İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

24.09.1989 - Peygamber Efendimizin Cumartesi, Pazar Oruç Tutması

24.09.1989 - Peygamber Efendimizin Cumartesi, Pazar Oruç Tutması
Hadisler Deryası

24.09.1989 - Peygamber Efendimizin Cumartesi, Pazar Oruç Tutması

18.04.2026
22 dk 45 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidi’l evvelîne ve’l âhirîn. Ve şefîi’l müznibîn. Seyyidinâ ve senedinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ecmaîn. Ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve sellem:

Kâne ekseru savmihî es-sebt ve'l-ehadü ve yekûlü hâhümâ yevmâ iydi'l-müşrikîne fe-uhibbü en-uhâlifehüm.

Peygamber Efendimiz hakkında şöyle rivayet olunmuş; Ümmü Seleme radıyallahu anhâ'dan Beyhakî, el-Hakîm, Ahmed b. Hanbel ve Taberânî rivayet etmiş:

"Peygamber Efendimiz cumartesi ve pazar günü de oruç tutardı, çok oruç tutardı."

Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bu günlerde oruç tutması hakkında da:

"Bu iki gün müşriklerin bayram günleridir. Onlara muhalefet etmeyi seviyorum da ondan tutuyorum." dermiş.

Cumartesi günü ve pazar gününün kimlere yaradığını, ne olduğunu biliyorsunuz. Peygamber Efendimiz Müslümanlara bir genel fikir veriyor; Müslüman Müslümanca yaşayacak, başkasını taklit etmeyecek. Bir de müşriklere inadına muhalefet edecek.

Niye başkasını taklit etsin? Müslümanın örfü, âdeti, töresi var; âyeti var, hadisi var. Fıkıh var, alimlerin yaşam tarzı var, bizim dedelerimizden gördüğümüz güzel ahlâk var.

Biz onları bırakır mıyız?

Kardeşlerimizden birisi anlatmıştı. Resmî bir heyet Almanya'ya gelmiş, bu kardeşimiz de elçilikte çalışıyormuş. Onunla beraber Finlandiya'ya gitmişler. Misafir oldukları için Türk heyetine bir yemek sunulmuş. Bizim arkadaş;

"Aman domuz eti olmasın, haram et olmasın." diye şöyle listeye bakmış, birkaç yemek ismi söylemiş.

Öteki Türkler' in domuz etiymiş, bilmem neymiş, aldırdıkları yok. Onlar ne ısmarlamışlarsa ısmarlamışlar. Yemek gelince birazcık yemiş, sonra da pek gözü tutmamış yememiş, bırakmış. Bir hanım garson gelmiş, sormuş:

"Beyefendi, yemeğimizi beğenmediniz mi?"

"Çok güzel olmuş, elinize sağlık."

"Buyurun yiyin?"

"Teşekkür ederim, yemeyeceğim"

"Ama olmaz, çok ayıp olur. Bizde tabağın içinde artık bırakmak çok ayıptır." demiş, zorlamış, yedirmiş. Öğretmenin beslenme saatinde küçük çocuğa yemek yedirdiği gibi zorlamış, yedirmiş.

Finlandiya'daki uygulamaya bakın; "sıyrılmaması ayıp olur" diye zorla yediriyor. Bizde çay getiriliyor, çayın yarısı iade.

Niye? "Kibarlık olsun" diye.

Dibine kadar içerse ayıp oluyormuş, tabağı sıyırınca ayıp oluyormuş!

Peygamber Efendimiz emretmiş, ziyan olmaması daha iyi. Tabağı sıyıracaksın, hiçbir şey kalmayacak.

"Yıkamadan, tertemiz olarak rafa kaldırabilirsiniz." diye şaka da yapıyoruz. Bütün bunların kökeninde insanın kendi kültürüne, örfüne, âdetine sevgisi, saygısı, inancı, itimadı, bağlılığı ve karşı tarafa tenkitçi gözle bakabilme şahsiyetinde karakterinde olması yatıyor.

İnsan kendisinden korkar tereddüt ederse;

"Acaba beni ayıplar mı?" der.

Ama kendisinden emin olan bir insan modayı kendisi oluşturur; “al İslâm modası”. Çünkü kendisine itimadı var, giyinmenin nasıl olması gerektiğini düşünüyor, ölçüyor biçiyor, şekli ortaya koyuyor.

