05.01.1992 - Avcılık, Kapı Çalma Adabı, İzin Almak Adabı

05.01.1992 - Avcılık, Kapı Çalma Adabı, İzin Almak Adabı
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İzâ erselte kel beke'l-mükellebi ve zekerte vesemmeyte fe-kül mâ emseke aleykeke büke'l-mükellebü ve in-katele ve in erselte kel beke'llezî leyse bi-mükellebin veedrekte zekûtehû fe-kül ve külmâredde aleyke sehmüke ve inkatele ve semmi'llâh.
Buhari’nin, Müslim'in Ebu Dâvud'un Ebi's-Salebe radıyallahu anh'ten rivayet ettikleri avcılıkla ilgili bir hadis-i şerif.
Belli özel yerler ve günler hariç İslâm'da avlanmak serbesttir, helaldir. Müslüman olarak, İslâmî zihniyetle bir insan av avlayabilir, yiyebilir, helaldir, Allah müsaade etmiş.
Neden?
Koyunlar, kuşlar, balıklar... Allah her şeyi insanoğlu için yaratmış muhterem kardeşlerim! Allah iki cihanı Beniâdem için yaratmış. Hem dünyayı hem ahireti Hz. Âdem atamızın evlatları olan bizler için yaratmış. Allah iki cihanı Beniâdem için yarattı. Ağaçlar, kuşlar, koyunlar, develer, mallar mülkler, ay, güneş, bulut, yıldız, yağmur, çimen, nebat, bitki, su, hava, gıda; hepsi insanların hizmetinde.
Şeyh Sadi Gülistan isimli kitabında şöyle diyor:
"Yağmur, bulut, rüzgâr, güneş, ay, gök, yer hepsi senin hizmetinde ve hepsi tıkır tıkır vazifelerini yapıyorlar; sana karşı hizmette kusur etmiyorlar. Yağmur yağdırıyor, yer bitiriyor, meyveler oluyor, güneş kızarttırıyor; sende yiyorsun. İnsafa sığar mı be insanoğlu!" diyor. Etrafındaki bütün yaratıklar 'Sana hizmet edeceğiz.' diye hepsi Allah'a itaat ediyorlar da bunların hepsini Allah senin hizmetine vermiş de bu kadar seni aziz kılmış da sen Allah'a itaat etmezsen yakışık alır mı?
"Hepsi sana hizmet için Allah'a itaat ediyorlar. Onlar sana hizmet için Allah'a itaat ettikleri, sana hizmet ettikleri halde öyle yaratılmış olmana rağmen sen Allah'a itaat etmiyorsun. Yakışık alır mı?"
Allah her şeyi senin için yaratmış; sen Allah'a itaat etmiyorsun!
"Allah iki cihanı Benî âdem için yarattı, Benî adem'ide kendi marifeti için yarattı."
Ne demek?
İnsanoğlunu; "Kendisini bilsin, mârifetullaha ersin, insan-ı kâmil olsun." diye yarattı. "Dağda kafa gezdirsin." diye yaratmadı ki! "Eğlensin, vur patlasın çal oynasın tarzında ömrünü geçirsin." diye yaratmadı ki! "Yılbaşında hindi dolması yesin, içki içsin, zina işlesin, kumar oynasın." diye yaratmadı ki!
Neden yarattı Allah?
Benî Âdem’i "Kendisini bilsinler." diye yarattı. Bilecek bir varlık yarattı. Kafa verdi, akıl verdi, zihin verdi, fikir verdi, mantık verdi, şuur verdi, hafıza verdi. Çok çeşitli manevi güçlerle melekelerle insanoğlunu yükseltti. Bu haller koyunda yok, balıkta yok, kuşta yok; sende var. Bu kabiliyetlerin hepsini sana verdi; ta ki sen Allah'ı bilesin, bulasın Allah'a güzel kulluk edesin.
Vemâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ liya'büdûn. "'Bana ibadet etsinler.' diye yarattım." diyor.
