08.10.1989 - Peygamber Efendimizin Devesinin, Katırının, Atının, Kılıncının İsmi, Elbiseleri, Hz. Fatımaya Davranışı

08.10.1989 - Peygamber Efendimizin Devesinin, Katırının, Atının, Kılıncının İsmi, Elbiseleri, Hz. Fatımaya Davranışı
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden yüvâfî ne’amehû ve yükâfî mezîdeh. Hamden kemâhu ve ehluh. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedi’l evvelîne ve’l âhirîn. Ve şefîi’l müznibîn. Muhammedini'l-Mustafâ ve âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû:
Kâne feresühû yükâlü lehû el-mürtecizü ve nâkatühû el-kusvâ ve bağletühû ed-düldül ve himâruhû ufeyr ve dir'uhû zü'l-füdûl ve seyfuhû zû'l-fekâr.
Beyhakî, Hz. Ali radıyallahü anh Efendimiz' den rivayet etmiş. Şöyle bildiriyor: ''Peygamber Efendimiz' in atının adı ''Mürteciz'' idi.''
Efendimiz kullandığı bazı eşyalarına isim koyardı; ''Atının ismi ‘el-Mürteciz' idi. Devesinin adı ‘el-Kusvâ' idi. Katırının adı, ‘ed-Düldül' idi, eşeğinin adı ‘Ufeyr' idi. Zırhının adı ‘Zülfüdul' idi, kılıcının adı ‘Zülfakar' idi.'' ''Zülfikar'' deniliyor, doğru telaffuzu ''Zülfakar'' f harfinden sonra i değil a geliyor; kaf harfiyle ''Zülfakar'', kılıcının adı ''Zülfakar'' idi. Onu Hz. Ali Efendimiz' e vermiş. Hz. Ali Efendimiz' in de o kılıçla pek çok kereler cihada katıldığı rivayet ediliyor, ''Şâh-ı merdân ve Zülfakar'' ile ilgili şiirlerde ismi geçer, siz de duymuşunuzdur. Peygamber Efendimiz eşyalarını böyle isimlendirirdi, renkli bir şahsiyetti. Etrafındaki varlıklara isimler takıp öylece anıyordu. Bir daha hatırlayalım; ''Atının adı ‘Mürteciz' idi. Boz renkli bir atı vardı. Dişi devesinin adı ‘el-Kusvâ' idi. Katırının adı ‘ed-düldül' idi.''
Sevimli latifeci bir mizacı vardı. Bazı kimselere güzel latifeler yaptığı olurdu. Mesela akrabasından bir ihtiyar kimseye; ''İhtiyarlar cennete giremeyecek.'' buyurdu. Onun biraz üzüldüğünü görünce; ''O yaşlı haliyle değil de gençleşerek, dinçleşerek güzel haliyle girecek.'' diye bildirdi. Biz de aynı tarzda ciddiyetle beraber hafifçe neşeli, şen ve tatlı mizaçlı olmaya gayret etmeliyiz.
Kâne Kur'ânühû kırâetühû. Burada kur'ânühû geçmiş, ikisi de aynı mânadadır. El-Medde leyse fîhâ tercîun
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem acaba Kur'ân-ı Kerîm'i nasıl okurdu?
''Medlerini uzata uzata okurdu, harfleri sayılacak gibi güzel, tane tane okurdu, sesinde dalgalanma yapmazdı, düz uzatırdı. Sesinde ''tercî'i'l-gınâ'' denilen bir nağme, teganni hali olmazdı.'' Bize tavsiyesinde de öyle buyurmuş:
Zeyyinü'l-Kur'âne bi-asvâtiküm. ''Kıraatinizi seslerinizle ziynetlendiriniz.'' ''Kur'an'' da kelime olarak mastardır, ''kıraat'' mânasındadır. ''Kıraati; Kitabullah'ı, Allah'ın kitabını okumanızı sesinizi güzelleştirerek okuyarak süsleyiniz.'' Kur'ân-ı Kerîm, öyle nutuk atar gibi düz sözle söylenmez, bir nağme ile söylenir ama bu nağme, okuyuş tarzı şarkıya türküye benzemez, musiki parçası gibi değildir, ciddi bir güzelliktedir. Sahabeden bazı kimseler fevkalade güzel okurlardı. Bir gün Hz. Âişe validemiz Resûlullah'ın huzuruna geç geldi;
''Niye geciktin ya Âişe?'' dedi.
''Ya Resûlallah! Yolda geliyordum, Salim Mevla Huzeyfe radıyallahu anhümâ Kur'an okuyormuş, durdum, dinledim, bitince gelebildim.'' Tabi güzel sesin, güzel kıraatin güzel tesiri oluyor, insanın ruhuna hitap eden tarafı oluyor. O bakımdan Kur'ân-ı Kerîm'i teganniye, dalgalandırmaya kaydırmadan hürmetle ciddiyetle güzelce okumak lazım.
