20.05.1990 - Savaşta Bağırmak, Peygamberimizin Hayası

20.05.1990 - Savaşta Bağırmak, Peygamberimizin Hayası
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Kâne yekrahü ref'a's-savti 'inde'l-kitâl.
Ebu Musa el-Eş'ârî radıyallahu anh'ın rivayet ettiği, alimlerin "hasen hadis" diye bildirdikleri rivayete göre Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri savaş sırasında bağırmayı, ses yükseltmeyi sevmezdi. Arapça' da;
Yekrahu; "kerih görürdü, nahoş görürdü, iyi bir şey değildi diye düşünür, beğenmezdi" demek.
Kıtâl; "savaşmak" demek.
Katele; "öldürmek" demek.
Mukâtale: İki tarafın karşılıklı geçip birbirlerini öldürme mücadelesi yapması, birbirlerini öldürmeye girişmesi. Biz buna savaşmak diyoruz. Bizim Türkçemiz' de savmaktan gelmiş:
"O adam öteki adamı başından savdı."
Savaşmak; o onu savmağa, o onu savmaya çalışıyor. Mukâtele; o onu öldürmeye, oda onu öldürmeye çalışıyor. Burada savaşın mânasını biraz daha güzel ifade ediyor: Savuşturmak başka, öldürmek başka!
Kıtâl: Savaşmak, kılıçları ele alıp birbirlerine girişmek, vuruşmak. Kim kimi öldürecek, sağ kalan kalır, ölen ölür; bu mücadele...
Arapçanın çok kelimesi var, hepsinin ince ince mânası var. Cihat kelimesi var, o da cehdetmek kökünden geliyor:
"Hadi çalış biraz daha, biraz daha cehdet, az bir yolumuz kaldı, yoruldun ama köye biraz daha yaklaştık, yokuşa tırmanıyoruz…"
Cehdetmek; Gayret sarf etmek.
Cihat: Karşılıklı gayret sarf etmek demek.
Bir Müslümanın, Müslümanlığı yaşamak, yaşatmak için cehdetmesi. İslâm düşmanlığının, İslâm'ı yok etmek için cehdi, gayreti var; bu ikisinin karşılıklı gelmesine cihat diyoruz.
Onun için cihat sözü, kıtâl sözünden çok daha geniş bir sözdür.
Herkes cihadı "savaşmak" sanıyor. Hâlbuki cihat; İslâm'ın hâkim olması, yaşanması ahkâmının icra edilmesi için yapılan her çeşit şey demektir.
Nefsiyle uğraşmak da cihattır.
Neden? Çünkü nefsi de insanı engelliyor.
"Yat aşağı, sabah namazına kalkma; boş ver, şu orucu tutma; boş ver, paran sıcacık cebinde kalsın, verme şu hayrı sadakayı…"
Nefsi karşısına çıkıyor, nefis sana İslâm'ın emrini yaptırtmamaya çalışıyor, cehd sarf ediyor. Sen de bastıracaksın; "Sus, seni dinlemem ben, sen benim içimdeki düşmanımsın! Ben sana rağmen, sen istemesen de bu ibadeti yapacağım, bu hayrı yapacağım…"
Sen de bir terliyorsun.
İnsanın içinden gelen arzuları yenmesi kolay değil! Çok insan arzularının, nefsinin esiridir. Birçok kimse nefsini yenemez. Hele nefis diye bir şey olduğundan haberdar bile değil, şu bizim dışımızdaki insanların bir şeyden haberi yok, hâlbuki insanın içinde nefsi var. Peygamber Efendimiz;
Adâ 'aduvvuke nefsuke'llêtî beyne cenbeyke. "Senin en büyük düşmanın şu içindeki nefsindir!" diyor.
Neden?
Başkası seni kandırmaya çalışsa düşmanın olduğunu bilirsin. Ama içinden bir duygu geliyor:
"Neden böyle yapıyorsun?"
"Keyfim böyle istedi, canım böyle istedi."
Şeytan öyle istettiriyor, nefsin sana bunu yaptırtıyor. Onu anlamak lazım.
Demek ki cihat nefisle olur, cihat şeytanla, cihat daha başka şekillerle olur. İlla silah alıp çarpışmakla olmaz; mektep medrese açmakla olur, dergi çıkartmakla olur, talebe yetiştirmekle olur, İslâm'ı sağa sola söylemekle olur… Çok geniş bir kelime!