Bizim yaratılış gayemiz; Allah'ı bilmek, Allah'ı bulmak, Allah'a ibadet etmek. Bizim gayemiz Kapalıçarşı'da dükkân işletmek değil. Bizim gayemiz şu veya bu değil.
Bizim asıl gayemiz ne olmalı? Allah'a güzel kulluk etmek olmalı, muhterem kardeşlerim!
Kaç kişi biliyor bu işi?
Çok az insan biliyor. Şu camidekiler belki biliyor ama bu camidekiler İstanbul'un kaçta kaçı. On milyonun kaçta kaçı, elli milyonun, altmış milyonun kaçta kaçı.
Ben demiyorum; Kur'ân-ı Kerîm diyor.
Vemâ halaktü'l-cinne ve'l-inse illâ li-ya'büdûn.
Allah'ı bilmek için yaratıldın; bileceksin, gafil kalmayacaksın, bulamadan bilemeden ölmeyeceksin. İşte insanın bunları bilmesi lazım.
Allah avlanmayı helal kılmış.
Parçalayan, hayvan avlanıp da başkasını yiyen hayvanlar yasak. Kuşlardan da öyle. Mesela kurt eti yenmez, çakal eti yenmez.
Neden?
Azı dişleri var, pençesi var; parçalayıcı, et yiyici hayvanlar; onlar yenmez.
Otlayan hayvanlar yenir; koyun, deve, sığır, keçi yenilir. Bütün bu helal avlar, hacda ihramlı iken avlanmaz. O zaman da yasak. Buyur! Allah cellecelalüh öyle ferman buyurmuş.
Hepsi güzel! Helalleri de güzel, haram ettiği de isabetli, hikmetli. Her lütfu güzel, her şeyi güzel.
Av nasıl avlanır?
Silahını alırsın, gidersin, nişan alırsın, avlarsın. Bir başka usulü de var. Avcı yanına köpeğini alıyor. Zağar orayı koklar; çıngır cıngır çıngır çıngır.
Yanında köpeği de var; ne olacak şimdi?
İşte oku, Peygamber Efendimiz söylüyor:
İzâ erselte kel beke'l-mükellebe ve zekerte ve semmeyte fe-kül mâ emseke aleyke. "Av için terbiye edilmiş olan köpeğini avın üstüne salıverdin mi, avı yakaladı mı, Allah'ı andında 'bismillâhi Allah-u Ekber' diye besmeleyle salıverdin mi, zikrettin mi, Allah'ın zikrini yaptın mı, tamam."
O terbiyeli köpeğini salıverdiğin zaman;
Vezekerte."Ve Allah'ı zikrettiğin zaman."Vesemmeyte."Ve besmeleyi çektiğin zaman. "Fe-külmâ emseke aleyke kelbüke'l-mükellebü. "Bu terbiyeli köpeğinin senin için tutmuş olduğu avı yiyebilirsin. "Ve inkatele. "Tutup getirirken hayvanı öldürmüş de olsa."
Çünkü yakaladığı hayvanı dişleriyle tutuyor. Yine de yenir.
Neden? Bu, eğitimli köpek; kurt gibi, çakal gibi kendi tabiatının icabı olarak hayvana gidip saldırmış değil.
Çakalın, kurdun parçaladığı hayvan yenir mi? Yenmez.
Ve mâ ekele's-sebüü.
O yasak ayet-i kerimede; o yenmez. Cins olarak onlara benziyor ama köpek terbiye edilmişse salıverdiğin zamanda Allah'ı zikredip besmeleyi çekip salıvermişsen getirdiği avı -geldiği zaman ölmüş de olsa- yiyebilirsin. Çünkü sen salıverdin, o getirirken ölmüş bile olsa yiyebilirsin.
İkincisi;
Ve in erselte kel beke'llezîleyse bi-mükellebin ve edrekte zekâtehû fe-kül.
