22.11.1987 - Hz. Abbas

22.11.1987 - Hz. Abbas
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Yâ Abbâs! Ente ammî ve sınvu ebî ve hayru men uhallifu ba'dî min ehlî. İzâ kânet senetu hamsin ve selâsîne ve mietin fe-hiye leke ve veledike minhümü'sseffâhu ve minhümü'l-mansûru ve minhümü'l-mehdiyyü.
Bu hadis-i şerifi Hatîb-i Bağdadî, İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan; o da annesi Ümmü'l-Fazl'dan rivayet etmiş.
Peygamber Efendimiz amcası Abbas radıyallahu anh'a demiş ki:
"Ya Abbas! Sen benim amcamsın; babamın eşisin, bir parçasısın. Ve benden sonra yerime halef olarak bırakacağım kimselerin en hayırlısı, ehlimden yerime bırakabileceğim kimselerden en hayırlısı sensin! 135. sene olduğu zaman bu hilafet sana ve senin evladına nasip olacak. Bu evlatların içinden kimisi seffâh; kan dökücü olacak, kimisi mansûr; Allah tarafından nusrete mazhar olacak, kimisi mehdî; doğru, hidayet üzere olacak!"
İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan rivayet olunmuş.
Gerçekten de Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' den sonra Yezid b. Muaviye zamanında Hz. Hüseyin Efendimiz; Peygamber Efendimiz' in yerine hilafet makamına kayyım olmak üzere Irak'a davet olunmuşken, giderken yolda şehit edildiği için hilafet Yezid isimli zalime geçti. Peygamber Efendimiz' in torunlarını çocuklarıyla, hanımlarıyla, ailesiyle insaf etmeden, şehit eden, öldüren, katleden bir sülaleye geçti.
Hilafet hakları mıydı?
Asla ve kat'a! Katiyen hakları değildi! Devletin başına mafya, eşkıya çetesi gibi çöreklendiler. Müslümanları kılıç, kırbaç zoruyla, zalimlerin kalabalığı gücüyle zalimleri mescidin kapılarına dikip "Ya bey'at edersiniz ya da bey'at etmediğiniz takdirde hepinizi burada öldürürüz!" diye Kâbe-i Müşerrefe'yi topa tutarak Abdullah b. Zübeyr radıyallahu anhümâ'yı şehit ederek devleti ele geçirdiler. Bir sülale olarak devam etti. İslâmî raydan çıktılar, günahlı işler işlediler! Aralarından bir iki tane salih kimse de yetişti.
Sonra bu hadis-i şerifte bildirildiği gibi Emevîler yıkılarak hilafet, Hz. Abbas radıyallahu anh'ın soyundan olan Abbasî denilen devletin eline geçti mi?
Geçti.
Tarihen sabit! Bu hadis-i şerifteki durum tahakkuk etti! Onların içinden kimisi gerçekten kan dökücü oldu; hınçta, hırsta, cezalandırmada aşırı gitti. Hz. Hüseyin'i öldüren insanlar öldüler gittiler, ahirette cezalarını buldular, defterleri dürüldü. Ondan sonra masum insanları öldürmek zulüm oldu. Bir kimsenin yaptığı suçu ötekisine ödetmek İslâm'da adalete sığmayan bir şey, insanlıkta olmayan bir şey! Kimisi aşırı gittiği için kan dökücü olarak anıldı. Kimisi adilane hareket etti. Fütuhata önem verdiler, İslâm âlemi genişledi. Birçok ülkeler İslâm diyarına katıldı. Orta Asya'dan Atlas Okyanusu'na kadar geniş araziler Müslümanların emrine girdi ve İslâm; dünyaya, üç kıtaya hâkim oldu.
Bir kısmı doğru yol üzerinde yürüdüler. Artık Allah-u Teâlâ hazretleri hesaplarını ahirette görecek. Ama Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, amcasına; "Senin sülalenden çocuklarına hilafete geçecekler!" diye bildirmiş.
