14.09.1986 - Cüzzam Hastalığı, Namaz Vakitleri, Küçük İyilikler, Gıybet, Yemin, Sadaka, Dargın Kalmak

14.09.1986 - Cüzzam Hastalığı, Namaz Vakitleri, Küçük İyilikler, Gıybet, Yemin, Sadaka, Dargın Kalmak
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
La taharrev bi salatiküm tuluaşşemsi vela gurubiha fe innaha tatluu bi karnei şeyban.
Buhari’de, Müslim’de İbni Mace’de olan bir hadîs-i şerîf. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki;
“Namazlarınızda güneşin doğuşunu ve batışını araştırmayın. Çünkü o şeytanın iki boynuzu arasından doğar.”
Yani tam sabah namazını kılacağınız zaman tehir edip, tehir edip güneşin doğacağı zamana bıraktırmayın, güneşin doğma zamanına yakın hale getirmeyin. İkindi namazınızı tehir edip, tehir edip de, tam güneşin batacağı zamana denk getirmeyin.
Güneşin doğduğu ve battığı zamanlar, başka din mensuplarının, güneşe tapanların, ateşe tapanların güneşe hürmet gösterdikleri bir zaman. Onlar böyle fırsatı kollarlarmış, tam böyle o vakit olsun ki, güneşe secde de tamam olsun diye, o vakitlerde kılarlarmış namazlarını. Tabii bir cahiliyet zihniyeti yani tam müslüman olamamış içi de, hala o eski kalıntıların, fikriyatın tesiri ile işi böyle yapıyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bunları yasaklamak maksadıyla güneşin doğma batma zamanına yakın bir hale kadar şey yapmamasını istemiş.
Sabah namazının vakti bizim Hanefi mezhebimizde güneşin doğmasına yarım saat falan kalınca gibidir. Yani namazı kıldıktan sonra eğer namazda bir hata olduğu belirirse, “Ya biz namazda şöyle bir hata ettik, yanlış oldu, kabul olmadı, batıl oldu yeniden kılalım. Abdestsiz kılmışım, hay Allah kusura bakmayın, abdest aldım sanıyordum ama meğer şurası kanamış.” falan yeniden namaz kılacak kadar bir vakit kalacak. Namaz vakti kalacak kadar sonraya şey yapmak hava açık olduğu zamanda yani aşağı yukarı yarım saat kala başlarsa insan namaza 25 dakika o zaman sabahı bitirir, bir bozukluğu anlaşıldığı zaman yeniden kılması da mümkün olur. Ama bulutlu olduğu zaman biraz erkene biraz daha ihtiyatlı bir zamanda kılıp bitirmeye dair tavsiyeler var.
Akşam da, ikindi de güneş batmasından evvele kılınacak, yani münasip zamanda kılınacak ilk vaktinde. Pek öyle güneşin batma zamanına doğru tehir edilmeyecek ki başka din mensuplarının durumuna düşülmüş gibi olmasın.
La tahkiranne minel mağrufi şey’en velev entesubbe mindelvike fi inail müsteskı ve entelga ehake bi bişrin hasenin fe iza edvere fela tağtadehu,
bize iyilikleri tavsiye eden bir hadîs-i şerîftir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, la tahkiranne “Sakın ha… Asla ve asla…” minel mağrufi şey’en “İyilikten hiçbir şeyi hor- hakir görme.” “Canım küçücük bir iyilik azıcık bir iyilik ne kıymeti var?” filan diye bir iyiliği küçük görme, küçümseme, hor-hakir görme yapılan bir iyiliği. Nasıl bir iyilik? velev “isterse” entesubbe min delvike fi inail müsteskı “Su isteyen kimseye kendi kovandan suyu şar boşaltıvermek tarzında bir iyilik bile olsa.” ”İşte bir kovacık su verdim canım, çok bir şey değil.” Yani onu bile hor hakir görme.
