş, o ötekisine nakletmiş, ben filancadan duydum Resulullah şöyle buyurdu" diye ciddi ciddi, tane tane hadis rivayet edermiş. Bu kadar ciddi bu iş. Bu kadar önemli. Zaten bu kadar ehemmiyet verilmeseydi, bu kadar itina gösterilmeseydi bu sözler bize kadar gelemezdi.
Kelimesi kelimesine gelmesindeki esas âmil nedir? Bu ciddiyettir.
Onun için ne yaptığımızı ne kadar sevaplı bir iş yaptığımızı bilelim. Bu kadar ehemmiyetli iş.
Allah-u Teâlâ hazretleri ehl-i hadis eylesin; hadisi öğrenen, başkalarına öğreten, kendisi tatbik eden, sünnetin yayılmasına, bidatın yıkılmasına sebep olan, hayırlı faaliyet gösteren insanlardan eylesin.
Bu "İbn Abbas'tan rivayet edilmiş" diye kayıt geçiyor.
Men eddâ zekâte mâlihî fe-kad zehebe anhü şerrühu.
Câbir ibni Abdullah hazretlerinden rivayet edilmiş ikinci hadisi şerif. Bu hadis-i şerifte zekât hakkında Peygamber sallallahu aleyhi vesellem buyurmuş ki:
Kim malının zekâtını öderse müstahak olanlara verirse Fe-kad zehebe anhü şerrüh. "Muhakkak o malın şerri onun üzerinden gider."
Biraz açıklayalım.
Demek ki malımızın üzerinde fukaranın hakkı var.
Neyle belli? Çok ayetlerle belli.
Ve fî emvâlihim hakkun li's-sâili ve'l-mahrûm.
Zekât hakkında çok ayetler var. Malımızda fukaranın hakkı var. Peygamber Efendimiz onun için "öderse" diyor. Bu hakkı ödeyeceğiz, boynumuzun borcu; "istersem veririm istemesem vermem" tarzında değil. Paramızla, malımızla üzerimize terettüp eden bu mali vecibemizi yerine getireceğiz, fakire vereceğiz, yerine vereceğiz. Nerelere verilmesi gerekiyorsa vereceğiz. Böyle yaparsak malımızın şerrinden kurtulmuş oluruz veyahut üzerimize gelecek şerden yakayı sıyırmış oluruz.
Nedir? Eğer bir insan malının zekâtını vermezse…
Dünyada malı afetlere uğrar. Birisini anlattılar; Kapalıçarşı yangını çıkmış, demişler ki; "Kapalı çarşı yanıyor duymadın mı? Senin dükkânın da Kapalıçarşı'da."
Demiş ki; "Bildiğim kadarıyla malımın zekâtını muntazaman verdim. Umarım ki Mevlâ benim dükkânımı yakmaz." yangının ortasında tek kalmış dükkânı. O zaman ismini söylemişlerdi şimdi aklımda değil.
Yine bir başka kardeşimiz, ağabeyimiz, büyüğümüz baba dostumuz bir kimse vardı. Onun da dükkânının yanına kadar olan bütün dükkânlar yandı, onun dükkânına bir zarar gelmedi. Dünyada afetleri olur. Zekâtı verilmedi mi malın insanın başına çeşitli felaketler gelir. Ahirette de Allah'a âsi olmanın, zekât vermemenin cezası ayrıca çekilir.
Zekâtı ne zaman olursa vermek lazım. Ramazan'da verilir, Ramazan'dan sonra verilir. Malın üzerinden tam bir sene geçince onun zekâtı verilir. Koyunlar için başkadır, sığır için başkadır, her şeyin bir ölçüsü vardır; ilmihâl kitaplarında genişçe yazılmıştır. Malınızın zekâtını verin.
Allah-u Teâlâ hazretleri zekâtı verilen malı bereketlendirir, zekâtı verilmediği zaman insanın başına çok çeşitli sıkıntılar, dertler gelir. O insan cimrilikten kurtulmuş olmaz; bir insanın cimrilikten kurtulmasının ilk şartı, ilk emaresi onun zekât vermesidir. Zekâtı vermezse cömert değil, kendisinin olmayan malın üzerinde duruyor; fukaranın malı, malının arasına karışıyor.
Zekât Arapça' da "temizlemek" demektir.
Neden o verilen paraya zekât ismi verilmiştir?
Onu çıkarıp verdiğin zaman malın temiz oluyor; aksi takdirde malın şaibeli kalıyor. Üzerinde başkasına ait mal var. "Senin kasanda, kesende, senin elinin altında. Başkasının malını tasarruf etmeye, vermemeye utanmıyor musun?" gibi kirli oluyor. Onu bilerek malınızın zekâtını vermekten çekinmeyin. Allah-u Teâlâ hazretleri zekâtı verilen malı artırır. Peygamber Efendimiz yeminle söylüyor:
"Vallahi verilen sadakadan mal azalmaz."