Aklen bildirebilir mi?
Bildirir. Çünkü her şeyi bilen; gelmişi, geleceği bilen Allah-u Teâlâ hazretlerinin hak peygamberi olunca bildirir ve bildirmiştir.
Peygamber Efendimiz İstanbul'un alınacağını bildirdi! Hadis-i şeriflerde, kendisinden sonra neler olacağına dair birçok bilgiler verdi. Yokluk yoksulluk içindeyken, "Öyle günler gelecek ki şu kadar paraya mazhar olacaksınız, şu kadar zenginliğe sahip olacaksınız!" diye söyledi.
Bizanslılar İranlılara mağlup olmuşken; "Bizanslılar yine galip olacak!" diye söyledi. Hatta kıyametin nasıl olacağını, kimlerin geleceğini söyledi.
Demek ki Allah'ın emretmesiyle, bildirmesiyle söylemesi mümkündür. Bu hadis-i şerifte de o rivayet olarak Hocamız karşımıza koymuş, ki kendisi hadis alimidir, sıraya bunu da koyduğuna göre demek ki bunun böyle sıhhatli hadis-i şerif olduğundan da kendisinin kanaati tam.
Yâ Ubâde! Esme' ve etı' fî usrike ve yüsrike ve menşatike ve mekrike ve eseretin aleyke ve in ekelû mâleke ve darabû zahreke illâ en tekûne fî masiyetin bevâhâ.
Râvisi, Ubâdet ibnü's-Sâmit b. Kays el-Ensârî el-Hazrecî; kendisine söylenen sözü bize de rivayet etmiş oluyor. Medine-i Münevvere' nin Hazrec kabilesinden olan Ubâde hazretleri; Bedir'de bulunmuş olan Remle'de, 34 senesinde vefat etmiş olan büyük sahabedir.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Ubâdet ibnü's-Sâmit b. Kays el-Ensârî el-Hazrecî hazretlerine hitaben diyor ki;
Esme ve etı'. "Ey Ubâde! Söz dinle ve itaat et!"
Ne zaman? Fi usrike ve yüsrike. "Zorluğunda da kolaylığında da!"
Senin zor zamanında da kolay zamanında da.
Ve menşatike ve mekrike. "Neşeli, ferah olduğun zamanda da hoşlanmadığın razı gelmediğin, ikrah ettiğin zamanda da itaat et!" Ve eseretin aleyke. "Kendi tercihin şöyle olsa böyle olsa bile başına gelmiş olan kimseye itaat et!" Ve in ekelû mâleke. "Eğer senin malını yeseler bile, şu şöyledir bu böyledir istimlak ettim filan gibi şeylerle gasp edip alsalar ve darabû zahreke. Sırtını kamçılasalar, kırbaçlasalar, sopalasalar, vursalar bile itaat et!" İllâ en tekûne fî masiyetin bevâhâ. "Açıkça bir günah konusu müstesna olmak üzere itaat et!"
Müslümanın her işinde temizlik vardır; kalbi temizdir, elbisesi, ağzı, eli, işi, niyeti temizdir, Müslümanın her şeyi temizdir, her şeyinde intizam vardır, Müslümanın işi muntazamdır; dağınık, derbeder değildir. Namaz kılacağı vakitler bellidir. İbadetin şekli bellidir. Topluca namaz kılacakları zaman darmadağın kılmazlar; başlarına bir imam geçer, arkasında saf bağlarlar. Safın intizamı namazın ikamesinden, tamamındandır.
Onun için imam gelir; sıra muntazam olacak diye öne gideni iter, geride kalanı çeker. Arada boşluk bırakmamayı tavsiye eder, "Aman!" der, ikaz eder. Çünkü Peygamber Efendimiz intizama alıştırmak için ikaz etmiş.