Terbiye edilmemiş olan köpeğin avcılıktan haberi yoksa. Diyelim ki çoban köpeğiydi, av köpeği değildi. Hayvanın avcılıktan haberi yoktu. O gitti. Çalıların arasına kaçtığını gördü, arkasından koştu, yakaladı, gırtlağına sarıldı. Sen de "dur, hoşt" dedin, yanına kadar gittin. Hayvan yerde debeleniyor; çek bıçağını, Bismillâhi Allah-u Ekber de kes; yiyebilirsin.
Köpek av köpeği değil, terbiye edilmiş değil. O kendisi kurt gibi parçalama arzusuyla saldırdı, avladı ama sen yetiştin, kestin. Kesince, kanını akıtınca helal oluyor, murdar olmaktan kurtulmuş oluyor. Efendimiz; "Onu da yiyebilirsin." diyor, bize öğretiyor.
Vekülmâ redde aleyke sehmüke ve inkatele ve semmi'llâh. "Attığın oktan sana gelen avı da ye."
Eğer ok öldürmüş bile olsa besmeleyi çek, ye. Yani atıyorsun, düşüyor; gittiğin zaman ölmüş olabilir. O artık murdar değil. Çünkü senin okunla vurulmuş oldu. Okla vurulmak, kesilmek yerine geçiyor; yenilebilir.
Demek ki İslâm'da avcılık vardır. Deniz avı veya kara avı olabilir. Eti yenmeyen hayvanlar vardır. Bunlar umumiyetle et yiyici, parçalayıcı kuşlar ve yer hayvanlarıdır. Ötekiler yenilebilir. Ot yiyenler yenilebilir; denizdeki balıklar, balık türünden mahlukat yenir. Ötekiler, balık şeklinde olmayan deniz ürünleri bizim mezhebimize göre kerahet-i tahrimiye ile mekruhtur. Ahtapot, balık şeklinde değil; sekiz tane kolu var. Mürekkep balığı, midye, istiridye, ıstakoz, yengeç, karides; bunlar bizim mezhebimize göre, -içimizde belki Şafii filan da vardır- Hanefî mezhebine göre kerahet-i tahrimiye ile mekruhtur. Çünkü tab'an müstekreh olan yaratıklardır. Bizim mezhebimiz o deniz yaratıklarını tahrimen mekruh saymış. Başka mezheplerde; "Deniz ürünlerinin hepsi yenilir." diye hüküm var. Öteki mezheplerde.
Ayet-i kerimede de;
Ühılleleküm saydü'l-bahri ve taâmühû ve metâanleküm veli's-seyyâreti.
Bu ayet-i kerime deniz avının meşru olduğunu gösteren ayet-i kerime.
İkinci hadis-i şerif de aynı konuda. Fakat kelimeler, ifadeler biraz daha farklı. Onu da hızlı okuyalım. Çünkü bu anlattığımız konu ile ilgili.
İzâ erselte kilâbeke'l-muallemete ve zekerte's mallâhi fe-kül mim mâ emsekne aleyke ve inkatelne illâ enye'küle'l-kelbü fe-innî ehâfü enyekûne innemâ emsekehû alâ nefsihî ve inhâletahâ kilâbün mingayrihâ fe lâ te'kül feinneke lâ tedrî eyyühâ katele ve inrameyte's-sayde fe-vecdttehu ba'de yevmin evyevmeyni leyse bihî illâ esere sehmike fe-kül ve invakaafi'l-mâi fe-lâ te'kül.
Bu da Buhari’de, Müslim'de Adiy b. Hatim radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Bunları da öğrenmemiz lazım. Karşımıza çıkıyor.
İzâ erselte kilâbeke'l-müallemete. "Talimli, öğretilmiş, terbiye edilmiş köpeklerini avda salıverdin mi" Vezekerte'sma'llâh. "Bismillâhi Allah-u Ekber diye salarken besmeleyi de çektin mi" Fe-kül mâ emsekne aleyke. "Tuttukları avı ye, yiyebilirsin, helal."