Sadaka hem "nafile sadaka" hem de "zekât" mânasına gelir. Verilen şeyden mal azalmaz; Allah başka bir yerden bereket verir, artırır.
Bunu iyice bilin. Çok misaller var. Günümüzden hakikî misaller var.
Birisi gelmiş. Bir dükkândan para almak için. Tanıdığımız bir hacı kardeşimiz anlattı. "Filancanın dükkanına gittim."
Dükkân sahibi; 'Siz piyasayı dolaşın, alacağınız yerlerden alın, bana akşam gelin.' dedi. Akşamüstü gittik, o zamanın parası ile 'üç beş bin lira verir' diye düşündük, piyasayı da gezdiler gördüler kimin ne kadar para verdiğini. Küçücük dükkân. Çıkartmış elli bin lira vermiş; onların umduklarının on misli fazlasını vermiş. O zaman elli bin lira vermiş. Verirken de 'İnşaallah önümüzdeki sene daha çok vereceğim, bu sene bu kadarcık verdik, kusuruma bakmayın.' dedi. Bu da güzel bir şeydir. Hayırlı şeylere şimdiden niyet edin. Zekatımı bu ramazanda vermiştim ama önümüzdeki ramazanda inşallah yine vereceğim daha çok vereceğim filan diye. İyi şeylere niyet etmekte fayda vardır çünkü insan bir hayra niyet edip de yapmazsa bile Allah ona ecir verir. Bunu bilin, iyi şeylere niyet edin önceden. Bir dahaki sene gittik; o şahıs iki yüz elli bin lira verdi." dedi. Bir senede iki yüz elli bin lira vermiş ikinci gidişlerinde Bir daha ki sene bir dahaki sene derken, bana anlattıkları senede yirmi milyon bir yere vermiş. Bir iki milyonda bizim tanıdığımız bir başka yere vermiş. Başka yerlere vermese bile yirmi iki milyon vermiş. Yirmi iki milyon zekât verince kendisinin malı ne kadar demek? Allah daha çok vermiş.
Demek ki evvelki senelerde hulûs-i kalp ile beş bin lira, elli bin lira verirken, Allah işini geliştirmiş geliştirmiş milyonlar verecek hâle getirmiş. İşte canlı misali. İsterseniz gelin adını söyleyeyim, isterseniz adresini vereyim gidin kendisine sorun. Hep kitaplardan nakledecek değiliz ya. Zamanımızda da Allah-u Teâlâ hazretleri iyi kullara mükâfat verir eskiden de. Zamanımızda da Allah-u Teâlâ hazretlerinin çeşitli kerametleri, ikramları kullar üzerinde görülür eskiden de görülmüş.
Hep kitaplarda değil ki. Allah’ın iyi kulları eskiden de yaşamış şimdi de var. Sen bilmezsin ben bilmem ama Allah'ın has kulları vardır. Senin gafil gafil yatıp uyuduğun zamanda geceleyin gözyaşı döküp ibadet eden, nice hayırlar peşinde koşan, nice Allah'a has halis ibadet eden kullar vardır. Sen kendini düzeltmeye bak, hüsn-ü zan eyle.
Sen kendini düzeltmeye bak, hüsn-ü zan eyle.
Men edhale alâ mü'minin sürûren fe-kad serranî ve men serranî fe-kad ittehaze inda'llâhi ahden ve men'ittehaze inde'llâhi ahden fe len-temessehü'n-nâru ebedâ.
Bu hadis-i şerif de İbn Abbas radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş. Dârekutnî rivayet etmiş, Ebu Şeyh rivayet etmiş. "Bu mânayı açıklayan daha başka hadis-i şerifler." var diye Hocamız not düşmüş.
Bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor:
Men edhale alâ mü'minin sürûren. "Kim bir Müslümana neşe, sürur, sevinç verirse, dahil ederse gönlüne. Kalbine neşe verirse, sevinç verirse bugünkü dilimiz ifadesiyle kim bir Müslümanı sevindirirse, kim bir Müslümanın gönlüne sevindirecek bir şey bahşederse, yaptığı hareketle gönlünü hoş ederse, gönlünü alırsa, sevindirirse"
Bakın dikkat edin; Peygamber Efendimiz ne buyurmuş?
Fe-kad serranî. "Muhakkak beni sevindirmiş olur."
Neden?
Müslümanların velisi, sahibi Peygamber Efendimiz de onun için. Sen kendini sahipsiz mi sanıyorsun veyahut karşındaki Müslümanı sahipsiz mi sanıyorsun; hepimizin arkasında Resûlullah'ın şefakatı, sevgisi var.
Ona ümmet olursak ne buyuruyor?
Şefâatî li-ehli'l-kebâiri min ümmetî. "Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işlemişlere de yetişecek."