İnsan şekle önem vermeye dikkat ede ede her işinde intizamlı olacağından Peygamber Efendimiz safların arasına girerek tanzim ederdi:
"Sen geride kalmışsın, öne çık; sen fazla ileri gitmişsin, biraz geriye gel. Hizaya dikkat et, omuzlarınızdan birbirinize bakın…" diye safın çizgi gibi muntazam olmasına, arada boşluk kalmamasına itina ederdi.
Şimdi gerilirler, -bilhassa yaz günlerinde- araya kimseyi sokmazlar. Sen de orada biraz boşluk görürsün, girmek istersin; "Buraya ne geldin…" gibilerden bir ters ters, tepeden bakar. Senin gelmeni istemiyor. Sen de aldırmadan "Ben de şuraya sığayım…" filan dersen sana bir sinirlenir, safı bırakır arkaya gider.
Nereye gidersen git! Peygamber Efendimiz safların sıklaştırılmasını tavsiye ediyor, boş bırakılmamasını tavsiye ediyor ben de onun için buraya giriyorum. Arada boşluk olursa şeytan girer! Bak şeytanın girdiği belli! Adam öyle geniş geniş kurulmuş, sen yanına sokuldum mu şeytan onu damarından kızıştırıyor, püskürtüyor, kışkırtıyor; kızıp geriye gidiyor. Kendisi zarar eder, sevabı az olur. İntizam her şeyimizde vardır.
"Üç kişi yola gitse bir tanesi imam olacak!"
İmam olmak ne demek?
Kafilenin başkanı olacak, son söz onda olacak!
"Bu gece şurada mı geceleyelim burada mı geceleyelim, şurada mı kalalım burada mı kalalım? Yemeği şu vakitte mi yiyelim şöyle mi yapalım? Önce yemek mi yiyelim istirahat mı edelim?.."
Son söz onda olacak. Emir; kafilenin başkanı, emiri; sözü dinlenecek!
Daha büyük kafileler olsa…
Peygamber Efendimiz 10-20 kişi seriyye denilen askerî birlikler gönderirdi: "Filanca kabileye gidin, oradaki edepsizlere cezayı verin! Yol kesmişler, Müslümanları öldürmüşler; siz de onların cezasını verin!"
Mesela 15-20 kişi deveyle, atla bir kafile gönderir. Bir tanesini başlarına reis seçerdi; "Buna itaat edin!" derdi. Onun için Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifinde buyuruyor ki:
"Eğer sizin başınıza üzüm kurusu gibi siyah, buruşuk bir Habeşî köle bile emir tayin edilse ona itaat edin!" Çünkü itaat başarının özüdür!
Herkes kendi bildiğini hareket ederse ve her kafadan bir ses çıkarsa düzen olmaz. Bugün de böyle! Bugün de İslâm'ın bu prensibi bütün toplantılarda tatbik ediliyor. Bir dernek toplantısı, yıllık kongre yapacaksınız: İlan edersiniz; kongreye şahıslar gelir, ilk önce kongrenin başkanı seçilir, sonra divan heyeti seçilir, kâtipler… Ondan sonra toplantı açılır. Artık başkandan söz istenir:
"Sayın başkan, söz istiyorum."
Söz verirse konuşursun vermezse konuşamazsın.
Neden? Bir kere başkan seçtin!
"Canım ben zorla konuşurum…" diyemezsin. Dışarıya attırtır, konuşturmaz. O bakımdan İslâm'ın bu intizamı, düzeni demek ki sivil hayatta da vardır, ibadette de devlet düzeninde de vardır.
Müslümanın devlet başkanına öteki Müslümanların itaat etmesi lazımdır. Ama başına bir İngiliz gelmişse ona itaat etsin mânasına değil! Bir hain gelmişse itaat etsin mânasına değil! Ulu'l-emri minhüm, Müslümanın kendilerinden olan kimse geldiği zaman! Yoksa Müslüman kuzu gibi değildir.