Vellezîne câhedû fî nâ leyehdiyennehüm sübülenâ.
Bizim uğrumuzda cehde sarf eden, gayret sarf eden, her türlü güçlükleri yenmek için uğraşa uğraşa İslâm'ı tutup kaldırmaya çalışanlar. Merhum Mehmet Akif'in;
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırım
"Çiğnenirim ama durmam, yine de ne yapıp yapıp hakkı kaldırırım!" dediği gibi.
Kıtâl; savaşmaktır, düşmanla karşı karşıya gelip silahlar elde, o onu o onu öldürmeye çalışması demek. Tabii bu da çok zor. Bu da cihadın en uç noktası, bir çeşidi oluyor.
İnsan savaşmadan önce tebliğ eder, ikaz eder, talim eder, terbiye etmeye çalışır, anlatmaya, sevdirmeye çalışır. Karşısındaki inatçı; inat eder, etmez, hainlik yapar, çelme takar, söz verir, sözünden döner, arkadan hançerlemeye çalışır, saldırır. O zaman bıçak kemiğe dayandı, o zaman silahlar konuşur, silahların konuşmasından önce yapılacak çok işler vardır. En önemlisi irşattır.
Müslümanların yapacağı faaliyetlerin en önemlisi irşattır. Ola ki en azılı insan bile tatlı tatlı anlatırsan Hakkı anlayıp İslâm'a girebilir, mümkün. Tatlı tatlı anlatırsan muhalif insan ikna olabilir.
Önce ikna etmek, sulh yoluyla halletmek varken kafasını kesmeye ne lüzum var! Kur'ân-ı Kerîm;
Ve's-sulhu hayrun, buyuruyor. Sulh daha hayırlı, sulh ile uzlaşma ile halletmek varken illa savaşmaya, kavgaya götürmek gerekmiyor. [Savaş] son çare olmuş oluyor, işte böyle mânalar ince ince. Kelimelerin her birisinin geniş izahları var.
Silahlar konuştuğu, kılıçlar, kalkanlar, mızraklar çarpıştığı sırada insanlar heyecanlanıyor, bağırıyor çağırıyorlar. Bağırmayı çağırmayı sevmezdi. Bir de o zamanın usullerine göre savaşlarda adam çıkardı, nara atardı: "Var mı bana yan bakan?.. Asarım, keserim, ben şu kadar adamı yere çalmışım, şöyle pehlivanım…" diye övünmek vardı, bu övünmek de güzel değil!
Bir keresinde sahabeden bir zât Resûlullah Efendimiz' den müsaade istedi, savaş meydanına doğru hindi gibi kabararak, edalı çalımlı bir yürüdü. Peygamber Efendimiz dedi ki:
"Bu öyle bir yürüyüştür ki Allah, savaştan başka bir zamanda böyle yürüyen insanı sevmez! Ama burada düşmana karşı savaş [var], affeder de başka zaman kibirdir, kendini beğenmeyi ifade ediyor!"
Orada öyle söyledi. Demek ki Peygamber Efendimiz savaşta övünmek, kendini beğenmek, kibirlenmek gibi sebeplerle olduğundan yüksek sesle bağrışmayı, sevmiyormuş, hoş görmüyormuş, nahoş görüyormuş.
Bir de râvi diyor ki;
Es-Sâkitu ehyebu ve's-samtu er'abu. "Susan insan daha heybetlidir."
Adam sakin sakin duruyorsa; "Acaba niye sakin duruyor?.." diye bayağı bir tedirgin eder. Sonra konuşmadığı, ses çıkartmadığı zaman karşı tarafa daha büyük korku verir daha büyük tesiri olur diye Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem sevmezmiş. Hz. Ali Efendimiz de yaptığı savaşlarda ses çıkartmamalarını tavsiye edermiş, belki bunun başka faydaları da vardır. Sessiz sedasız işini bitirirsin, savaşı kazanırsın; daha başkaları farkına varmadan işler olur biter.