Kül "Hemen pişirmeden ye." mânasına değil. "Helal oluyor." demek, "Eve getirdiğin zaman yenilebilir." demek.
Ve inkatelne."O avı avlarken öldürmüş bile olsalar artık ye."
Çünkü talimli köpekler, besmeleyle salıverdin. O zaman yiyebilirsin, helal olur.
İllâ enye'küle'l-kelbü fe-innî ehâfü en-yekûne innemâ ensekehû alâ nefsihî. "Köpeğin yediğini yeme." diyor.
Köpek bazen avcının avladığını yer. O zaman sahibi onu bir terbiye ediyor; "Bunu yapmasın." diye dövüyor mu ne yapıyorsa artık. Ağzına iğne mi batırıyor, cezalandırıyor. Bazen yer; yemişse o helal değildir. Peygamber Efendimiz; "Onu yeme." diyor çünkü köpek bu avı, terbiye edildiğinden değil kendi tabiatının, o yırtıcılığının eseri olarak avlamış gibi oluyor. O avı yemişse artık sen yeme. Yemeden tutarsa ölmüş bile olsa yiyebilirsin.
Ne kadar ince ince şeyler!.. Bunları öğrenmek lazım ki eksiklik olmasın.
Fe-innî ehâfü enyekûne innemâ emseke hûve alâ nefsihî. "Kendisi için avlamış olmasından tereddüt ederim, korkarım; onun için yememek daha ihtiyatlıdır." diye Efendimiz yememeyi tavsiye buyurmuş.
Ve in hâle tahâkilâbün mingayrihâ."Senin talimli köpeklerinden başka köpekler de ava hücum etmişse ve o avı beraberce tutmuşlarsa "Felâ te'kül."Yeme."
Neden? Hangisinin öldürdüğünü bilmiyorsun da ondan. Bu avı hangisi öldürdü, tuttu bilmiyorsun.
Fe inneke lâ tedrî eyyühâ katele."Hangisi avı avladı ve öldürdü bilmediğinden, belki talimsiz köpek yırtıcı hayvanlık tabiatından dolayı onu avlamıştır, o zaman haram oluyor; onu yeme." Kendi köpeğinin tuttuğu kesin değilse, başka köpekler karışmışsa o zaman yeme.
Ve in rameyte's-sayde fe-veced tehûba'de yevmin evyevmeyni. "Sen oku attın, avı o zaman bulamadın da bir veya iki gün sonra buldun." Leysebihî illâ esere sehmik. "Senin okundan başka bir iz yok, senin okunla ölmüş. "Fe-kül. "O da helaldir, onu da yiyebilirsin." Ve invekaafi'l-mâife-lâ te'kül. "Suyun içine düşmüşse yeme."
Derede buldun kazı. Öyle olduğu zaman yeme. Bir iki gün sonra suyun içinde buldun; onu yeme diye Efendimiz' in öğretmesi bu.
Özetleyecek olursak İslâm'da av; hac mevsimi dışında, Harem-i Şerif dışında helal olan bir şey. Deniz avı, kara avı helal. Yenilmeyen hayvanlar var. Bunları öğrenmemiz lazım, ilmihal kitaplarını okumamız lazım.
Onun için "Zaman ayıracağız." demek istiyorum. Mesela burada bir konu geldi: Av helaldir. Şu hayvanlar yenilir, bunlar yenilmez. Önemli bir şey bu. Ne helal ne haram; bunu öğrenmek önemli. Çünkü insan haram lokma yedimi, 40 sabah namazı kabul olmuyor. Hadi buyur! Bir haram lokma yediğin zaman 40 sabah namazı kabul olmuyor.
Muhterem kardeşlerim! Haramdan kaçınmadan ne dervişlik olur ne Müslümanlık olur.
Ele geleni yersin,
Dile geleni dersin.
Böyle dervişlik mi olur.
Sen derviş olamazsın, diyor Yunus.
