19.04.1992 - Musafaha Etmek, İki İnsan Karşılaştığında Yapılması Gerekenler

19.04.1992 - Musafaha Etmek, İki İnsan Karşılaştığında Yapılması Gerekenler
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ.
Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İze'l-teka'l-müslimâni fe-tesâfahâ ve hamidallâhe ve'stağferâ ğafarâllahü lehümâ.
Ebu Dâvud, İbn Abdilberr, Beyhakî ve diğer İbn Ebi'd-Dünyâ gibi kaynaklardan el-Berâ b. Âzib radıyallahu anh'ten rivayet etmişler.
İze'l-teka'l-müslimâni fe-tesâfahâ. İki Müslüman karşılaşınca, birbirlerine karşı karşıya gelip kavuşunca, musafaha ettikleri zaman,
"Rastlaşınca…" diyelim. Kavuşmak; uzaktan gelmek, mânasını hatırlatıyor.
Musafaha: Elleri başparmaklar yukarıya gelecek şekilde tutmak.
Gayrimüslimler, birbirlerinin elini, parmaklarını aşağı doğru tutuyorlar, tokalaşıyorlar.
Müslümanlar birbirlerinin başparmaklarını -parmaklar havaya doğru oluyor- tutuyor.
İstikamet olarak elin duruşu da zaten bu şekilde değil midir?
Müslümanın musafahası, başkalarının tokalaşmasından farklı. Bizim musafahamız böyle! Bu sünnet, Peygamberimiz' in hadis-i şeriflerinde bize tavsiye ettiği bir şey.
Müslüman Müslümanla karşılaştığı zaman selam verir. Önce bir dille selamlaşır, güzel temenni söylenmiş oluyor: Allah'ın selamı senin üzerine olsun.
Bu da öyle bir söz ki…
Müslüman, Müslümanla karşılaşınca selamlaşır. Bir de musafahası var. Daha ileri bir samimiyet: Birbirlerinin ellerini tutarlar bir musafaha ederler. Bu da günahların dökülmesine sebep olur.
Peygamberimiz; "Bir insan, bir insana es-Selâmu aleyküm dese aşrun, 10 hasene kazanır. Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullah dese işrûne 20 hasene alır. Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullâhi ve berekâtühû dese 30 hasene alır." diye bildirmiş. Bu işin sevabı var.
Abdullah b. Ömer radıyalllahu anhümâ bir arkadaşına;
"Kalk pazara gidelim!" demiş.
Abdullah b. Ömer "Kalk pazara gidelim!" deyince karşı taraf da şaşırmış, demiş ki:
"Ey Ömer'in oğlu! Ben senin huyunu hâlini bilirim. Sen çarşıyı-pazarı sevmezsin. Orada yanlış tartılır, yanlış yere yemin edilir, hileli işler yapılır, hileli mallar satılabilir, birtakım günahlı şeyler olabilir. Şeytanın çok dolaştığı bir yer olduğu için sen aslında çarşıyı-pazarı sevmezsin. Ama niye 'Gidelim...' istiyorsun?"
O da masum masum;
"Orada kalabalık çoktur, selam veririz, sevap kazanırız." demiş.
Çarşıya niçin gidiyor?
Ara sokaklarda kalabalık yok, çarşıda kalabalık var: Selam verip sevap kazanmak için gidiyor. Es Selâmu aleyküm ve rahmettullah, es Selâmu aleyküm ve rahmetullah… diyecek sevap kazanacak.
Büyüklerimiz selamı basit mânaya almamış. Bir sevap kazanma vesilesi olduğunu, ibadet olduğunu bilmişler; bu işe önem vermişler.
Çarşıda daha çok insan var, daha çok selam veririz, diye oraya gidiyor. Alışveriş yapacak değil ama sevap kazanmak için gidiyor.
Hadis-i şerifin devamına gelelim:
"İki Müslüman karşılaştıkları, rastlaştıkları zaman musafaha ederlerse ve hamidallâhe ve'stağferahû Allah'a hamd ederlerse ve Allah'tan mağfiret isterlerse…
Demek ki musafaha edecekler, elhamdülillah diyecekler, estağfirullah el-azîm filan diyecekler.
Neden?