Bizim Osmanlı ordusunu anlatan bazı rivayetleri hatırlattı. Avrupalı yazarlar, seyyahlar Kanuni zamanında gelmiş. Osmanlı ordusunu methediyor. Bizim diyarlarımızı, bizim ordularımızı görmüş olan bir tanesi var:
"Bu orduyu kim yenebilir? Bir ovada toplandığı zaman mızrakları orman gibi, kendileri deryanın dalgaları gibi, bu ordunun karşısında kim durabiliyor?!.." diyor, ödü patlıyor. "Sonra bu ordu öyle disiplinlidir ki yüzbinlerce kişi bir yerden bir yere geçer, ses çıkmaz. Bizimkiler gürültü patırtı, şamata yaparlar. Bu ordu sessizce, bulut gibi gider düşmanın üstüne kartal gibi yığılır!" diye methedilmiş.
Demek ki Efendimiz bağırmayı, övünmeyi sevmiyormuş; Allah yolunda, Allah rızası için heybetli bir tarzda savaşmayı tercih ediyormuş, bu rivayetten onu anlamış oluyoruz.
İkinci hadis-i şerife geçiyoruz.
Kâne yekrehu en yürâ el-hâtemü.
Peygamber Efendimiz' in hizmetinde bulunan İbn Amr Hâdimü'n-Nebiyy radıyallahu anh rivayet etmiş:
Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem'in iki omzu arasında keklik yumurtası büyüklüğünde bir ben vardı, bu ben hâtemü'n-nübüvvet, "peygamberlik mührü" diye adlandırılıyor. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu mühr-ü nübüvvetin görülmesinden hoşlanmazdı.
"Neden hoşlanmazdı?" denilirse rivayette deniliyor ki;
Hüve eşeddü hayâen mine'l-azrâi fî "Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, çadırında duran evlenmemiş bir kızcağızdan daha hayâlıydı, o kadar hayâ sahibiydi."
Sırtının açılması filan lazım ki görülsün. Onun için hayâsından dolayı görünmesini sevmezdi ama bazı kereler kendisi açmış.
Biliyoruz ki Selmânü'l-Fârisî'nin radıyallahu anh uzun bir macerası var: Bir Mecusi ağasının oğluyken ateşe tapmamış. Çok maceraları var, diyar diyar gezmiş. Büyük din alimlerinin yanlarında dolaşmış, birisi vefat edince ötekisinin yanına, ötekisi vefat edince berikisinin yanına [gitmiş].
"Siz vefat ediyorsunuz, bundan sonra dünyaya meyletmeyen ahirete rağbet eden rahip kim var, kimin yanına gidiyim?" diye sordukça; "Filanca zât var, oraya git..." diye muhtelif yerlere gitmiş.
Hatta Bursa Ovası'nın karşısında, Çağlayan Köyü'nün karşısında çatal bir tepe var; o tepede de mağarası varmış. Orada bir alimin, rahibin yanında bulunmuş. Orada da işi bittikten sonra Suriye taraflarına gitmiş. Orada en son hizmet ettiği kişi vefat ederken; "Artık ahir zaman peygamberinin çıkması yakındır, o da Hicaz tarafından çıkacak, o taraflara doğru gidersen onun hizmetine girmen nasip olursa ne mutlu olur sana!" diye teşvik etmişler de Selmânü'l-Fârisî bu kadar diyar diyar gezdikten sonra, o kadar alimlere, âbidlere hizmet ettikten sonra Medine'ye gelmiş, macera, Allah'ın takdiri onu oraya sürüklemiş.
Medine'ye geldikten sonra Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem zuhur eylemiş. Eski kitaplarda Şöyle olacak, böyle olacak…" diye Peygamber Efendimiz' in alametleri yazılmıştır. Hristiyanların kitaplarında yazılı, Yahudilerin kitaplarında yazılı, daha başka eski peygamberlerinin getirmiş olduğu dinler, bozulmuş olsa bile onların kitaplarında yazılı. Saff suresinde ve Fetih suresinde ayet-i kerimelerde bildiriliyor ki Allah-u Teâlâ hazretleri Peygamber Efendimiz' in vasıflarını eski kitaplarda o ümmetlere de bildirmiş. Kur'ân-ı Kerîm'in ayetleriyle bu sabit. Allah bildiriyor ki Peygamber Efendimiz' in vasıfları eski Tevrat’ta da var, İncil'de de var.