Hor hakir görmeden maksat şu, yani onu da yap. “Canım bu mühim değil bunu yapmasan önemli değil. Bu iyilik pek mühim olmadığından yapmayıvereyim. Yok vermem su falan…” der insan küçümsediği için. Büyük sevap var dedin mi herkes koşar. “Bunu böyle yaptığın zaman 700 misli sevap var.” “Aman ben de yapayım.” Ya 700 misli sevabı gördü nasıl koşuyor bak etekleri uçuşa uçuşa koşuyor. Ama küçük bir sevap oldu mu pek aldırmaz insan. Onun için Peygamber Efendimiz diyor ki, “İyilikten hiçbir şeyi hor -hakir görme. İsterse su isteyen adamın kovasına sen kendi kovandan, “Al hadi bakalım şu kadarını da sana vereyim.” birazcık su boşaltıverdin, alıp gidiyor. O bile olsa bir misal.
İkincisi ve entelga ehake bi bişrin hasenin ve “Müslüman kardeşine bir güleç yüzle karşı gelmen.” Yani mütebessim… “Oo, hoş geldin nasılsın?” falan diye gülüvermen. Gülümsemen, güleç yüzle ona muamele etmen, bu da bir iyiliktir. “Canım ne olacak gülsen ne olur gülmesen ne olur?” Küçük gibi görme, o da önemli, onu bile küçümseme yani herkesin yapacağı bir şey bu.
“Ben çok zengin olsaydım ah neler yapardım?” Neler yapardın? “Köşkler yapardım, saraylar yapardım, fakirleri doyururdum, çıplakları giydirirdim…” Sen şimdi yapabileceğin şeyleri yap da o büyüğe fırsat geçerse onu da yaparsın. Tebessüm edemez misin? Parayla mı tebessüm? Değil niye gülmesin? İki kaşını çatmışsın iki kaşın çatık bir türlü gülmüyorsun. Önünde 9 takla mı atalım? Hokkabazlık mı yapalım? Ne yapalım? Ne istiyorsun yani yüzünü güldürmek için? Allah’ın bir selamı var, niye selam vermez geçersin? Yani ne oluyor böyle?
Bazı insanlar maalesef bu hususta böyle kaşları çatık oluyor, doğru değil. Kaşları çatık oldu mu o adam, “Ya bu adam bana kızdı galiba.” der. “Ya benim de ona pek ihtiyacım yok, ben de ona selam vermeyeyim de görsün bakalım. Geçen gün bana selam vermedi. Tamam ben de ona şimdi selam vermem alsın boyunun ölçüsünü…” Bu sefer iki müslüman arasında başlar çekişme. “O bana selam vermedi, ben ona selamlaşmadım. Tamam ben onun keseyim, o benim önümü kessin. Ben onun işine zıt çıkayım, o benim işime zıt çıksın.” Zıtlaşma büyür büyür bir muhabbetsizlik olur. Öyle olmayacak, muhabbet olacak. Onun için “küçük-büyük” deme, yapabildiğin iyiliği ardına koyma, yapabildiğin iyiliği yapmaya çalış.
Ben bunu şöyle anlattım geçen gün kardeşlerime. Şimdi bir bakkal… Gidersin kibrit istersin; verir. Efendim şu kadar para, alır onu verir. Toplu iğne istersin verir, çengelli iğne istersin verir. Kaç para? Şu kadar. Bir mektup kâğıdı istiyorum verir, bir zarf istiyorum verir, küçük yani en ufak bir şeyi bile verir. “E ne olacak bundan? Bu verdiğim para 25 kuruş, 50 kuruş, 1 lira yani ne işe yarar bu devirde, bir gazozun bile fiyatı şu kadarken?” Ama akşama hepsi birikiyor, o onu öyle hesaplamaz. O akşama kadar yaptığı irili-ufaklı, küçüklü-büyüklü alışverişin hepsinde, sabahki kasadaki durumu yazmıştır o defterine, “Bugün, 28 bin liralık alışveriş yapmışım.” O onu bilir. “Bu 28 bin liralık alışverişin %40 kârı var.” der, veyahut “%10 kârı var.” der, “%5 kârı var” der neyse… “Bugün 2000 lira kazanmışım, 3000 kazanmışım, 5000 lira kazanmışım” der.