O vakit Allah'ın sevdiği bir vakit de ondan! İki Müslüman karşılaşmış; dargın değil, kırgın, kızgın, üzgün, küs değil. Allah seviyor demek ki karşılaşmışlar. Fırsat bu fırsattır, hemen hamd edeceksin. Allah'tan afv-u mağfiret isteyeceksin.
Elhamdülillah, estağfirullah…
Hâl hatır sorunca zaten elhamdülillah deniliyor ama estağfirullah denmesini ise herhalde bu şimdi hadis-i şeriften öğrendiniz. Bunu da unutmayın.
Karşılaşacak, musafaha yapacak, hamd edecek, estağfirullah diyecek, Allah'tan mağfiret isteyecek.
Ne olur?
Ğafarallâhu lehumâ. "Allah onu da onu da bağışlar, ikisini de mağfiret eder."
Biz ne istiyoruz? Allah'ın bizi sevmesini istiyoruz. Allah'ın lütfuna ermek istiyoruz.
Çok kusurluyuz, günahkârız, pür-hatayız, pür-günahız, günahımız çok, affımızı istiyoruz, affedilmemizi istiyoruz.
Kolay işte. Anlaşılan biz de herhalde -Çarşamba pazarı mı, Perşembe pazarı mı olur- bir yerlere gideceğiz. Es-Selâmu aleyküm, arkadaşlarla musafaha yapıp elhemdülillah estağfirullah deyip affımıza çalışacağız.
Hatırınızda olsun. Manevi mükâfatlardan gafil kalmayalım, istifade etmeye gayret edelim.
İze'lteka'l-müslimâni bi-seyfihimâ fe-katele ehadühümâ sâhibehû fe'l-kâtilü ve'l-maktûlü fi'n-nâr. Kîle: Yâ Resûlallah! Hâza'l-kâtilü fe-mâ bâlü'l-maktûl. Kâle: İnnehû kâne harîsan alâ katli sâhibihî.
Buhari’de, Müslim'de geçen Ebu Bekre ve Ebu Musa radıyallahu anhüm ecmaîn'den rivayet edilmiş.
Peygamberimiz ne buyurmuş?
İze'lteka'l-müslimâni bi-seyfihimâ. "İki Müslüman kılıcıyla karşı karşıya gelirse…"
Her ikisinin elinde de kılıç, birbirlerinin karşısında kılıçları çekmiş, gelmişler.
Ben bir kere Süleymaniye kütüphanesinden akşam 5'te yorgun argın çıktım, elimde ağır çantam. Şehzadebaşı'na doğru geliyorum. Orada bir kalabalık var. Bir de dikkat ettim ki adamın birisinin başı sarılı, kanamış. İri bir adam, elinde de koca bir karpuz bıçağı, kocaman kasap bıçağı, karşısında da bir başkası!.. Bir de baktım o koca kasap bıçağıyla o adamın üstüne yürüyor...
Biz çok yufka yürekli yaratılmışız. O manzarayı gördüm, benim dizlerimin bağı çözüldü. Neredeyse derman kalmadı yığılacağım. Ortada bir şey yok; iki horoz karşı karşıya, daha kan filan bir şey yok ama ben onun elinde bıçağı görünce "Eyvah! Bu taraftakini kesecek…" filan diye bir de baktım ki dermanım kesilmiş, dermanım kalmamış. Kolay bir şey değil ki!.. İki insan karşı karşıya geliyor, kılıçla birbirini kesecek; ne kadar korkunç bir şey!..
"İki Müslüman kılıçlarıyla karşı karşıya çarpıştılar. Birisi arkadaşını öldürdü."
Neden "arkadaş" diyor?
Müslüman olduğu için "arkadaş" diyor. Müslümanlar birbirlerinin arkadaşıdır, kardeşidir. Muhabbet olması lazım, sohbetdaşı olması lazım ama maalesef ikisi de kılıçları çekti. Birisi ötekisini öldürdü.
Fe'l-kâtilü ve'l-maktûlü fi'n-nâr.
Şimdi belanın büyüklüğünü, belanın ne kadar büyük olduğunu bir düşünün.
"Öldüren de cehennemdedir, öldürülen de cehennemdedir!"
Öldürülen öldürüldü, kanları yerlere aktı, hayatından oldu ama Peygamberimiz; "O da cehennemde!" diyor.
Tabi siz şaşırdınız, herkes şaşırır, normal!