Onun için şahsiyetinizi bulun, İslâm'ın çizgisine gelin. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in işaretine dikkat edin.

Peygamber Efendimiz onlara muhalefet etmeyi seviyordu; biz de onların kuyruğunda, onları taklit etme yoluyla ömrümüzü tebah etmeyelim, boşa geçirmeyelim.

Kâne ekseru da'vetin yed'û bihâ rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr.

Yine Ahmed b. Hanbel, Beyhâkî ve Ebû Dâvud rahmetullahi aleyhim ecmain Enes radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.

"Peygamber Efendimiz'in çokça yaptıkları dua şudur, ekseriyetle duası şöyleydi: Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr."

Bu duayı hepimiz biliyoruz. Namazda tahiyyat'tan sonra, selam vermeden önce okuyoruz. Bu dua Kur'ân-ı Kerîm'dendir. Allah-u Teâlâ hazretleri bu duayı Müslümanlara işaret eylemiş, öğretmiş oluyor.

Rabbenâ. "Ey bizim Rabbimiz!" Âtinâ fi'd-dünyâ haseneten. "Bize dünyada bir iyilik ver." Ve fi'l-âhireti haseneten. "Âhirette de bir iyilik ver." Ve kınâ azâbe'n-nâr. "Ve bizi cehennem ateşinin azabından hıfz eyle, koru, mahfuz eyle, bizi o ateşe düşürme."

[Mehmed Zahid] Hocamız rahmetullahi aleyh şöyle yazmış:

Li-yutuvassala bihâ ile'l-âhireti alâ mâ yurdîke. "Yâ Rabbi! Seni hoşnut ve razı edecek, onunla âhiretteki sevaplara erişmemize yarayacak iyilik ver."

"Dünyada iyilik ver." diyoruz ya, bu iyilik nedir? Mal çokluğu mudur? Hayır, asla ve kat'a!

Her zaman "mal çokluğu" değil. Bazen ve çok kere malın çokluğu insanı sapıtır. İnsanın kendisi sapıtmazsa çocuğu sapıtır, çocuğu sapıtmazsa torunu sapıtır. Bir nesil, iki nesil sonra bakarsın zengin şımarmış, raydan çıkmış, namazı bırakmış.

Nice insanların ismi gazetelerde geçen çocukları var. Babaları namaz için beş vakit buraya, camiye gelirlerdi.

Onlar nerede? Zengin oldular, meşhur oldular, fabrikaları var; gelemiyorlar. "Ev hayatları nasıl?" bilmiyoruz, ailelerini yakından tanımıyoruz, belki evde namazlarını bile kılmıyorlar. Muhtaç olsaydı, hasta olsaydı nasıl da namaza gelirdi; işi vardı duaya nasıl gelirdi. Parası pulu çok olunca, ihtiyacı olmayınca "Nerede keyif yapacağım?" diye düşünmekten dua etmek aklına gelmiyor.

Onun için dünyada iyilikten maksat "âhirette insanı azaptan kurtaracak, Allah'ın rızasına erdirecek şeyler" demek. Hayırlı evlat, hayırlı mal, hayırlı iş, hayırlı amel; bunlar dünyadaki iyilikler.

Bir insan ömrünü zevkle, sefayla, zenginlikle, yemekle, içmekle, göbek büyütmekle geçirse; Allah'ın sevmediği bir kul olarak, gafil olarak ölse bu dünyada bir iyilik kazanmış olur mu? Olmaz.

Sâlebe isminde bir şahıs Peygamber Efendimiz' e geldi. Sâlebe'nin hikâyesi herkesin ezberinde olmalı.

"Yâ Resûlallah! Çok fakirim. Fakirlik canıma tâk etti, dua et de zengin olayım." dedi.

Peygamber Efendimiz dedi ki:

"Ey Sâlebe! Şükrünü edâ edebileceğin az mal zengin olmandan, çok mal sahibi olmandan daha hayırlıdır. Benden böyle şey isteme." dedi.

Gitti o. Bir müddet sonra yine geldi:

"Yâ Resûlallah! Fakirliğe dayanamıyorum, çok yoksulum, çok sıkıntı çekiyorum. Dua et de zengin olayım." dedi.