Biz de böyle yapacağız. Yani “Birisine kovasına birazcık bir su şey yapıverdim, ötekisine bir güleç yüz gösteriverdim, berikisine bir tatlı söz söyledim, yoldan bir taşı kenara kaldırıverdim, birisinin çocuğunun başını okşayıverdim, birisinin hastaydı ziyaretine gidiverdim, birisinin cenazesine iştirak ediverdim, ötekisinin bilmem çocuğunun işin yapıverdim, berikisinin elektrik şirketinde parasını yatırıverdim, mahallemizdeki dul kadının maaşını alıverdim, komşunun ekmeği kalmamış ekmek alıverdim.” Küçük, küçük akşama kadar birikir bayağı bir sevap eder. Onun için iyilik yapmak için fırsat arayacağız hiç bir şeyi hor hakir görmeyeceğiz.
Bu şeylerin bir de üçüncüsünü sıralamış hadîs-i şerîfte buyuruyor ki Peygamber Efendimiz; fe iza edbere fela tağtabehu “Bir de iyiliklerin bir tanesi, sana arkasını dönüp gittiği zaman onu gıybet etmemektir.” Biz yüzümüz tutmaz tatlı tatlı konuşuruz yüzüne karşı kardeşimizin. “Aman efendim, nasılsın efendim? İyi misin? Özledim.” Arkasından, “Yani bu Hacı Efendi iyi ama bir de şu kusuru yapmasa. Biraz da şu kusuru var, geçenlerde de bana böyle yaptı bir kızdırdı beni.” Peki demin yüzüne niye gülüyordun? Yani yüzüne başka, arkasından başka. Arkasından gıybet ediyor. Böyle etmemek gıybet de yapmamak gerek.
Güzel huy, işte İslâm bu. İslâm dediğimiz şey insanın ağzına geleni söylememesi. Eline imkân geçtiği zaman, her hatırına gelen şeyi yapmaması, kontrollü olması demek İslâm. İslâm kolay bir bakıma çünkü kendi kendinle mücadele edeceksin. Kendi kendini tutacaksın, kötülükten alıkoyacaksın, nefsine hâkim olacaksın.
“Asıl pehlivan kızdığı zaman nefsine hâkim olandır.” diyor Peygamber Efendimiz. Güreşiyormuş delikanlılar, oradan geçerken Peygamber Efendimiz görmüş onları. Onlar da utanmışlar tam güreşirken, böyle elense falan. Utanmışlar yani Efendimiz gördü diye, şöyle kenara utanarak çekilince onları teşvik etmiş yani çünkü spor olacak müslüman güçlü kuvvetli olması lazım. O bir şey dememiş de demiş ki, innemeşşeridü men yemlikü nefsehu indehu gazab “Pehlivan kızdığı zaman kendisine hâkim olabilendir.” buyurmuş. “Yani asıl pehlivanlık odur.” diye buyurmuş. Biz de hâkim olacağız.
Muhterem kardeşlerim bu gıybet denilen şey öyle tatlıdır ki, hani diyelim ki insanın bazen yarası olur, kaşınır. Kaşıma, kanatacaksın tekrar, daha beter yayacaksın. “Ama öyle tatlı kaşınıyor ki hocam.” Cart cart kaşıyor yara ediyor orasını. Yani tatlı kaşınıyor. Bu gıybet de böyledir çok tatlıdır. Yani öyle tatlıdır ki şeytanın öyle böyle zevk verdirtir ki insana. “Nasıl bu arkadaş?” “İyi ama..”, “Ne aması?” “Söylemeyeyim hadi.” “Hadi söyle söyle canım ne olacak?” Bilmem ne arkasından ille onu söyler, zaten söyleme bile dese söyler. İçinden çünkü tadı lezzeti geliyor onu ille söyleyecek o. “Ama…” dedi mi arkasından, onu söylemek için diyor zaten. İşte tutacağız kendimizi gıybet etmeyeceğiz. Gıybet etmedik mi çok sevap kazanırız.
Vemen lem yerda billahi feleyse minallah.
