İMSAKGÜNEŞİŞRAKÖĞLEİKİNDİAKŞAMYATSI
06:0907:4308:2812:5315:3417:5319:21
Kabe

18.04.1993 - İlmi Paylaşmak, Öğretmek, Hanımların Özür Durumları

18.04.1993 - İlmi Paylaşmak, Öğretmek, Hanımların Özür Durumları
Hadisler Deryası

18.04.1993 - İlmi Paylaşmak, Öğretmek, Hanımların Özür Durumları

09.12.2019
17 dk 41 sn

Bismillâhirrahmânirrahîm.

Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:

Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:

Tenâsahû fî'l-'ilm ve lâ yektümü ba'duküm ba'dan fe-inne hiyâneten fî'l-'ilmi eşeddü min-hiyânetin fî'l-mâli.

Sadaka Resûlullah fî mâ kâl ev kemâ kâl.

İbn Abbas radıyallahu anhümâ. Peygamber Efendimiz' in hürmet ettiği amcası Abbas'ın oğlu, genç sahabe, büyük alim, müfessir İbn Abbas Abdullah radıyallahu anhümâ'dan rivayet edildiğine göre, Peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri şöyle buyurdular;

Tenâsahû fî'l-'ilm. "İlimde birbirilerinize karşı iyi niyetli, açık kalpli, samimi, hayırhah olun." Hayrını, iyiliğini isteyen kişiler olun. İlim konusunda birbirinize iyi davranın. Ve lâ yektümü ba'duküm ba'dan. "Biriniz sahip olduğu bir bilgiyi, ilmi, ötekisine vermekten sakınmasın, gizlemesin, ilmi esirgemesin, ketmetmesin." Fe-inne hiyâneten fî'l-'ilmi. "Çünkü ilimdeki hainlik..." Vermemek, öğretmemek suretiyle, sadece ben bileyim başkası bilmesin diye ilimde cimrilik, pintilik yapıp saklamak, hainliktir, bu hainlik mala yapılan hainlikten, Eşeddü min-hiyânetin fî'l-mâli. "Mal konusundaki haksızlık ve kadirden daha şiddetli, daha fena, daha kötüdür."

Aziz ve muhterem kardeşlerim!

Meseleyi biraz izah etmeye çalışalım. Biliyorsunuz ki İslâm dini, daha önce kendilerine kitap indirilmemiş, bir kavme, cahil insanlara ve mahrumiyetli bir bölgeye geldi. Çok sıcak olması dolayısıyla su olmadığı için bereket, mahsul, yiyecek, içecek çok olmadığı için herkesin pek rağbet etmediği, ancak kervan güzergâhındaki bazı yerlerde yerleşme olan, öbür taraflarda da cahil, bilgisiz, göçebe, bedevîlerin gezindiği büyük kum çöllerinden ibaret bir diyara geldi İslâmiyet.

Bu kadar mahrumiyetli bir yere İslâm geldikten sonra, İslâm'ın gelmesinden önceki cahiliyet devri ile İslâm'ın gelmesinden sonraki İslâm'ın mübarek nurlu devri mukayese edilince, İslâm'ın o diyara, o insanlara ne kadar büyük faydaları olduğunu, muazzam büyük değişiklikler yaptığını, insanları kalplerini, ahlaklarını, yaşayışlarını, düşüncelerini, seviyelerini muazzam bir şekilde değiştirdiğini, herkes görür. Görüyorlar, biliyorlar, itiraf ediyorlar ve kabul ediyorlar.

Avrupalı bir alim diyor ki; elde kullanılan vasıtaların, imkânların azlığına rağmen, yapılan bir çalışmanın zorluğuna rağmen, çok küçük bir şekilde başlayıp da çok büyük bir sonuca ulaşmak başarının büyüklüğünü gösterir. İşte Hz. Muhammed-i Mustafa böyle yapmıştır. Elinde imkân, vasıta, kalifiye eleman, para ve kalabalıklar yok. Çok büyük cahillikler içinde olan bir kavme; çocuklarını gömen, kız çocuklarından utanan, onları diri diri toprağa gömen, o kadar gaddar, o kadar merhametsiz; putlara, elleriyle yaptıkları hamurdan, çamurdan putlara tapan, sonra karnı acıkınca hamurdan yapmışsa onu yiyen acayip insanlara gelmişken, sonra cihanda emsali olmayan bir medeniyet ortaya çıktı.