Ben İngilizce kitap okumuştum, okuduğum İngilizce kitapta Pakistanlı alim incelemiş: Eski İran dinlerinin din kitaplarında da bizim Peygamberimiz' in geleceğine dair, bizim peygamberimizi anlatan kısımlar var. Fotoğraflarını çekmişler, tercümelerini koymuşlar. Pehlevice. Hindistan çok karışık diyar, oralarda da demek ki peygamberler gelmiş geçmiş, çok eski kitaplarında; "Bir ahir zaman peygamberi gelecek, vasıfları şöyle olacak böyle olacak…" diye bildiren kısımlar var, onun da fotoğrafını almış. Altına tercümesini koymuş.
Allah-u Teâlâ hazretleri her peygamberin ümmetine ahir zaman Peygamberi gelirse size tabii olan insanların torunları, çocukları, onun zamanına yetişirse;
Le tu'minünne bihî ve le tensurunnehû. "Ona inanacaksınız ona yardımcı olacaksınız." diye her ümmete tavsiye etmiş, emretmiş.
Peygamber Efendimiz gelmezden önce Yahudiler, Araplara tehditte bulunurlarmış. Bizim kitaplarımızda yazıyor ki; "Ahir zaman Peygamberi gelecek, bu diyarlarda küfrü silecek, mahvedecek, müşrikleri kahredecek. Hele o gelsin, siz görürsünüz!.." derlermiş. Böyle bir kimsenin gelmesini beklerlermiş, Hz. İbrahim'in soyundan gelecek diye bildiklerinden kendi aralarından çıkacak sanırlarmış. Hâlbuki Araplar da Hz. İbrahim soyundan; orasını tahmin edememişler, Arapların içinden çıkacağını tahmin etmiyorlar da Yahudilerin içinden çıkacağını tahmin ederek "Hele o gelsin de siz görürsünüz!" diye bekliyorlarmış. Hristiyanlarda da bu böyle.
Dinlerin tarihini incelemekte çok fayda var, Müslümanın her şeyi bilmesi lazım muhterem kardeşlerim!
Çok büyük bir papaz vardı, çok iyi yetişmiş, Abdulmesih Davud isminde. Bu zât papazken yüksek tahsil yapmışken, teoloji, ilâhiyat doktorası yapmışken Müslüman olmuş.
Ne ismini almış? Abdulehad; "tek olan, ehad olan" ismini almış.
Niye Abdullah dememiş, niye Abdüllatif dememiş, niye Abdulgafûr dememiş de Abdülehad ismini seçmiş?
Hristiyanlar üç diyorlar da ondan! Onlara karşı olsun diye Abdulehad Davut ismini almış. O tabii Süryanice biliyor, İbranice biliyor, Yunanca biliyor, Latince biliyor, Roma'da tahsil yapmış, İngiltere'de doktora yapmış, Arapça, Farsça biliyor, derya gibi bir adam. İncil ve Kur'an üzerine kitap yazmış. Eski harflerle basılmış, onları yeni harflerle tekrar basmak lazım.
"İncil; 'müjde' demektir." diyor.
Niye müjde denmiş?
"Hz. İsa'nın asıl işi, vazifesi Peygamber Efendimiz' i müjdelemekti, onun için Kitabın adı da İncil, 'Evangelus, Müjde' diyor. 'Bir Peygamber gelecek!' diye onun müjdesiydi, onun gezdiği yerlerde söylediği şeyler çoğunlukla; Ahir zaman Peygamberi gelecek insanların, en şereflisidir, ona tabii olun diye vaaz etmekten ibaretti!" diye papaz söylüyor. Sonradan gerçekleri görmüş, Müslüman olmuş. Kur'ân-ı Kerîm'den misal:
Ve iz kâle 'îsâ'bnu meryeme yâ benî isrâ'île innî rasûlullâhi ileyküm musaddikan limâ beyne yedeyye mine't-tevrâtihî ve mübeşşiran bi-rasûlin ye'tî min ba'di'smuhû 'ahmed. "Ey Benî İsrail! Ben Tevrat'ı tasdik edici bir peygamberim. Tevrat da hak bir kitaptır ama Allah şimdi size beni gönderdi. Musa Peygamber de haktır, Tevrat da haktır ama Allah beni Peygamber gönderdi. Benden sonra bir Peygamber gelecek, benim vazifem size onu müjdelemek. İlerde gelecek bir peygamberi müjdelemek, benim vazifem. Peygamberin adı da Ahmed olacak!" diye adıyla söylemiş. Fetih suresinin son ayetinde;
Bismillâhirrahmânirrahîm
Muhammedün Resûlullah vellezîne me'ahû eşiddâ'u 'alâ'l-kuffâri ruhamâ'u beynehüm terâhüm rukke'an sücceden yebteğûne fadlen mine'llâhi ve ridvânen sîmâhüm fî vücûhihim min eseri's-sücûd zâlike meselehüm fî't-tevrâh…
Anlatılan Ümmet-i Muhammed, Tevrat'ta anlatılışları böyle.