O zamandan söylüyor. İlahi olarak dinliyoruz. "Çok güzel söylemiş. Sağ olsun Yunus, var olsun." diyoruz. Ama işin doğrusu da bu. Haram lokma yememeye de dikkat etmek lazım.
Bunları da öğretmek lazım, okutmak lazım.
Hatırlıyorum ben Kennedyler'in babası vardı; öldürülen. Con fester Kennedy miydi, Robert Kennedy miydi neydi; birisi vardı. Sonra bir sürü Kennedyler türedi. Onların hayatlarını okudum:
Babaları otoritermiş. Hepsini akşamleyin sofranın etrafında hazır istermiş. Bütün çocukları. Hani filmlerde filan görülüyor; uzun bir masa oluyor, mumlar yakılı. Baba ortaya uca, anne öteki uca oturur, çocuklar dizilir ve akademik yani bilimsel konuşmalar açılırmış. Herkes fikrini söylermiş. Baba çocuklarını fikir yürütmeye, muhakeme yürütmeye, konuşmaya alıştırıyor. Tabi ciddi bir eğitimin sonunda kimisi reisicumhur kimisi senatör oldu, şu oldu, bu oldu. Bunlar dünya makamları fakat çocuğunu ciddi yetiştirmiş.
Bizim evimizde hiçbir ilim öğrenme saati yok, kitap okuma saati yok.
"Kitap okuma, tutkuların en güzelidir." diyor birisi.
Var mı böyle bir tutkun?
Aşkların, muhabbetlerin, tutkuların en güzeli neymiş? Kitap okumakmış.
"Senin böyle bir tutkun var mı?"
"Yok."
"Ne yaparsın?"
"Nefes alırım, su içerim, yemek yerim, yaşarım."
Bu da gıda, ilim de gıda; hem de en kıymetli gıda ve ilim öğrendiğin zaman en büyük sevabı kazanıyorsun. Böyle yapmıyor; millet kitap okumaktan yana değil. Yayınevi çalıştıran birisinden duydum; "Bizim zamane Müslümanları okumuyor." diyormuş.
Okumuyor!
Ne olacak?
Birisi video kaseti döndürecek. Çünkü millet okumuyor ancak seyrediyor. Veyahut ses bandı, teyp bandı olacak. Arabayla giderken arabanın teybine koyacak, oradan dinleyecek. Ankara'ya gidinceye kadar altı saat. Yarısında da bıkar, artık kapatır. Neyse yolda ne öğrenirse o oluyor. Ona da razıyız ama insan ciddi kitapları okumalı.
Okuma alışkanlığı, okuma tutkusu yoksa bir insanda; o büyük bir insan olamaz. O evden büyük bir insan yetişmez.
Okuma alışkanlığı olacak. Bunu önemli bir şey olarak uygulamaya geçirin.
Bugünün sonuncu hadis-i şerifi:
İze'ste'zene ehadüküm salâsen fe-lemyu'zen lehû fe'l-yerci'.
Bu da pek çok kaynaktan Ebu Musa ve Ebu Said ve daha başka râvîlerden -rıdvanullahi Teâlâ aleyhim ecmaîn- rivayet edilmiş bir hadis-i şerif. Diyor ki Peygamber sallallahu aleyhi vesellem:
"Sizden biriniz üç defa izin istediği halde izin verilmezse dönsün."
Ne demek bu?
İslâm'ın âdâb-ı muaşereti var. Âdâb-ı muaşeret, nezaket kaideleri; bunları öğreneceksiniz. Çarşamba Müftüsü Ahmed Hulusi Efendi Mecmâu'l-âdâb diye bir kitap yazmış Orada her şeyin adabını yazmış. Böyle kitaplara büyük ihtiyaç var. Her şeyi adabına göre uygun yapmayı öğrenmemiz lazım.
Âdâbdan birisi de nedir?
İnsan bir yere gittiği zaman kapıda üç defa izin isteyecek. Birisinin evine ziyarete gitti, bir kapıya gitti; ev, büro veya kapalı bir kapı. Oraya gittiği zaman kapıda üç defa izin isteyecek.