"Yâ Sâlebe! Ben sana demedim mi ‘şükrünü edâ edebileceğin az bir mal şükründen âciz kalıp seni azdıracak, sapıtacak, hak yoldan alıkoyacak çok maldan daha hayırlıdır' isteme bunu."

Yine yutkundu gitti. Üçüncü sefer yine geldi:

"Ya Resûlallah! Artık dayanamıyorum, dua buyur da ben zengin olayım." dedi.

Resûlullah'ın duasının kabul edileceğini herkes biliyor. Cümle cihan halkı biliyor. Müslümanların hepsi biliyor. Ne istese olacak. O da elini açtı:

"Yâ Rabbi! Sâlebe'ye istediğini ver!" dedi. Ama kaç defa ihtar etti, o öyle dedi diye, ‘istediğini ver’ dedi.

Ondan sonra Sâlebe'nin koyunları kuzulamaya, develeri yavrulamaya, davarları artmaya, malları çoğalmaya başladı. Onlara bakmak için meşguliyeti arttı. Eskiden, meşguliyeti az olduğundan camiye gelirdi, artık camiye gelemez oldu.

Camiye gelememek şimdi de aynı tehlikedir; bir insan işinden dolayı camiye gelemiyorsa o ağlasın! Resûlullah'ın camisine gelememek de kötü, İskenderpaşa camiine gelememek de kötü, iş vaktinde işyerindeki camiye gidememek de kötü.

Eskiden buraya gelen nice insan vardı, şimdi gelemiyor. Ağla sen! Niye gelemediğini düşün de ağla! Camiye gelememek büyük mahrumiyettir; "Allah seni evine misafir olarak kabul etmiyor." demektir, Türkçesi o. Allah seni evinde görmek istemiyor, "Nerede dolaşırsan dolaş, git, gelme evime!" diyor.

Allah bizi camiden ayırmasın, rızasından ayırmasın.

Sâlebe camiye gelememeye başladı. Resûlullah'ın imamlık yaptığı, namaz kıldırdığı camiye gelememeye başladı.

Şimdi o mal onun için hayırlı mı oldu?

Peygamber Efendimiz soruyordu:

"Sâlebe'ye ne oldu?"

"Yâ Resûlallah! Sürüleri çoğaldı, malları arttı, onlara bakacağım derken gelemiyor, başını kaşıyacak zamanı olmuyor."

Bir zaman geçti, Sâlebe cumaları da gelememeye başladı.

"Sâlebe'ye ne oldu?"

"Yâ Resûlallah! Medine'de değil, hayvanlara otlak bulmak için onları uzaklardaki yaylalara götürüyor, ancak oralarda otlatabiliyor. Sürüsü çok, malı çok; onlarla meşguliyetten cumaya da gelemiyor."

Peygamber Efendimiz hep soruyordu, arkasından da:

"Yazık oldu Sâlebe'ye! Yazık oldu Sâlebe'ye!" diyordu. Demek ki mal çokluğu "hasene" değilmiş.

Rabbenâ âtinâ fi'd-dünyâ haseneten.

O hasene her zaman "mal çokluğu" diye anlaşılmasın. Herkes paranın her kapıyı açtığını görüp ille mal istiyor;

"Yâ Rabbi! Bana mal ver, çuvalla para ver." diyor.

Nasreddin Hoca'nın; "100 tane olsun, 99 altın olursa kabul etme." dediği gibi boyuna istiyor. Neredeyse çek yazılmasını isteyecek; boyuna para istiyor.

Hayırlısını iste! Hakiki hasene insanı Allah'ın rızasına götüren şeydir. Hakiki hasene âhirette insanın yüzünü güldürecek şeydir. Âhirette felakete uğratacaksa o hasene olmaz!

Onun için izah çok hoşuma gitti de onu da size okudum. Hocamızın kenarına dipnot olarak yazmış olduğu izah çok önemli. Dünyada da iyilik ver ama bu para demek değil! Hayırlı evlat, hayırlı hanım.

Öyle hanım vardır ki; "Efendi kalk! Ne yapıyorsun? Teheccüd vakti geçiyor, şu namazı kıl." der.

Öyle hanım vardır ki; "Bana gerdanlık al, küpe al. Nereden kazanırsan kazan, getir!" der.

"Akşama şunu isterim, filanca yere gideceğim, düğünde giyecek şeyim kalmadı, nereden bulursan bul." der.