Bu hadîs-i şerîf de yeminle ilgili. Abdullah İbni Ömer radıyallahu anh’den rivayet edilmiş bir hadîs-i şerîftir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; “Babalarınızın adını ortaya atarak yemin etmeyin.” Babamın başına and olsun ki filan gibi yani çeşitli yemin şekilleri vardı Araplar’da. Bizim belki Doğu Anadolu’da falan bazı yerlerde de böyle vardır. “Sevdiğinin başı için, babanın başı için.” derler filan, böyle bir yemin şekli vardır. Peygamber Efendimiz diyor ki; “Babalarınızla yemin etmeyin. Babanın adını vererek, öyle yemin etmeyin.” Yasaklıyor onu. Allah için yemin edilir yani Allah ancak yemin edilmek hususunda uygun olan şey demek istiyor ifade öyle.
Men halefe billahi fel yusaddik, “Kim Allah’a ant içmişse, ‘Vallahi diye, öyle yemin etmişse o andını o yeminini doğru çıkartacak şekilde hareket etsin.” Ya yemin etmeyecekti ya da yemin ettiyse sözünde dursun o işi öyle yapsın. “Vallahi ben sana yarın geleceğim.” Hadi bakalım her işi bırakıp gideceksin, yemin ettin. “Vallahi ben seni yalnız bırakmam sana veririm bu şeyi, sıkıştığın zaman hiç merak etme arkandayım.” Vereceksin. Madem yemin ettin, madem söz verdin o sözünü yerine getirmek lazım bu da böyle bir kaide. Yani yemin etmemeye alıştıracağız kendimizi esas kaide olarak. Çünkü müslüman sözünün eridir, yerine getirecek. Yapamayacağı şeyi ortaya öyle atmaması lazım. Büyük günahtır, böyle koca koca konuşup yapamayacağı şeyleri ortaya atıp da şey yapmak büyük günahtır.
Boş yere yemin etmeyelim. Bir kere yemin etmemeye kendimizi alıştıralım bir, yemin edersek sözümüzün eri olalım dediğimiz şeyi yapalım.
Sonra ne diyor Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz? Vemen hulufe lehu billah fel yerda “Kim Allah’ın adı verilerek kendisine yemin edilirse, kabul etsin, razı gelsin.” “Vallahi ben yapmadım.” “Peki madem... ‘Allah’ diyor, yemin ediyorsun kabul ettim, senin yapmadığını kabul ettim.”
“Bu şeyi kim kırdı? Benim bu arabanın farını kim kırdı? Bizim bu camı kim şey yaptı? Şu şeyi kim yaptı? Sen mi yaptın, bak kimse yoktu burada dolaşmıyordu?” “Vallahi ben yapmadım.” “Yok yok, sen yapmışsındır gel buraya.” falan demeyecek. “Vallah” dedi ya, “vallahi” dedi ya, yemin etti ya… Allah’ı anarak yemin eden kimsenin sözüne ötekisi razı gelsin. “Ona da Allah’ın adı anıldığı halde razı gelmemek durumu göstermesin.” diyor Peygamber Efendimiz.
Eğer Vemen lem yerda billah. Allah aşkına yapma, bilmem ne falan dediği halde kim razı gelmez de hala ısrar ederse feleyse minallah “Allah’tan bir şey beklemesin, Allah’ın rahmetinden bir şey beklemesin.” Çünkü Allah’ın adı anılıyor da hâlâ adam gene tutturmuş devam ediyor, ısrar ediyor öyle olmayacak. Bu yemin işinde bu tavsiyeleri olmuş Efendimiz’in sallallahu aleyhi ve sellem.
La tahillu sadakatu lizigınen vela zimehin seviyyin.
Sadaka konusuna geçti, Efendimiz diyor ki; la tahillu sadakatu “Sadaka caiz olmaz”. Yani bu sadakanın bir mânası ‘bağış’ demek olabilir, bir mânası da ‘sadaka, zekât’ mânasına da bir ara kullanılıyordu. “Sadaka ve zekât, sadaka veya zekât helâl olmaz.” lizigınen “Zenginlik miktarı mala sahip olan kimseye helâl olmaz.” Yani sen vermemeye çalış, zengin kimseye verme. Zengin kimse de almaya hakkı yoktur onu almaya kalkışmasın. “Ben zenginim, benim ihtiyacım yoktur.” diyecek almayacak, almaması lazım.