Peygamber Efendimiz de uzatmalarını uzata uzata fakat sesini titretmeden, nağme yapmadan okurmuş; bu da malumumuz olsun, biz de o ciddiyetle okuyalım. Böyle Kur'ân-ı Kerîm hocalarını, üstatlarını biliyoruz. Mesela Hocamız, rahmetli Ali Haydar Hoca Efendi’yi mihraba geçirirdi. Ali Haydar Efendi, Trabzonlu meşhur hoca efendi, kıraati gayet güzeldi. Mihraba otururdu, heykel gibi dururdu; sallanmak, hareket etmek yok. Mihrapta sanki aslan heykeli gibi dururdu. Bir eûzü besmele çekerdi, bir güzel okurdu, Allah rahmet eylesin, nur içinde yatsın. Hocamız da Ehl-i Kur'ân'a, erbâb-ı Kur'ân'a çok ihtiram ederdi, iltifat ederdi, onları taltif eylerdi, hemen mihraba sürerdi. Bizim Sabri [Hafız M. Sabri Erdoğdu] ne zaman gelse genç olduğu halde hemen mihraba geçirirdi. O da mâşaallah aşere okumuş, çok kuvvetli bir hafız. ''Hadi bakalım, al cübbeyi, al sarığı.'' der, hemen onu öne sürer, kendisi arkasında kılardı. Bize; ''Kur'an ehline hürmet edin. Bak, şeyh olmama rağmen, makamı bunca yüksek olmama rağmen hafıza nasıl iltifat ediyorum, anlayın, siz de Kur'an'ın hatırına hürmet edin.'' demek istiyor. Ali Haydar Hoca Efendi de çok hoşuma giderdi, aslan heykeli gibi hani bazı yerlerde oluyor ya mermerden yapılmış, orada öyle kıpırdamadan titremeden aşrı bitirirdi.
Rahmetlinin bir hatırasını nakledeyim: Bir gün namazı kıldık. Müezzin mahfilinin yanından geçerken bizim hafız kardeşlerimiz vardı hem hizmet ederler hem de hafızlığı tamamlayıp İmam Hatip'e giderlerdi. Bir tanesi ihlâsları okumuş, okurken çok uzatılmayacak bir yerde çok uzatmış.
Ne demiş?
Ve lem yekün lehuuuuu küfüven ehad. Burası çok uzatacak bir yer değil, orada med yapacak durum yok. Namaz bitti çıkıyoruz. Okuyan kardeşimiz Hoca Efendi'nin elini öpmek istiyor. Ali Haydar Hoca ciddi hoca. Müezzin;
''Lehûyu niye o kadar uzattın, o kadar uzatılmayacaktı. Bir elif miktarı uzatılacaktı, niye sen onu dört elif miktarı uzattın? Yanlış oluyor, bir çeşit hatalı kıraat oluyor.'' Hocaya saygısından mütebessim, gülerek;
''Sana bir tokat aşk edersem görürsün o zaman.'' dedi. Baktım ki Kur'an konusunda hiç müsahaması yok, gayet ciddi. ''Bir tokat vurursam anlarsın.'' dedi. Benim zihnime böyle nakşolduğu gibi onun da zihnine nakşolmuştur, bir daha lehûyu o kadar uzatmaz.
Yani ciddiyetten uzak, kaidesine aykırı o kadar uzatmaya bile rızası yok. Dört elif miktarı uzatılacak yerde dört elif miktarı uzatılacak; bir elif miktarı uzatılacak yerde bir elif miktarı uzatılacak. Mısırlı bir kardeşimiz, kendisini tanımıyoruz; Harem-i Şerif’te Kur'ân-ı Kerîm okuyoruz, etrafımızda kardeşlerimiz var, geldi;
''Ben de dinleyebilir miyim?'' dedi.
''Otur, sen de dinle.'' dedik, dinledi. Bizi bazı yerlerde uyardı.
''Kıraat ustası bir hoca vardı. O söylerdi. Burada şuna riayet etmek lazım, bu az oluyor, üzerinde durmanın az olduğu yerde çok duruyor.'' dedi. Ona da rızası yok. Hatta;
''Ben Türkiye'ye bir gelmek istiyorum.'' dedi.
''Buyurun.'' dedik.
Kendisi güzel talim görmüş. Mısırlılar Kur'ân-ı Kerîm okumasını çok iyi bilirler mâşaallah. Bir uzatmadaki birazcık fazlalığa bile rızaları yoktur, Kur'ân-ı Kerîm'e saygılarından her şeyi usulüne uygun yapmak isterler.
Hatırlıyorum, Hendekli Abdurrahman Hoca bir gün Beyazıt camiinde namaz kıldırdı, bir aşr-ı şerif okudu. Hendekli hocamız da güzel okur, mâşaallah, üstattır. Önümde simsiyah bir Arap var, yüzü morumsu simsiyah ama o siyahlığın içinde cildi sanki nur kaynağıymış gibi, inci gibi parlıyor. Hoca Kur'ân-ı Kerîm okuyor, o buradan şıkır şıkır gözlerinden yaşlar, damlalar saçıyor. Güzel okuyor, tesirli okuyor; bu mübarek de hem mânasını biliyor hem okuyuştaki ciddiyeti anlıyor hem de sesteki ustalıktan mest olmuş; gözyaşlarından şıkır şıkır inci gibi yaşlar saçıyor.