Kîle: Yâ Resûlallah! Hâza'l-kâtil. "Dendi ki; Ey Resûlallah, anladık, bu öldürdü; katil. Bu, cehenneme girecek, normal." Fe-mâ bâlü'l-maktûl. "Peki bu öldürülen niye cehenneme giriyor, bunun suçu ne?"
Efendimiz' in cevabına bakın:
İslâm'da önemli olan nedir?
Kalptir, amellerin değeri kalpteki niyete göredir, ameller kalpteki niyete göre değer kazanır. Birisi öldürdü, ötekisi öldü ama Efendimiz buyuruyor ki;
İnnehû kâne harîsan alâ katli sâhibihî. "O da kardeşini öldürmeye hırslı idi, onun da arzusu oydu."
Fırsatı bulsaydı bu onu öldürecekti ama ötekisi biraz baskın çıktı, daha silahşor çıktı, darbeyi vurdu, bunu öldürdü. Ama bu usta olsaydı, bu onu öldürecekti, niyeti öldürmekti. Öldürüldü ama niyeti yine öldürmekti çünkü silahını çekti, karşısına geçti. İşte ondan dolayı o da cehenneme gidiyor. Hem ölüyor hem de cehenneme gidiyor; yazık oldu. Öldürene de ölene de yazık oldu, ikisi de cehenneme gidecekler!
Neden?
Müslümanın Müslümana kanı, malı, ırzı, canı her şeyi haramdır; onlara tecavüz edemez. Müslüman Müslümanın kanını dökemez; haram, yasak. Malını telef edemez, şerefine haysiyetine dokunamaz, aleyhinde gıybet yapamaz, dedikodu yapamaz, laf götüremez, kusurunu söyleyemez…
Gıybet ne demek?
Mevcut kusurunu söylemek!
Söylemeyecek, dilini tutacak. Allah ağza yukarıda aşağıda iki tane kapak vermiş, kapanıyor; isterseniz konuşmaz. Allah göze de kapak vermiş, ne güzel! Bazı şeyleri görmemek, harama bakmamak için kapatacaksın, o zaman gözlerin haramı görmeyecek. Ağzına da kapak vermiş, söylenmeyecek lafı dışarı çıkartmayacaksın. Kapatacaksın, konuşmayacaksın!
Suriye Irak'la küs, Suudi Arabistan Yemen'le harp etme derecesine gelmiş, Tunus Cezayir'le, Libya falancayla, İran Pakistan'la şöyle...
Bundan kim faydalanıyor?
Ölenin de öldürenin de kârı yok, ikisi bir kere silahla karşı karşıya geldiler o da ölüyor o da!
Ne yapacak?
"Arkadaş bak ben silahı attım, ben seni öldürmek niyetinde değilim. Vuracaksan sen vur. Ben seni öldüremem, sen benim kardeşimsin!.." diyecek.
Hintliler İngilizleri nasıl yenmişler?
Hindistan İngilizlerin dominyonuydu, sömürgesiydi. İngiliz valiler geliyorlardı, idare ediyorlardı. Gandi Hintlileri harekete geçirdi; İngilizleri yendi.
Ne yapmışlar?
Hintlilerin silahları yok, İngiliz askerleri silahlı!
Onların üstüne kalabalık gidiyormuş, "Beni de öldür, beni de öldür…" diyormuş.
İngiliz askeri silahını atıyormuş, elini yüzüne kapatarak hüngür hüngür ağlayıp feryat edip kaçıyormuş.
Olmuyor işte! Demek ki o onun aleyhinde olunca kavga olur. Sen ona kızarsan, laf söylersen; o sana kızar, laf söylerse kavga olur.
Bir kütüphane müdürü vardı. Çok bilgiç bir kimseydi, Allah rahmet eylesin. …
Ben kütüphaneye çalışmaya giderdim, sabahtan akşama kadar konuşurdu. Çalışamazdım ama güzel şeyler de söylerdi.
"Sussa da ders çalışsam, işimi görsem…" derdim.
Evlendiği zaman hanımına; "Bak Hanım, ben sinirlendiğim zaman %100 haksız bile olsam bana gık deme! Sinirim geçtikten sonra, bir-iki gün sonra, "Sen şu bakımdan haksızsın…" de. Ama o zaman öyle bir şey söyleme. Ben de sen %100 haksız da olsan sinirlendiğin zaman bir şey demeyeyim; sinir, kavga gürültü geçtikten, o dalga şeytanın körüklemesi geçtikten sonra, sakin sakin konuşalım." demiş.