Tazyik eder rüşvet aldırır; tazyik eder hırsızlık yaptırır.

Kadının hayırlısı, evladın hayırlısı, malın hayırlısı, hayatın hayırlısı, ilmin hayırlısı, her şeyin hayırlısı. Allah her şeyin hayırlısını versin.

Ve fi'l-âhireti haseneten ve kınâ azâbe'n-nâr. "Âhirette de iyilik ver yâ Rabbi! Ve bizi cehennem azabına düşürme, ateşlere yakma, azaplara uğratma, bizi koru!" demiş oluyor ki işin aslı esası budur.

Uzun lafın kısası budur; bir insan cehennem azabından kurtuldu mu, cehenneme düşmedi mi, cennete girdi mi tamam yaşadı; devlet onun, nimet onun, fevz-ü felâh onun. Ne mutlu ki cennete girdi!

Ümmetin en büyüklerinden olan zâtlar bile "cennete en son girenlerden olsam" diye temenni etmişler. Peygamber Efendimiz hadîs-i şerîfte anlatmış da cennete en son girecek mü'min kişiden sonra iş bitiyor, hesap yeküne varıyor. Cehennemden en son o çıkacak. Cezası kadar yandıktan sonra en son o çıkmış oluyor. Ötekiler çıktı çıktı çıktı, artık en sonuncu şahıs bu. Gazeteciler olsa fotoğrafını çekerler. Hani bazen "bir milyonuncu müşteri" diye kapının arkasında bekliyorlar, adamın bir şeyden haberi yok, mağazanın içine giriyor, flaşlar patlıyor.

Ne olmuş? "Mağazaya giren bir milyonuncu müşteri sensin, al sana şu mükâfat!" dedikleri gibi.

Cehennemden en son çıkan kişi yanmış, cezayı çekmiş, azabı görmüş ama neticede mü'min olduğundan, imanı olduğundan, ‘lâ ilâhe illallâh ehli’ olduğundan cehennemden çıkacak, cennete en son giren olacak. Cehennemden çıkacaklar çıktı, daha önceden gittiler. Ondan sonra girecek kimse kalmadı. Sahabenin en büyükleri, evliyâullahın en büyükleri bile; "Onun ben olduğumu bir bilsem, ona bile razıyım." diyorlar.

Peki, cehennemde ebedî kalanların hali ne olacak? Cehennemin kapıları kapatılacak; nur yok, ışık yok, ebedî azap var. Ölüm kaldırılacak Lâ yukdâ aleyhim fe-yemûtû. "Ölmeyecekler ki azaptan kurtulsunlar; devamlı azap görecekler." Hüm fîhâ hâlidûn. "Ebediyen orada kalacaklar."

Allah-u Teâlâ hazretleri bizi dünyada da âhirette de iyiliklere erdirsin. İyiliğin ne olduğunu O biliyor. Yâ Rabbi! İyiliğin ne olduğunu ve her işin iç yüzünü sen biliyorsun; iyilik neyse bize onu ver.

Fuzûlî, Türk Edebiyatı'nın en büyük şairlerinden, Kânûnî devrinde yaşamış, meşhur bir zât. El açmış, şiir yazmış, bir gazelinde şöyle dua ediyor:

Ben bilmezem bana gereken sen hakîmsin

Men eyle verme her ne gerekmez bana bana.

Edebî sanatlarla süslü, vezinli kafiyeli bir söz söylüyor. Mânası şu:

"Yâ Rabbi! Ben bilmiyorum, sen biliyorsun. Bana neyin gerekmediğini ben bilmem belki gerekmeyen şeyi isteyebilirim ama onun bana gerekmediğini sen bilirsin. Hakîmsin, her şeyi hikmetli yaparsın; neyin gerektiğini neyin gerekmediğini bilirsin. Bana gerekmeyeni istesem dahi verme." diye dua ediyor.

Ama haklı, işin doğrusu öyledir. Biz bilmiyoruz, her şeyi Allah celle celâlüh biliyor.

Sâlebe işin sonunun bu kadar feci olacağını bilseydi o malı istemezdi. Çünkü âhiret sevabı daha üstün. Sâlebe, Peygamber Efendimiz' in darıldığı bir kimse oldu. Peygamber Efendimiz ona darıldı.