Peygamber Efendimiz; ''Kur'ân-ı Kerîm'i okurken ağlayın; ağlayamıyorsanız ağlıyormuş gibi yapın.'' buyuruyor. Böylece içiniz yavaş yavaş ağlamaya alışır. Kur'an, Allah'ın kelamı. Allah-u Teâlâ; ''Eğer bu; bir taşın, bir dağın üzerine inseydi dağı süklüm püklüm, hürmetten el pençe divan durmuş halde, boyun bükmüş tarzda görürdün.'' diyor. Dağın, taşların o hale geldiği, geleceği bir kitap insanlara inmiş, insanlar aldırmıyor.
Abdurrahim Zapsu vardı, Allah rahmet eylesin. Bir istasyonda Kur'ân-ı Kerîm kıraati var. Galiba Cuma günüydü. Bekleme salonunda yolcuların her birisi bir havada, gürültü var. Kur'ân-ı Kerîm okunuyor onlar da kayıtsız. Elini masaya bir vurmuş; herkes ''Ne oluyor?'' diye susmuş, bakmış. ''Beyler! Allah'ın kelamı Kur'an okunuyor.'' Herkes korkmuş, susmuşlar, bir şey diyecek halleri kalmamış.
Eski mert insanlar nerede? Nasıl müdahale edeceklerini biliyorlar.
Bizim köye de kırk sene evvel bir yüzbaşı gelmiş. Bakmış ki köylülerden kimisi ezan okunduğu zaman kahvede oturuyorlar. O zaman bir onbaşının, bir çavuşun bile itibarı var, bu yüzbaşı. Bir gün yine ezan okunmuş, tabi camiye giden gitti, kahvenin kapısını açmış;
''Efendiler! Birisi bir şey bağırdı, neydi o?'' demiş, herkes birbirine bakmış; bir de yüzbaşının yüzüne bakmışlar, yüzbaşı fena sinirlenmiş, hemen herkes kalkmış.
''Neydi o bağıran şey? ‘hayye ale's-salâh' diyor, ‘haydin namaza' diyor, siz burada ne arıyorsunuz?'' demiş.
Korkularından hemen kös kös kalkmışlar. Ezanlar okunuyor, Allah ''haydin namaza'' diyor, ''haydin felaha'' dedirtiyor müezzinlere; bu, televizyonun başından kalkmıyor, radyosunu kısmıyor, tenezzül edip bir davranmıyor.
O zaman ne oluyor?
Ve izâ kâmû ile's-salâti kâmû küsâlâ. ''Namaza kalktıkları zaman tembel tembel kalkarlar.'' diye anlatılan münafıkların durumuna düşüyor.
Allah saklasın, Allah etmesin, Allah bizi ihlaslı, has Müslüman olmaktan ayırmasın.
Kâne kamîsuhû fevka'l-ka'beyni ve kâne kümmühû mea'l-esâbiı. ''Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in giydiği uzun entarisi topuklarının üstündeydi, daha aşağıda değildi. Ve gömleğinin yeni parmaklarıyla beraberdi, daha uzun değildi. Hem etek bakımından hem kolun yeni bakımından uzun değildi. ''Kim eteğini uzun yapar da yerlerde sürünürse o kibirdendir.'' diye onu yasaklamıştı.
''Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in ne yeni fazla uzundu ne aşağısı fazla uzundu. Ölçülüydü, temizliğe riayet edilecek tarzdaydı.'' diye bu rivayette bildirilmiş.
Kâne kümmi kamîsihî ile'r-rusği
Burada bir başka rivayet eklenmiş. Esma binti Yezid radıyallahu anhâ'dan; ''Efendimiz' in yeni bileğinin şurasına kadardı, fazla uzun değildi.''
Kâne kesîran mâ yukâbilu urse Fâtımete.
Hz. Âişe radıyallahu anhâ anamız rivayet ediyor: ''Peygamber Efendimiz çok kere kızı Fâtımatü'z Zehra’nın başının tepesini öperdi.''
Kızını sevip ''hoş geldin, uğurlar olsun'' makamında başından öperdi. Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem sevgisini, şefkatini böylece ifade edermiş, öpermiş.
Allah-u Teâlâ hazretleri her işimizi sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz' e benzetmeye, her bakımdan ona tâbi olmaya, sünnet-i seniyyesini ihya etmeye, böylece şehit sevapları kazanıp Rabbimizin huzuruna sevdiği, razı olduğu kullar olarak varmamıza, Peygamber Efendimiz' in şefaatine ermemize, komşuluğuna nail olmamıza cümlemizi muvaffak eylesin.
Fatiha-i Şerife mea’l Besmele
01.12.1991 -
Vahiy, Allahın Murad
24.09.1989 -
Peygamber Efendimizin Cumartesi,