Hakikaten insan sonunda pişman oluyor: "Kardeşim pişman oldum, ağzımdan bu söz çıkıverdi, hataymış, yanlışmış…" diyor ama iş işten geçiyor.
Onun için Alman ordusunda bir kaide varmış. Bir asker, öteki askeri komutanına 24 saat geçmeden -belki daha uzun bir zaman geçmeden- şikâyet edemezmiş, yasakmış.
Neden 24 saat geçecek?
Biraz kendilerine hâkim olsunlar, biraz kendilerini muhasebe etsinler. "O bana geldi vurdu ama ben de ona şöyle yaptım…" diye bir düşünsünler. Sonunda davasından %90 vazgeçecek! İnsan ilk başta kızıyor, gibi küplere biniyor ama ondan sonra aklı başına geliyor. Kendisinin hatasını kendisi anlayabiliyor.
Anlaşmak güzel! O kütüphane müdürünün karısına dediği gibi, birisi fazla sinirlendiği zaman üstüne varmayıverin; mütebessim olarak "Tamam." deyin.
Hatta oruçlunun terbiyesi nedir? Peygamberimiz ne buyuruyor?
Birisi geldiği, onunla mücadele ettiği, küfür ağır söz vs. söyleyeceği zaman, o da küfredebilir, o da sözünün karşılığını, ağzının payını verebilir ama vermeyecek; "Ben oruçluyum." diyecek.
Demek ki kavga nasıl sönüyormuş?
Bir taraf geri adım atarsa sönüyor. İki taraf da ileri adım atarsa, o zaman burun buruna geliyorlar. İki boynuzlu keçi gibi kavga, toslaşma başlıyor. En sonunda ikisi de suya düşüp boğuldular, cezalarını buldular şeklinde oluyor.
Allah bizi İslâm ahlâkına döndürsün, tasavvufî adaba sahip eylesin.
Şunu aklımıza çok iyi yerleştirelim ki hiçbirimiz bildiklerimizi tam uygulamıyoruz! Biliyoruz ama bildiğimizi hayatımıza uygulamıyoruz. Başkasına anlatmaya, nasihate gelince konuşuruz, nasihat kolay ama tutmak zor! Ne evde ne çarşıda ne de dükkânda uygulamıyoruz.
Bir alışverişe girdim:
Müşteri pür-hiddet, pür-şiddet konuştu. Ben de dikkatle seyrediyorum, tezgâhtar gayet sakin:
"Hanımefendi, mesele öyle değil, böyledir." dedi. Ama o kadar sakin bir tonla konuştu ki… Ötekisi küplere binmiş, neredeyse camlar, tabaklar devrilecek dükkânın içi allak bullak olacak; o gayet sakin dinledi.
"Öyle değildir hanımefendi şöyledir, isterseniz şöyle de yapabiliriz…"
Kavgayı söndürdü bitti. Ondan sonra o arkadaşı tebrik ettim. "Aferin sana, aşk olsun; şu sakinliğin ve cevap verişteki vakarın, sükûnetin çok hoşuma gitti…" filan dedim.
İze'lteka'l-müslimâni fe-selleme ehadühümâ alâ sâhibihî kâne ehabbehümâ ilallâhi ahsenehümâ bişren bi-sâhibihî. Fe-izâ tesâfahâ enzelellahû aleyhimâ miete rahmetin. Li'lbâdî tis'ûne ve li'l-müsâfahî aşeratün.
Hz. Ömer radıyallahu anh'ten rivayet edilmiş olan bir hadis-i şerif. Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem buyuruyor ki;
İze'lteka'l-müslimâni fe-selleme ehadühümâ alâ sâhibihî kâne ehabbehümâ ilallâhi ahsenehümâ bişren bi-sâhibihî. "İki Müslüman birbirine rastlaşıp karşılaşıp birisi öteki arkadaşına selamı verince, Allah'a en sevgili olanı arkadaşına en güleç yüzle bakanıdır veya Allah'a daha sevgili olanı arkadaşına daha güleç yüzle bakanıdır."
İkisi de karşılaştılar: Bir tanesi buzdolabı gibi soğuk, kaşlar çatık. Ötekisi mütebessim, yüzünde güller açıyor; birisi zemheri kış, ötekisi çiçekler açmış, ilkbahar.