İzin istemek muhtelif şekillerde olur: Seslenmekle olur, "Filanca evde mi acaba? Orada kimse yok mu?" gibi şeyler. Veya vurmakla olur, tak tak tak vurursun. Eskiden kapılarda tokmak vardı, vurulurdu; şimdi zil var. Zil, çalıyorsun; cik cik cik kuş sesi çıkıyor veya zil zırlıyor içeriye bir ikaz.
Üç defa izin isteyecek. "Eğer izin verilmezse, kapı açılmazsa, içeri girme müsaadesi olmazsa o zaman dön, üçten fazla zorlama." deniliyor hadis-i şerifte; İslâm nezaket dini olduğundan tavsiye bu.
Şimdi bu devirde sizin yapageldiğiniz şeylerden; "gayet normal" demeyin. Bu törelerin, âdetlerin hiçbirisinin olmadığı bir topluma, bir cemiyete Resûlullah Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bütün bunları âdab olarak öğretti. Millet selleme-hüsselam, paldır küldür girer çıkardı; evlerin kapısı yoktu, inşaatlar muntazam değildi, hurma dallarındandı. Evin kapısı olan yere belki bir örtü asılıyordu. Her şey böyleydi. Şimdi çifte kapılar, demir kapılar, çifte kilitler, ziller, her şey var. Ama eskiden, böyle değilken Efendimiz diyor ki "Bir insanın yanına pattadak girme!"
İzin istenecek. Kapalı bir kapıdan üç defa izin istenecek; verilirse girilecek, verilmezse veya cevap olmazsa dönülecek.
Bir insan bir kapıya gittiği zaman kapıya direkt de durmayacak. Sağ yanlı veya arkasını dönecek; yüzü oraya bakmayacak. Kapı açıldı.
"Kim o?"
"Ahmet Bey evde mi? Onu görecektim de. Ben filanca."
Çünkü kapıyı açan kadın açık olabilir. Hatta "Bir insan açık kapı ve pencereden baksa içeri girmiş gibi günah olur." diyor Peygamber Efendimiz. İslâmî töre böyle. Başkasının kapısına da penceresine de açık şeye de bakmayacak. Öyle her tarafa bakmak yok. Açık bile olsa bakmayacak. Onun için ilk açıldığı anda görmemek için kapıda da direkt kapıya doğru durmayacak; yanını dönmüş olacak veya arkası dönük başka yere bakıyormuş gibi duracak. Gerçi şimdi kapılarda gözetleme delikleri var. Millet içeriden bakıyor, kim olduğunu anlıyor. Onların olmadığı zamanda üç defa çalınır; ondan sonra açılırsa maksat beyan edilir, davet edilirse içeri girilir. "Müsait değil." denilirse darılmadan dönülür. Çünkü müsait olmayabilir. Ev hâlidir, bin bir türlü şey vardır; müsait de olmayabilir. İnsanın bu olgunluğu da göstermesi lazım. Tabi mümkünse önceden geleceğini bildirmesi, telefon etmesi, saat alması uygun olur. Bunlar güzel kaideler, nezaket kaideleri. İzin alacak.
Kur'ân-ı Kerîm'de de bu hususa dair adap beyan edilmiş. Biz de her işimizi adaba uygun bir tarzda yapmaya gayret edelim.
Allah hepinizden, hepimizden razı olsun ve her işimizi nezaket kaidelerine, adaba uygun tarzda yapmaya cümlemizi muvaffak eylesin. Ömrümüzü arif, edip, zarif, kâmil, salih kullar olarak yaşamayı, geçirmeyi, Rabbimizin huzuruna sevaplar kazanmış, yüzü ak, alnı açık varmayı; cennetiyle cemaliyle müşerref olmayı cümlemize nasip ve müyesser eylesin.
15.04.1990 -
Peygamberimizin Yaşantısı, Sünneti,
02.09.1992 -
Hikmet