Ben İzmit’te baktım, namaz kılıyorum. Yanımda bir ihtiyar güzel ibadet ediyor, hoşuma gitti. Yaşlı, beli iki kat, elbisesi yamalı, ceketin uçları yıpranmış, yanımda bir miktar bir şey vardı, çıkarttım verdim. Aldı parayı eline; “Bu ne?” dedi. Kaşlarını çattı. Sanki ben kabahat yapmışım gibi, dedim “Şey hayır, hayır.” Dedi: “Bana zekât düşmez. Ben zekâta muhtaç değilim.” dedi. “Amca madem düşmüyor, o zaman sen mahallenden bu paranın zekâta müstahak olan kimse onu bul, ona ver.” dedim. “Eh, o olur” dedi. Ciddi adam, onu o zaman cebine koydu. Hoşuma gitti yani “Bu bana düşmez.” diyor. Ceketi yırtık, yamalı, bilmem ne falan ama “Hayır bana düşmez” dedi dobra dobra. Ben de baktım “Dürüst insan” dedim, “Bu parayı sen gene al da artık oradaki etrafındaki kimlere şey yapmak gerekiyorsa onlara verirsin.” dedim.
Medine-i Münevvere’de o fukara zenciler var. Köşeye oturuyorlar önlerine bir iki ceviz gibi bir şey koyuyor, onu satıyor, ondan para kazanacak falan fukaracık, acıyor insan yüreği parçalanıyor. Yanaştık bir tanesine hayır vereceğiz, dedi “Ben bugünkü gıdamı rızkımı aldım” dedi, “Başkasına ver” dedi. Almadı, “Başkasına ver” dedi. Almadı yani tok gözlü. Bir günlük şeyi olduğu zaman yani yiyeceği-içeceği, kendisinin o günkü şeyi hallolununca gözü tok yani. Eh öyle olsa herkes böyle olsa hakiki fakirler ortaya çıkar, hakiki fakirler ortaya çıkar, onlara yardım ederiz biz.
Adamın cebi para dolu, evi apartmanı var, katı dairesi var, hırpani giyinmiş, saçını dağıtmış bilmem ne yapmış. “Muhtacım” diyor yalvarmasını, yakarmasını da iyi biliyor, “Ameliyat da oldum, bilmem ne de oldum…” Kolu sarılı, kanları dışarıya çıkmış; açıyorsun dalak bağlamış. Kolu sağlam, aç bakalım. “Efendim işte memlekete gideceğim, bilmem paraya ihtiyacım var.” “Peki, olur. Otobüs parasını vereyim, hadi gel.” “Yok, şimdi biraz işim var da, bilmem ne de… Parasını ver.” “Parasını vermem, bilet veririm.” Götürür oraya. Yani böyle tüccarları türemiş bu işin, asıl fukara da istemiyor. Aç kalıyor, ağlıyor ama istemiyor, hakiki fukara veyahut zar zor istiyor veyahut ötekiler öne geçtiğinden onlar arkada kalıyor, ötekilerin arasına karışıyor. Yani hakiki muhtaçlara da hayrın gitmesini engellediği için iki misli günaha giriyorlar bunlar.
Allah o zaman bize basiret ihsan etsin. Yakınımızdan mahallemizden hakikaten muhtaç insanı görelim, gözleyelim, ona vaktinde verelim. Tesadüfen verdiğin zaman bakıyorsun aslında apartmanı olan; dilenmeyi meslek edinmiş insana gidiyor. Cenazelerin olduğu yerlerde, başka yerlerde falan bu işin tüccarlığını yapan insanlar olabiliyor.