Hz. Ömer halife olduğu zaman ne yaptı? Minbere çıktı, konuşurken bir tanesi kalktı, dedi ki:
"Yâ Ömer! Eğer sen yanlış hareket edersen seni kılıçlarımızla düzeltiriz!"
Dikkat ederseniz bu hadis-i şerifin sonunda "Şöyle de olsa böyle de olsa itaat et itaat et..."
İllâ en tekûne fî masiyetin bevâhâ. "Apaşikâr günah emrediliyorsa o zaman itaat etmek yok, o müstesna!" diye bildiriyor.
Masiyette, günahta itaat olmaz. Günah olmadığı takdirde ufak tefek kusurlardan, fikir farkından itaatsizlik yaparsa itaatsizlik yapan günaha girer.
Peygamber Efendimiz onu ne bize kadar güzel nasihat etmiş, bildirmiş ki:
"Ya Ubâde! Dinle, itaat et; zorluk zamanında da kolaylık zamanında da sevinçli ferahlık zamanında da sevinmediğin istemediğin, kerih gördüğün zamanda da senin tercihin başka türlü olduğu zamanda da itaat et!"
Farklı düşünebilirsin ama başkan böyle dedi.
Pekâlâ, bitti.
Ne kadar güzel! Bu, içtimai işlerin yürütülmesi için sağlam, çok sağlam bir düzendir. Müslümanlar bundan gafil, derbeder. Müslümanların başkanı kimdir belli değil!
Bugün dünya üzerinde Müslümanların başkanı kim?
Yok ki! Yıkılmış gitmiş! Bina yıkılmış, caminin kubbesi çökmüş, minaresi devrilmiş; İslâm'ın binası harap, yok! Hilafet-i Kübra denilirdi; en büyük emirlik, emîrü'l-mü'minînlik. O makam şu anda yok!
Suudi Arabistan'ın da dinleyeceği, Suriye'nin de, Lübnan'ın da, Mısır'ın da dinleyeceği; bütün dünya üzerindeki Müslümanların dinleyeceği Müslümanların en büyük reisi var mı?
Yok!
Müslümanların içinde adam mı yok?
Estağfirullah, ne demek! Nice alimler var, nice fazıllar var. Velev öyle olmasa bile içlerinden birini seçme mecburiyeti var.
"Üç kişi yola gitse…" İlla hepsinin alim olması şart değil ki! Üçü de köylü, çiftçi amcalar: Köyden kasabaya gidiyorlar; birisini imam seçecekler, o kadar. İlle sipariş verip de fabrikadan, tornadan çıkma bir şey olacak değiller ki! Mevcudun içinden bir tane seçme mecburiyeti var.
Burada namaz kıldığımız zaman imam efendi yok; gelmemiş, hastalanıvermiş veyahut bir yere gitmiş de yolda, trafik sıkışıklığından buraya yetişememiş.
Ne yapacağız?
"İmam gelmedi, hadi bakalım başınızın çaresine bakın!" mı denilecek?
Hayır, bu cemaatin içinden bir tanesi öne geçecek; Allah-u Ekber, namazı kıldıracak.
Ona bir hal oldu, birden başı dönüverdi, yıkıldı, yığıldı kaldı. Ötekisi imam olacak. İmam; "Bana bir mazeret arız oldu." diye arkasındaki şahsı yakasından tutacak, onu yerine geçirecek, namaz yine devam edecek. Orada imam değişir, Müslümanın namazı bile bozulmaz. İslâm bu kadar muntazam!
Kimin seçileceği, nasıl seçileceği belli. İmamın arkası önemli! İmamın arkası şarjörün üstündeki fişek gibidir, imam gittiği zaman yerine o gelecek. Tık, nasıl tetiği çekti mi, bom, patladı mı alttaki şarjörden bir kurşun daha, bir tane daha geliyor, bir tane daha geliyor; onun gibi.