Neden darıldı? Camiye gelemediğinden insan nursuzlaşıyor da ama asıl neden darıldı biliyor musunuz? Zekât âyeti indi. Müslümanlar mallarından bir miktar ayıracaklar, hak yolda verecekler. Zenginin malında fakirin hakkı var! Ayıracak verecek! O kendi malı değil; Allah ona verdi, "şu kadarını da fakire ver" dedi, o onun hakkı.

Şimdi ben cebimden çıkarsam bir arkadaşa bir milyon lira versem ve şöyle desem:

"Al, bu paranın 975 bin lirası senin, 25 bin lirasını da mahallendeki filanca yere vereceksin."

Böyle diyebilirim değil mi?

O da o 25 bin lirayı vermese, cebine atsa olur mu? Olmaz. Ben ona verirken "şu kadarı senin, şu kadarını da mahalledeki fakire vereceksin" dedim.

Allah da bize mal verirken, zenginlik verirken "paranın kırkta birini fakire vereceksin" buyurmuş. "Tarla ziraatının, mahsulünün onda birini fakire vereceksin" buyurmuş.

Onun özel adı ne? Öşür.

Millet şimdi tarımdan vergi vermiyor, zekât vermiyor.

Allah istemiş, öyle şey olur mu? Allah istemiş, emretmiş; malının, arazi mahsulâtının öşrünü verecek. Kendisi sulayarak, zahmet çekerek yetiştiriyorsa yirmide birini verecek. Kendiliğinden; yağmurla, toprağın bereketiyle oluyorsa onda birini verecek, öşrünü verecek. Buğdayının, arpasının, fındığının, pancarının onda birini hak yola verecek. Para ise kırkta birini verecek, koyun ise kırk tanede bir tanesini verecek.

Deve ise ne olacak? Sığırsa ne olacak? Hepsinin hesabı var, vermesi gerekiyor; kendisinin değil. Allah-u Teâlâ hazretleri öyle emrediyor, onu dinlemiyor. Kendisinin olmayan şeyi alıyor, onu yiyor, harama giriyor.

Zekât âyeti indi. "Zenginler şu nispette develerinden, koyunlarından, mahsullerinden verecekler." diye âyet indi. Peygamber Efendimiz vazifeli insanları Müslümanlara gönderdi. Herkes verdi. Sâlebe'ye geldiler;

"Zekât âyeti indi; malından, devenden, koyunundan şu kadarını vereceksin, Resûlullah haber gönderdi." dediler, Sâlebe veremedi! Allah'ın farzını dinlemedi. Resûlullah'ın habercisine, zekât için görevlendirdiği kimseye zekâtını vermedi. Resûlullah onun için darıldı. Çünkü farzı tutmadı. Bir düşünün, içimizde Resûlullah'ın darıldığı ne kadar insan vardır!

Aman yâ Rabbî! Resûlullah'ın Sâlebe'ye zekât vermediği için darıldığını bilse acaba o zekâtı yanında tutabilir mi? Ateş gibi yakar insanı. Cebini yakar, derisini yakar. Ama bilmiyor. Zekât vermeyenlere söyleyin:

"Resûlullah zekât vermeyenlere darılmış ha! Ayağını denk al!" diye bu haberi iletin.

Müslümanların bunca ihtiyacı varken malının kırkta birini veremiyor! Bu ne biçim Müslüman!

Resûlullah darıldı. Bir zaman geçti, zekâtı vermeye gönlü yatar gibi oldu ama bu kez de Resûlullah almadı.

Neden? Çünkü farzı inkâr eden kâfir olur, kâfirden zekât almaya lüzum yok! Herhalde bu mantıktan, bu muhakemeden, bu hükümden dolayı Resûlullah ondan almadı.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz halife oldu. Resûlullah Efendimiz âhirete dargın göçtü, Sâlebe Resûlullah Efendimiz' in gönlünü alamadı, mahrum kaldı, Resûlullah Efendimiz âhirete göçtü. Utanıyor, kabahatini biliyor, Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz'e geldi, dedi ki:

"Zekâtımı vereyim."

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz nasıl bir kimse? Ümmetin en faziletlisi. Halife olduğunda bazı kabileler kendisine haber göndermişler:

"Yâ Ebû Bekir! Namaz kılacağız tamam ama bizden zekât isteme."