Ve meselehum fî'l-incîli ke zer'in ahrace şat'ahû. "İncil'de de şöyle anlatılıyor." diye Tevrat'ta İncil'de bizim Peygamberimiz ve bizim ümmetimizin anlatıldığını ayet-i kerime bildiriyor.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
"Boyu böyle olacak, şekli böyle olacak, iki omuzu arasında bir ben olacak. Huyları şöyle olacak; sadaka kabul etmez, hediye kabul eder…" diye evsafı yazıldığı için Selmânü'l-Fârisî Peygamber Efendimiz' i ilk görmeye gittiği zaman bir tabak hurma götürmüş. Sadakadır, diye takdim etmiş. Peygamber Efendimiz de yanındaki fukaraya "Buyurun, yiyin." Kendisi yememiş. Eski kitaplarda yazıldığı gibi bu zât sadaka denince yememiş. Sonra hediye denilince kendisi yemiş, etrafındakilere ikram etmiş, hediye deyince yiyor.
Bir de biraz omuzu açılsa acaba görebilir miyim diye Peygamber Efendimiz' in arkasını dolanırmış. Tabii elbise biçmek terzinin işi, dikiş işi, iplik işi; o zaman o kolaylıklar yok. Üstte bir örtü, alta bir örtü, hacca gittiği zaman insanların olduğu gibi. Peygamber Efendimiz örtüsünü üstünden, omuzundan kaydırıvermiş; onun o maksadını, nübüvvet nuruyla, gözüyle biliyor. Omuzunu kaydırıvermiş, arkasından mühr-ü nübüvvet meydana çıkıvermiş. Selmânü'l-Fârisî öyle Müslüman oluyor, tam aradığı zatı buldu diye öyle Müslüman olmuş.
Peygamber Efendimiz arkasında mührü olan bir mübarek zattır. Pek görünmesini, açılmasını sevmezmiş.
Herkes görmek ister:
"Yâ Resûlallah, ben de göreyim."
"Müsaade buyur ya Resûlullah ben de öpeyim…" Ama hoşlanmıyor, sevmiyormuş.
Üçüncü rivayet:
Kâne yekrehu en yeta'a ehadün 'akibehû ve lâkin yemînün ve şimâlün.
Amr b. Âs radıyallahu anh'ten "hasen" olarak rivayet edilmiştir.
"Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz insanların, hemen topuğunun peşi sıra arkasından gelmesini sevmez. İnsanlar arkasından takılmış geliyor. Sevmez. Sağında solunda olmasını severdi."
Kendisi bir topluluğun en önünde gidecek, arkasından tin tin ötekiler gelecek; böyle sevmezdi. Ortada bulunmayı severdi hatta kendisinin önünde bazı insanların olmasını severdi. En önde gitmeyi tevazuu itibarıyla Ahlâk-ı Muhammediye'si dolayısıyla sevmezdi, tevazuundan dolayı bu hâl hoşuna gitmezdi. Tabii çeşit çeşit hikmetler de vardır; şeriatın adabı böyle, bizim bildiğimiz bilmediğimiz faydaları da vardır.
Başımızın tacı Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz tek başına önde gitse önce kapıyı o mu açsın, geriden gelenlere o mu hazırlasın; elbette önünden bazı kimselerin gitmesi lazım. Sonra bir şey karşısına çıksa ilk önce o mu göğüslesin, elbette başkalarının göğüslemesi lazım! Onun ilk planda, en önde olmaması uygundur. Bu gibi şartlara riayet etmek her bakımdan bize bir adaptır. Ona göre hem tevazua hem tedbire hem ihtiyata hem korunmaya her bakımdan uygun olan bir tavır.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
19.04.1992 -
Musafaha Etmek, İki
09.05.1993 -
Alimlerin Mertebeleri, İlmiyle