İmamın arkasındaki, imamlık mesleğini bilen, imamlık yapabilecek kimse olacak; her önüne gelen olmayacak, meseleyi bilen kimse olacak! Bu itaat önemli olduğu için Peygamber Efendimiz tavsiye etmiş. İnsanları kendi keyfine bırakırsan her kafadan bir ses çıkar, curcuna olur.
Nasıl olacak?
Son söz bir kimsede olacak, o da bir şey yaptı mı "Canım, hatalı ediyorsun, kusur ediyorsun."
Tamam, biraz da kusurlu olur; iş yürürken kusursuz gitmez, illa birtakım hatalar olur. Senin fikrin başka olabilir ama itaat edeceksin. Ama reis olan, başkan olan kimse günahı emredemez.
"Ben şimdi sizin başkanınız oldum ya, Peygamber Efendimiz de 'Sevsen de sevmesen de itaat et!' dedi ya, emrediyorum: Her biriniz gideceksiniz, şarap alacaksınız, kadehe dolduracaksınız, birer tane devireceksiniz." diyebilir mi?
Diyemez!
Neden? Allah'ın emrini değiştirmeye salahiyeti yok!
"Ben emirdim, komutandım?"
Hiçbir şey değilsin. Günahı emrettiğin zaman olmaz.
La tâate li-mahlûkin fî ma'siyeti'l-hâlık. "Allah'a isyanda kula itaat olmaz!"
Peki, insana babası emretse? Babası da dinlenmez!
Anası emretse? Anası da dinlenmez!
Sahabeden öyle mübarek kimseler vardı, Mus'ab radıyallahu anh gibi. Anası, oğlunu canı gibi seviyor. Anası müşrike, imana gelmemiş; delikanlı ay parçası gibi güzel bir kimse. Bir ailenin zengin bir oğlu, Müslüman olmuş. Annesi Müslüman olmasını istemiyor.
"O adamların arasında ne yapacaksın?"
Para pul var, asalet var, şu bu var. İstiyor ki oğlu kendi yanına gelsin. Oğlu da İslâm'ı bırakmıyor. Peygamber Efendimiz' in sallallahu aleyhi ve sellem cemalini görmüş, itaat etmiş, bey'at etmiş, bağlanmış, iman getirmiş.
Döner mi?
"Gel oğlum; yanıma gelmezsen bundan sonra hiç yemek yemem, açlıktan ölürüm!" diyor.
Diyor ki; "Sen bu işi yapma. Sen böyle yemesen yemesen ölsen, bir daha ölsen bir daha ölsen bir daha ölsen ben bu yolu terk etmem!"
Terk edilmez çünkü Allah'ın yoludur; anası da emretse, babası da emretse terk edilmez! Bu devirde bu maalesef çok.
Bu devirde anasını-babasını cebinden çıkartacak kadar Müslümanlığı kavi evlatlar var!
Subhânallah. Hâlbuki analar-babalar Müslüman olacaktı, evlatlar havailik edince onları doğru yola çağıracaklardı. "Evladım etme, günaha dalma, doğru yola gel!" diyeceklerdi.
Evlat; anasını babasını doğru yola çekmeye çalışıyor, o gelmiyor. Çok misalleri var: Kız Müslüman, mütedeyyin; anası babası o yolda değil. Oğlan dört başı mamur Müslüman, babası ona düşman!..
Niye? Müslüman oldu diye!
"Niye bu kadar Müslümansın?"
Azıcık Müslümanlık olmaz ki; azıcık Müslümanlık diye bir şey olmaz, insan tam Müslüman olur.
Babası şehirlerarası bir yolda lokanta işletiyor. Göl kenarında çok [güzel] manzaralı bir yer. Müşterisi az. İçki koymaya kalkıyor.
"İçki koyalım o zaman müşteri çoğalır. Millet gelir; göle karşı içki de içer, yemek de yer, paralar kazanılır…"
Çocuk diyor ki; "İçkiyi koyarsan evi terk eder giderim! Çünkü içki satmakla kazancın haram olur, ben o zaman senin kazancını yiyemem, evi terk ederim!"