Kaytarmaya çalışıyorlar. Namaz kılmak kolay, yatıp kalkıyor, bir şey değil ama mal canın yongası olduğundan zekâtı vermek zor geliyor. İnsanoğlunun tabiatı bu. Pinti bu insanoğlu, cimri! Allah o kadar veriyor da o küçük bir parçasını veremiyor! Ne mantık! Ne kadar cahil şu insanoğlu ne kadar zalim! "Vermeyelim" diye Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimizle pazarlık yapmaya kalktılar.

Ebû Bekr-i Sıddîk anladı tabi, ârif insan;

"Resûlullah zamanında verdiğiniz zekât neyse aynen onu verirsiniz ya da sizden zorla almak için her birinizle savaşırım." dedi. Öyle dinden dönmek yok! Dinin farzlarını, ahkâmını değiştirmek yok!

E fe-tü'minûne bi-ba'di'l-kitâbi ve tekfürûne bi-ba'd. "Allah'ın bazı âyetlerine inanıp da bazılarını inkâr mı ediyorsunuz?"

Öyle saçma şey mi olur? Allah'ın dini bir bütündür ya tutarsın ya tutmazsın. Farzların hepsi de önemlidir. Takım halindedir, öyle "yarısını al yarısını alma" olmaz!

"On beş ciltlik tefsir kitabının üçüncü cildini verir misin?" Takımı niye bozayım? Ne diye vereyim? Eksik kalır, öyle şey olur mu? Müslümanlık bir bütündür, bazısını almak bazısını almamak olmaz.

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz:

"Her birinizle savaşırım, hepinizin canına okurum; hizaya gelin, aklınızı başınıza toplayın, teklifiniz İslâm'ın ruhuna aykırı." dedi.

Çünkü inkâr ettikleri zaman onlar da savaşılacak duruma düşüyorlar. Bu zihniyetteki Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz 'e Sâlebe sallana sallana geldi, dedi ki:

"Zekâtı vermek istiyorum."

Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz' in ona cevabına bakın:

"Resûlullah'ın senden almadığı zekâtı ben nasıl alırım?"

"Resûlullah almamış ben nasıl alırım.

Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.

Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
06.05.1990 - Bayram Eğlenceleri, Cumanın Önemi, Horoz Besleme
28.05.202627 dk 34 sn
03.04.1983 - Güzel Ahlak, Müminlerin Vasıfları
05.08.202623 dk 31 sn
01.06.1980 - Peygamber Efendimizin Uykusu,Namaz,Cuma Namazı, Peygamberimizin Son Sözleri
29.08.202619 dk 58 sn
12.06.1983 - Namaz, İman Galip Gelecek, Ramazan Hürmetine
03.03.202629 dk 46 sn
07.06.1981 - Kıyamet Alametleri, Yaz Gününde Oruç Tutmak, Sabretmek, Soğukta Abdest
04.01.202612 dk 47 sn
01.12.1984 - Dilencilik, Allahın Yardımı
25.07.202018 dk 36 sn
30.09.1990 - Mevlid Kandili, Peygamber Efendimizin Son Peygamber Oluşu, Peygamber Sevgisi
03.09.202539 dk 43 sn
29.08.1982 - Lut Kavmi, Şehitlik
28.11.202321 dk 3 sn
28.12.1980 - Kabenin İçine Girmek, Cennetin Derecesi
24.05.202614 dk 44 sn
28.11.1982 - Şehitlik, Yemeğe Şükretmek
28.11.202318 dk 58 sn
26.12.1982 - Ümmetin İhtilafı
28.11.202320 dk 14 sn
25.07.1982 - Allahı Zikretmek
21.05.202616 dk 17 sn
25.07.1982 - Allahın Kızdığı Şeyler, Acıkmadan Yemek, Allahu Ekber Tesbihi, Sigara
28.11.202331 dk 7 sn
25.04.1982 - Musa (AS) Rivayet, Şükür
19.06.202623 dk 30 sn
24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
28.11.202329 dk 40 sn
21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
15.06.202628 dk 50 sn
21.11.1982 - Kuran Kıraatı, Vera, Sabır
13.06.202616 dk 49 sn
21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
31.12.202526 dk 23 sn
20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
10.06.202618 dk 20 sn
19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
28.11.202318 dk 51 sn
AKRA