La tahillu sadakatu liğaniyyin illel hamse.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki; “Sadaka zengine helâl olmaz. Ancak 5 kişi müstesna.” Zengine sadaka verilmez yani zekât veya bağış tarzında bir para vermek uygun olmaz, beş kişi müstesna.
Ligazin fisebilillah, beşi sayıyor şimdi hadîs-i şerîfte. Ligazin fisebilillah “Allah yolunda gaza eden kimseye para, sadaka, zekât verilir.” Yani zengin de olsa, parası da olsa ok alacak, kılıç alacak, başka malzeme alacak filan o gaza için kullanacak oraya verilir o para, bir.
Evliamilin aleyha “Sadaka almakla vazifeli memur, zekât memuru.” ‘âmil’ derler buna o âmile de o zekâttan maaşı verilir. Zengin de olsa o işi yapmakla görevli olmuş olduğundan görevinin karşılığı olarak onu alır.
Evligarimin “Veyahut borçlu kimse.” Yani borca batmış, borcunu ödeyememe durumuna düşmüş, bir ona verilir.
Ev liracülün işteraha bi malihi. Mesela zekât devesi toplanmış, zekât koyunu toplanmış, zekât malı toplanmış burada duruyor, e zengin bunu parasıyla satın alabilir. Zekât parası diye almazlık yok yani paraya değiştirmek icap ettiği zaman, bu zekât mallarını o zaman zengin parasını verip alabilir. Diyelim ki zekât toplandı 40 tane koyun, e şimdi bu zekât müessesesi bunu şey yapacak paraya çevirmek istiyor yani et olarak değil de; bir kısmını da giyim olarak kullanacak. Satılığa çıkardı, zengin alabilir onu. Bir adam gelip alabilir. Yani “Aman bu zekât malıdır, bu alınmaz.” falan gibi bir şey yok. O zaman alınabilir, parasıyla oldu mu almak serbest. Bir mahsuru yok çünkü bir sebeple o paraya dönüştürmek istenmiş oluyor.
Ev ricalün kane lehu carun miskinün fetesaddaka alel miskin, “Veyahut bir kimseye caizdir ki onun miskin bir komşusu vardır.” Fe tesaddaka alel miskin fe ehdaha el miskünü ilel ganiyi lil ganiyi, “Miskin mal sahibi olduktan sonra bunu istediğine yedirebilir, istediğine verebilir.” Yani diyelim ki bir fakire bir para geldi, o da zengin komşusunu çağırdı. “Yok sen zekât parası yiyorsun, ben sofrana oturmam.” falan demez. Yani o onun malı olduktan sonra artık o istediğine hediye etmek suretiyle verebilir, diye bu beş şeyi saymış Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz.
İbn-i Abbas radıyallahu anh’den, buyurdu ki Efendimiz;
La tahillu hicretü fevga selaseti eyyamin. Fein iltekaya feselleme ahaduhuma fereddel aharu iştereka fil ecri vein lem yerüdde berie haza minel ismi vebahe bihil aharu ve immata vehüma mütahacirani la yeştemiani fil cenneh.
Çok mühim bir hadis yani konusu tam bizim bir hastalığımıza parmak basan, bizim şimdi üzerine eğilmemiz gereken bir konuda bir hadîs-i şerîf. Sonuncu hadîs-i şerîf böyle çıktı karşımıza.
Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, la tahillul hicretü fevga selaseti eyyamin, “Üç günden fazla ayrı, küs durmak helâl olmaz. Müslümanın müslümana üç günden fazla küs durması helâl olmaz.” Ayrılık yapması, gayrılık yapması, küsüp yana çekilmesi helâl olmaz. Üç gün niye? E üç gün insanın içinde kızgınlık vardır, sinirlenir, yatar - kalkar filan, siniri yatışır. Sonunda gelir barışır. Üç gün olabilir, üç günden fazla uzun boylu. “Biz bununla beş senedir küsüz, üç senedir küsüz, işte yirmi sene önce bir darılmıştık.” Maşallah, sözünde sabit, yirmi senedir hiç konuşmamışlar(!) Öyle şey olur mu? Üç günden fazla dargınlık yok Müslümanlıkta. Efendimiz öyle emrediyor, yani üç güne göğsün kızgınlığı soğusun diye müsaade ediyor. Aslında hiç dargınlık olmasa iyi olur ama bu göğüs bir kaynadı mı fokur fokur o ısındı. Elini tutsan elin yanacak, parmağın yanacak, yapışacak. E üç günde soğur ancak o, üç günde soğuyacak bir kızgınlık ona müsade var ama “Üç günden fazla dargınlık helâl olmaz.” diyor Peygamber Efendimiz. Şimdi sayın bakalım, düşünün bakalım kime ne kadar gündür dargınsınız? Barışacağız mecburen. Nefis ne kadar şey gelirse gelsin e peki barışacağız.