Tabii bu İslâm'ın hak din olduğunu ve Peygamber Efendimiz' in vazifesini, ne kadar güzel yaptığını gösteren, Avrupalı filozofların bile kabul ettikleri bir şey!

İslâm bu büyük muvaffakiyeti, Allah'ın lütfuyla yaptı. Amenna ve sadaknâ. Allah yardım eyledi. Yardım eyledi ama bu mübareklerin bu büyük başarıyı kazanmalarının sebebi neydi?

Bu başarıyı kazanmalarının sebeplerinin başında imanlarının kale gibi, çelik gibi sapasağlam, pırıl pırıl olmasıydı. İçlerinin, kalplerinin çok nurlu, imanlarının, yakînlerinin son derece kuvvetli olmasıydı. Çünkü iman, yakîn, tevekkül, Allah'a dayanmak ve Allah'a samimiyetle bağlanmak ne kadar kuvvetli olursa Allah da o kadar onlara yardım eder. Böyle insanlara yardım eder. Bunu biliyoruz.

Fakat bu kavim değişti, neyle değişti?

İlimle değişti. Kur'ân-ı Kerîm'i öyle bir kuvvetli şekilde bağırlarına bastılar ki, öyle üzerinde çalıştılar ki, inen ayetleri hemen ezberliyorlardı. Hepsi hafız idiler. Muazzam bir ezberleme faaliyeti, muazzam bir gece ibadeti, geceleri kalkıp, ibadet edip, Kur'ân-ı Kerîm'den bildiklerini okuya okuya, vakitlerini sabahlara kadar feyizli, nurlu sevaplı geçiriyorlardı.

Ve öğrendiklerini de harf değiştirmeden, aynen gördükleri gibi dürüst bir şekilde, kendilerinden sonrakilere öğretiyorlardı. İslâm'ın ilmi öğrenme, başkalarına nakletme ve öğretme konusunda kurduğu sistem dünyanın başka hiçbir medeniyetinde yok. Falanca Tarihçi şöyle bir kitap yazmış, ona göre filanca kavmin haberi şöyle.

Ya yalancıysa adam ya palavracıysa ya efsane, uydurma şey yazmışsa?

İslâm öyle değil!

İslâm, bir kere adamların yani söyleyen insanların ahlakına önem vermiş, kim söylemiş? Kafa yapısına önem vermiş, nasıl bir akıl seviyesinde adam? Hafızasına önem vermiş, hafızası sağlam mı, kuvvetli mi, karıştırır mı, karıştırmaz mı, ihtiyarlayınca bunamış mı, bunamamış mı? Bunları böyle ölçmüş, ondan sonra rivayetin kendisini incelemiş, bu rivayetin kendisi Kur'ân-ı Kerîm'e, Allah'ın ayetlerine uygun mu? diye.

Hâsılı ilmi çok sağlam bir şekilde tespit etmişler, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi pür dikkat dinlemişler ve başlarının üstüne kuş konmuş da kıpırdarlarsa kuş ürküp, uçup kaçacak gibi dikkatle dinlemişler. Nefes almaktan korkar gibi dinlemişler ve iyice öğrenmişler. Tam öğrenmişler, kendilerinden sonrakilere tam nakletmişler v e bildikleri doğru şeyi kimsenin karşısında dobra dobra söylemekten çekinmemişler, hiç sakınmamışlar. Doğru sözü dobra dobra söylemişler, hakkı öğretmişler, yakınları bile olsa, sevdiği kimseler bile olsa hakkı söylemekten geri durmamışlar. Böylece kuvvetli, sağlam bir ilim ve irfan yerleşmiş.

Tabii ilim sahasında da alimlerin kaprisleri vardır. Kimisi alimdir ama kibirlidir, öteki alimle geçinemez, onunla uyuşamaz, barışamaz. Kimisi alimdir ama kendi bildiğini başkasına öğretmez, talebesine öğretmez. Böyle hastalıklar da vardır. İlim yolunun, bir takım şeytanın oradaki insanları da kandırmak için düşündüğü çareler vardır, hastalıklar vardır. O hastalıklardan birisi, ilmi saklamaktır. İlmi öğretmemektir. Onun için bu hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz bu hastalık olmasın diye tavsiye buyurmuş. Diyor ki:

"İlim konusunda, birbirinize karşı samimi olun. Esirgemeyin, içten olun. Birbirinizin hayrını isteyin." O da öğrensin ilmi. O da alim olsun. O da istifade etsin. O da o sevapları kazansın diye onun da iyiliğini istemek lazım. İşte bu hususta böyle yapmayıp da bazıları ilmi saklamışsa -ki saklayanlar olmuş- bu hadis-i şeriflere rağmen, kendi ilmini başkasına öğretmekten sakınan ustalar olmuş. Çırağına öğretmiyor. Bilgiyi saklıyor.