Oğlunun zorundan içki koyamıyor. Allah'ın emri olduğu için değil de oğlunun zorundan içki koyamıyor. Subhânallah, imtihan dünyası!
Nasıl Peygamber Efendimiz' in zamanında evlat Müslüman olmuş ana-baba kâfir kalmışsa bu devirde de subhânallah böyle oluyor. Her devirde de belki böyleydi. Onun için herkes gözünü açsın, herkes insafa, herkes imana gelsin. Allah cümlemizi yanlış yollardan hıfz eylesin, korusun.
Demek ki biz de itaat edeceğiz.
Peki, Müslümanların cihan üzerinde bir başkanı yok. Halife-i rûy-i zemin yok. Eskiden bizim Osmanlı padişahları halife imişler, sonra cumhuriyetin ilk yıllarında hilafet kaldırılmış. Şimdi Müslümanların dünya üzerinde merkezî bir teşkilatı yok. Onun için düşmanlar hepsini parça parça, ayrı ayrı bir köşede kıstırıp tepeliyor. Afganistan'da birisi başka türlü tepeliyor, Afrika'da bir başka türlü tepeliyorlar, Balkanlar'da başka türlü, Trakya'da, Kırım'da, Kafkasya'da başka türlü…
Müslümanların birlik beraberlik olmamalarının büyük zararlarını her zaman görüyorlar. Biz Kıbrıs işinde yalnız kalıyoruz. Düşmanlar bize oyun ediyorlar, müttefiklerimiz hile yapıyorlar, atlatıyorlar, aldatıyorlar, kandırıyorlar, dolandırıyorlar.
Neden?
Birlik yok, beraberlik yok. Yaparlar. Parça parça, tek tek yakaladılar mı tek tek haklarlar!
O zaman ne olacak?
Diyelim ki harp darp oldu; cephede sekiz tane asker dağıldılar, nerede olduklarını bilemediler, baktılar ki bir çalılıkların arasındalar. Bir baktılar, bir arkadaşları daha var. Tamam, sekiz tane bizim asker. Bir tanesinin iki tane pırpırı var, çavuş; o başkan! Vadide biraz yürürken, ellerinde silahlar, korka korka, acaba düşman var mı derken bir de baktılar, karşılarına yine onlardan bir de yüzbaşı çıktı.
Şimdi başkan kim? Yüzbaşı.
Aradan 3-5 kişi daha geldi, daha büyük bir birliğe katıldılar. Baktılar ki orada kendi askerlerimizden 50-60 kişi daha var; aralarında binbaşı var. Tamam, bunlar da onlara iltihak ederler. Başkan binbaşı!
Düşman arazisinde perakende, darmadağın, çil yavrusu gibi dağılmış küçük birlikler gibi[yiz]!
Peki, bizden sonra hilafet Peygamber Efendimiz' in torunlarını öldüren kimselere geçmiş. O zaman Müslümanlar ne yaptılar? O zaman ulu'l- emr kim oldu?
O zaman asıl ulu'l- emr, ulema oldu. Gümüşhaneli Ahmed Ziyâüddin Efendimiz kitabında açıkça, sarahaten bildiriyor: Ulu'l- emr, ulemadır. Allah'ın kitabını bilen, ahkâmını, hadis-i şerifleri bilen kimsedir. Ona itaat edilecek. Onun için tarikatlardaki o bey'at da işte o intizamın bir gereği olmuş oluyor. Allah Müslümanları birlik beraberlik içinde eylesin, dünyalarını düzenli eylesin. Hiçbirimizi mağlup ve mahcup etmesin. Hem dünyada hem ahirette cümlemizi aziz eylesin.
22.11.1987 -
Nesebe Sövmek, Ağıt
22.11.1987 -
Hilafet, Kıyamete Yakın