Fein iltekaya “Eğer ikisi karşılaşırsa…” İki dargın karşı karşıya geldiler. Bu adam, bu adama dargın. Dur seyredelim bakalım ne olacak? İkisi şimdi karşılaştılar ne olacak? Feselleme ehaduhuma bir tanesi esselamü aleyküm dedi selam verdi. İkisi dargındı ya, karşılaştılar yolda, yolu dönüp de geri kaçacak değil ya, gidiyorlar. Birisi ötekisine esselamü aleyküm dedi, selamı verdi. Neden? Dinimiz selamı emrediyor, isterse vermesin, verecek. Selam verdi, fein selemle ehaduhuma fereddel aharu, ikincisi de “ve aleyküm selam” dedi, selamı iade etti karşıladı. İştereka fil ecri, “Sevapta ortak olurlar.” Al sana da sevap, al sana da sevap; sen selam verdiğin için sevap kazandın, sen de küslüğü bırakıp selamı aldığın için sevap kazandın. İkisi de sevap kazanır.
Vein lem yerüdde “Eğer selam verilen şahıs selamı almazsa”, ‘Ben ona küsüm onun selamına karşılık verir miyim? O bana ne yapmıştı, seni…’ Vermiyor selam, selam vermedi. Ne olur? Berie haza minel ism “Birinci selam veren günahtan beri olur, kurtulur.” Çünkü selam verdi nefsini yendi, selam verdi o kurtulur. Vebae bihil ahar “Ötekisi vebali yüklenir.” Selam almadığı için, inadı devam ettirdiği için, kızgınlığı devam ettirdiği için o artık vebali yüklenir.
Gelelim sonuncu cümleye, vein mata “Eğer bu iki dargın adamcağız ölürlerse” vein mata ve hüma mütehacirani “Birbirine küskün olarak, konuşmaz bir durumda bu ikisi ölürlerse,” Ali’yle Veli Efendi 10 senedir dargındı, öldüler. Buyur şimdi ne olacak? La yeştemiani fil cenneh “Cennette bir araya gelemezler.” Ne demek? Yani haklı olan cennete girer, birisi cennete girmişse ötekisi de giremez. Birisi cennete girdi mi ötekisine cennete girmek yok. Toplanamazlar bir araya gelemezler. İkisi de haksızsa ikisi de cehenneme gider, bir tanesi haklı ise haklı olan cennete girer, ötekisinin cennete girmesi mümkün olmaz. “Sen cennetlik birisine dargın idin, haksızlık sende idi, hadi bakalım cehenneme.” derler.
Allah eylemesin, Allah etmesin, Allah cehenneme düşürmesin, Allah bizi bu nefsin oyunlarına uğratmasın. Bu nefis öyle bir mahlûktur ki, öyle bir inatçıdır ki, öyle bir güreşçidir ki, bizi tutar usta pehlivanın küçük bir çocukla oynadığı gibi yerden yere çalar, sırtımızı yere yatırır yatırır, yapıştırır yapıştırır geçer gider. Nefis böyledir. Allah nefsin şerrinden cümlemizi korusun. Şeytanın şerrinden cümlemizi korusun. Hakiki müslüman olmayı cümlenize cümlemize nasip eylesin.
Fatiha-ı şerife meal besmele.
22.03.1987 -
Hasta Numarası Yapmak,
13.07.1986 -
Kıyafetin Ölçüsü, Duaların