Mesela, çini ustası var. Çinisinin içindeki renkleri, hangi maddelerden yapmışsa, tutturmuş bir renk, başkaları onu bilmiyor, öğretmiyor kimseye. Rakip olmasın diye. Buna benzer şeyler olmuş. Tabii, sanat sahasında olmuştur, başka sahada olmuştur. Bu doğru değil. Bildiği ilmi, insanın başkasına öğretmesi lazım.

Geçenlerde bir alimden bahsettiler. İyi alimmiş, büyük âlimmiş. Ahir ömründe pişmanlık izhar etmiş. Etrafındakilere demiş ki:

"Ben hayatı doğru geçiremedim, bilemedim."

Ne yaptın?

Bildiğim ilmi başkalarına öğretmem lazımdı, öğretmedim. Bu önemli. Bildiğini başkalarına öğretmeden ölürse insan, emaneti alıp götürmüş oluyor, buradakilerin istifadesine sunmamış oluyor. Öyle alimler duyuyoruz ki, Allah rahmet eylesin. Kabirleri cennet bahçesi olsun, Allah ruhlarını şâd eylesin, makamları âlâ olsun, kuru tahtanın üzerinde küçük iki karış kilimin üzerinde diz çökmüşler, Kur'an, ilim, irfan öğretmişler, çalışmışlar.

Mesela, Hüsrev Hoca diye birisini anlatıyorlar. Fatih camiinde, böyle sağlam, dobra dobra, hiç kimseden korkmayan, hakkı söyleyen bir alim. İşte sabah ders verirmiş, öğlen ders verirmiş, akşam ders verirmiş, yatsıdan sonra ders verirmiş, yani kim ne zaman isterse, benim şu zamanım müsait, gel. Anlatıyorlar, birkaç grup insan da kadınlardan, kızlardan birileri de demişler ki;

“Bizim gece vaktimiz müsait hocam.”

“Tamam, mahremlerinizle gelin, oturun.”

Gecesini, gündüzünü, uykusunu vesairesini terk etmiş.

Neden? Bildiği ilmi başkasına öğretecek.

Peygamber Efendimiz bu hadis-i şerîfte işte o saklamamayı, başkalarına öğretmeyi tavsiye ediyor ve buyuruyor ki:

"İlim konusunda birbirinize aman iyi niyetli, açık kalpli olun, iyiliğinizi isteyin, biriniz bildiği ilmi başkasına öğretmekten sakınmasın. Çünkü ilimdeki böyle bir sakınma, hıyanet, vermemek, öğretmemek, bildiği halde bilmiyorum demek, saklamak, malı olup da vermemek gibi, karşısındakinin mal bakımından hakkını vermemek gibi, ondan daha şiddetli bir hıyanettir, hainliktir." diye bildirmiş oluyor.

Biz ne yapacağız?

Biz de şimdi öyle bir millet olduk ki önümüze Orta Asya açıldı. Balkanlar, Kafkasya, Afrika, Amerika var. Güneydoğu Asya'nın kalabalık milletleri var; cahil, bilgisi az, nüfuslar kalabalık. Bizim de dünyanın her yerine dağılıp sahabe-i kiram gibi bildiğimiz hakkı, hakikati, ilmi, irfanı başkalarına anlatmamız lazım.

Orta Asya'da kardeşlerimiz var. Afrika... Afrika'ya göndermemiz lazım. Güney Amerika, Kuzey Amerika, Endonezya, yüz bilmem kaç milyon nüfusu var, halk cahil, bilgisi az. Belki parası yok. Belki mektep kuracak imkânı yok. Belki kadrosu yok. Belki öğretecek adam yok. Onun için milletçe Allah için çalışan kimseler olalım.

İkinci hadis-i şerif:

Tenteziru'n-nüfesâ'u erbe'îne leyleten fe-in re'eti't-tuhra kable zâlike fe-hiye tâhirun ve in câvezeti'l-erba'îne fe-hiye bi-menzileti'l-mustehâdati teğtesilûü ve tusallî fe-in ğalebehe'd-demü tevaddaet li-külli salâtin.