Allah hangisini seviyor? Güleç yüzlüyü seviyor.
"Hayır, ötekisi de soğuk değil, buzdolabı gibi değil; o da mütebessim, bu da mütebessim…"
Hangisinin tebessümü daha tatlıysa Allah onu daha çok seviyor. Onun için lütfen aynanın karşısına geçin, nasıl tebessüm edince yüzünüz daha güzel oluyor ölçün, onu öğrenin. Daha çok sevap kazanmak için bundan sonra arkadaşınıza o gülücüğünüzle gülün inşaallah.
Hani kızlar aynanın karşısına geçer; bakar bakar, saçını tarar…
Erkekler, delikanlılar aynanın karşısına geçer; bıyığını burar burar…
"Şöyle güzelim, yandan daha güzelim, ortadan daha iyi…"
Görünüşte siz de tebessümünüzün daha güzel olmasına bakın.
Hadis-i şerifin devamı da çok önemli:
Musafaha ederken daha güzel tebessüm eden Allah'a daha sevgili oluyor. Gülüştüler, gülücüklerini birbirlerine karşı gösterdiler, tutuştular, musafaha ediyorlar.
İzâ tesafahâ enzelellahû aleyhimâ miete rahmetin. "Musafaha ettikleri zaman Allah onların üzerine 100 birim rahmet, 100 rahmet indirir."
Rahmetin ölçüsü, tonu, tonajı ne kadardır bilmiyorum. Allah'ın rahmeti zenginin ikramı zenginliğine göre olur.
Yüz rahmet iniyor. Allah'ın rahmeti, Allah'ın büyüklüğüyle ölçülüdür!
100 rahmet indi. Ortada iki kişi var, bunun taksimi nasıl olacak?
Muhterem kardeşlerim!
Li'lba'di tis'ûne veli'l-müsâfihî aşera.
Selamı ilk verene, işin öncülüğünü yapana 90, ondan sonra diğer musafaha edene 10 rahmet verilecek. İlk selamı veren, ilk elini uzatana 90; mecburen, ona tâbi olarak bu işi yapana 10 rahmet.
Onun için işe ilk başlayan, öncülüğü yapan, başlatan daha çok sevabı alıyor. Tabi kötü yolda da ilk başlayan daha büyük suçu alır. Kavgayı ilk başlatanın cezası daha büyük olur.
Neden? O başlattı diye! Sevabı da ilk başlatan 100 birim rahmetin 90'ını alıyor, ötekisine 10'u kalıyor.
Hani Nasreddin Hoca'nın yanında ortaya yiyecek içecek, tatlı bir şey gelmiş:
"Bunu kul taksimi mi yapalım, Allah taksimi mi?" demiş.
"Allah taksimi." denilince çoğunu kendine almış.
Allah'ın taksimi eşit olmuyor; birine 90, diğerine 10 oluyor. Ama sebebi var.
Neden? Eşit olmamasında bile bir güzellik var.
Neden?
Sen de gayretli ol, biraz canlı ol; ölgün olma, fırsatı kaçırma. Gözünü aç, selamı önce sen ver, elini önce sen uzat, sevabı sen kazan!
Bu neyi gösteriyor?
Rabbimiz bizim birbirimizi sevmek ve birbirimize iyilik yapmak hususunda canlı ve atılgan olmamızı istiyor, mütereddit olmamızı değil. Önceden atlayacak, hani maç yapar gibi. Önceden işi başaran, topu yakalayan, voleyi bulan golü atıyor, puanı alıyor gibi oluyor.
Allah-u Teâlâ hazretleri hayırlarda bizi gayretli eylesin, yolunda daim, zikrinde kaim eylesin. Habîb-i Edibine has ümmet olmayı nasip eylesin, hakiki İslâm ahlâkı ile mütahallık olmayı nasip eylesin, cennetiyle cemaliyle müşerref olmamıza sebep olacak güzel bir ömür geçirmeyi nasip etsin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu bir kul olarak varalım.
Habîb-i edibine komşu olalım, Firdevs-i âlâya dahil olalım, Allah-u Teâlâ hazretlerinin selamına erelim, cemalini bu gözlerimizle Rabbimiz bize görmeyi nasip eylesin.
09.05.1993 -
Yapılan İşi Güzel