Onlara da "Siz günah işlemişsiniz, çekilin huzurumdan, yüzünüzü görmemeyim." demeyecek Resulullah Efendimiz, ümmetî, ümmetî, "benim ümmetim, ümmetim, ey ümmetim diye" "Yâ Rabbi! Ümmetimi bağışla." diye Miraç'ta yalvardığı gibi şefakati çok. Onun için sen bir Müslümanı sevindirirsen Resûlullah'ı sevindirmiş olacaksın. Öyle buyuruyor Peygamber efendimiz. Hem de fe-kad kelimesini getirmiş söylüyor muhakkak manasında. Serranî dese "beni sevindirir" demek olur, fe-kad serranî, diyor; "Muhakkak beni sevindirmiş olursunuz." Garanti olsun diye.
Ve men serranî. "Kim ki beni sevindirir."
Fe-kad ittehaze inda'llâhi ahden. "Allah indinde bir anlaşma sahibi olur, Allah indinde bir anlaşmaya kavuşmuş olur."
Nasıl karşılıklı anlaşma yaptığımız zaman hukuka riayet ediliyor insanlar arasında bir anlaşma olduğu zaman Allah'a karşı bir anlaşma meydana gelmiş oluyor.
Ve men'ittehaze inde'llâhi ahden. "Kimin de Allah huzurunda anlaşması olursa." Fe-len-temessehü'n-nâru ebedâ. "Asla ona cehennem ateşi değmeyecek."
Çünkü Allah ile ahit yapmış, Allah ile anlaşmalı; Allah-u Teâlâ hazretleri onları cehenneme atmaz.
Bu hadis-i şeriften ne anlıyoruz?
Birbirimizi sevindirmeye, Müslümanın gönlünü hoş etmeye, kalp yıkmamaya, kalp kırmamaya çalışmamız lazım. Müslüman kardeşinin, akrabanın değil, kendi has kardeşinin değil, kendi has çocuğunun değil, yabancı Müslüman kardeşinin de onun bile… Derece derece, bir de akrabalığı, komşuluğu olursa, bir de başka bağlantıları olursa o zaman daha da kuvvetlenir iş. "Nasıl olur da gönül alırım, nasıl olur da kalp yaparım, nasıl olur da bir insanı sevindiririm?" diye ona bakın.
İkram edin. Yerinizi ikram edin "Buyur sen otur deyin, cebinizde bir şey varsa onu ikram edin "Buyurun beraber bir çay içelim" deyin. "Bu akşam tuz ekmek yiyelim, çorba içelim buyur" deyin veyahut size bir yardımım olur mu deyin. Rahatsızsa ziyaretine gidin, bir sıkıntılı zamanda yardımına koşun, ağır bir yük taşıyorsa "yarısını ben taşıyayım" deyin. Yarım elma gönül alma. Gönül almaya çalışın, kalp yapmaya çalışın. Böyle yapınca Resûlullah'ı sevindirmiş olursunuz, Allah ile ahit yapmış olursunuz; cehennem ateşi size asla tesir etmez.
Hepimiz cehennemden kurtulmak istiyoruz:
Allâhümme ecirnâ mine'n-nâr. Allahümme ecirnâ mine'n-nâr. "Yâ Rabbi! Bizi cehennemden koru. Yâ Rabbi! Bizi cehenneme atma." diyoruz. Bunun çaresi başka Müslümanları sevindirmek.
Men edhale alâ ehl-i beytin sürûren haleka'llâhu min zâlike's-sürûri halkan testağfirû lehû ilâ-yevmi'l-kıyâmeh.
Bu hadis-i şerif, bir başka Müslümanı sevindirmekle ilgili. Yine Câbir b. Abdillah radıyallahu anh tarafından rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş:
Men edhale. "Kim sokarsa." Alâ ehl-i beytin "Bir ev ahalisine." Sürûren. "Sevinç. Kim bir ev halkını sevindirirse, onların gönlüne sevinç verirse, sevindirecek bir şey yaparsa." Haleka'llâhu min zâlike's-sürûri halkan. "Allah bu sevinçten bir mahlûkat yaratır." Testağfirû lehû ilâ-yevmi'l-kıyâmeti. "O da kıyamete kadar o sevindiren kimseye istiğfar eder."
Allah kâdir mi? Kâdir.
Bilmediğimiz çok esrarlı bir kâinat içinde miyiz? Evet. İşte o sevinme üzerine Allah bir mahlûkat yaratır. Belki bir melek, belki daha bilmediğimiz bir varlık. O varlık daima; "Yâ Rabbi! Şu ev halkını sevindiren filanca kulunu affeyle, mağfiret eyle." diye kıyamete kadar dua eder durur. Bu da yine deminki gibi insanları sevindirmek meselesini takviye eden bir hadis-i şerif oldu.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
17.02.1985 -
Müslümanı Hoş Etmek,
16.06.1985 -
Faziletli Dualar A