Abdullah b. Amr Mısır'ı fetheden, Amr b. As'ın oğlu Abdullah, Abâdile-i Erbaa'dan, dört büyük alim Abdullah'tan birisi de bu. Amr'ın oğlu Abdullah, Abbas'ın oğlu Abdullah, Abdullah b. Mesud, Mesud’un oğlu Abdullah, böyle dört tane Abdullah var. Birisi de bu. Babası da kendisi de sahabeden.

Rivayet etmiş ki, Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuş; "Nüfesâ olan 40 gece kendisine bakar. Eğer temizlenmiş görürse, tamam temizdir. Artık namazını kılar. Eğer hala 40'ı geçtiği halde temizlenmemiş, kan görüyorsa, o zaman bu onun için özür kanıdır, kendisi müstâhaza sayılır. Abdestini alır, gusül abdestini alır yıkanır, namazını kılar. Kan çok olarak devam ediyorsa, yani kesik kesik değil de muntazaman çok geliyorsa, o zaman her namaz için abdest alır."

Tabii bu kadınlarla ilgili bir meseledir ama erkeklerin de bilmesi lazım. Malum, kadınların bazı halleri vardır. Bu haller bazen ayda bir olur. Buna aybaşı hâli, âdet görme hâli diyorlar. Çünkü bunun görülmesi her ay âdet gibi oluyor, onun için kadınların âdeti diyorlar buna. Mazeretli hâli diyorlar. Bir de doğumdan sonra olur. Doğum yapmış, çocuk dünyaya gelmiş, rahimden kan geliyor.

Şimdi bu Müslüman, namaz kılan bir insandı. Ne yapacak?

Nüfesâ yani doğum yapmış bir kadın olduğundan 40 gün, 40 gece bekleyecek, kanı kesilirse, tedavi olursa, vücut kendi kendini iyileştirirse, kan kesilirse, gusül abdestini alacak, doğumdan sonra namaz kılmaya başlayacak. Kırktan sonra hâlâ kan gelmeye devam ediyorsa, kesilmiyorsa, kesilmemişse, o zaman kırktan sonrası mazeret kanı sayılır, kendisi mazeret kanı gelen müstehâza denilen zümreye girer.

Kadınların hallerini, kadınların çok iyi bilmesi lazım, bir. Çünkü ne zaman namaz kılacak ne zaman oruç tutacak. Bu önemli! Onun için çok dikkat etmeleri gereken bir konudur bu. Hepsinin öğrenmesi lazım. Erkeklerin de bilmesi lazım. Çünkü erkekler bilmezlerse, onlar da günaha girerler. Hatalı işler yapabilirler. O bakımdan, bu ilmihal, fıkıh, temizlik bahislerini evlerde okuyun. Basit, küçük, ince, kolayca anlayabileceğiniz şekilde yazılmış ilmihal kitaplarını alın. Her akşam bir miktarını okuyarak, kendiniz de bilgi sahibi olun, hanımlarınız da bilgi sahibi olsun, çoluk çocuk da bilgilenmiş olsunlar.

Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.

Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.

Diğer Kayıtlar

Çal Başlık Paylaş
06.05.1990 - Bayram Eğlenceleri, Cumanın Önemi, Horoz Besleme
28.05.202627 dk 34 sn
03.04.1983 - Güzel Ahlak, Müminlerin Vasıfları
05.08.202623 dk 31 sn
01.06.1980 - Peygamber Efendimizin Uykusu,Namaz,Cuma Namazı, Peygamberimizin Son Sözleri
29.08.202619 dk 58 sn
12.06.1983 - Namaz, İman Galip Gelecek, Ramazan Hürmetine
03.03.202629 dk 46 sn
07.06.1981 - Kıyamet Alametleri, Yaz Gününde Oruç Tutmak, Sabretmek, Soğukta Abdest
04.01.202612 dk 47 sn
01.12.1984 - Dilencilik, Allahın Yardımı
25.07.202018 dk 36 sn
30.09.1990 - Mevlid Kandili, Peygamber Efendimizin Son Peygamber Oluşu, Peygamber Sevgisi
03.09.202539 dk 43 sn
29.08.1982 - Lut Kavmi, Şehitlik
28.11.202321 dk 3 sn
28.12.1980 - Kabenin İçine Girmek, Cennetin Derecesi
24.05.202614 dk 44 sn
28.11.1982 - Şehitlik, Yemeğe Şükretmek
28.11.202318 dk 58 sn
26.12.1982 - Ümmetin İhtilafı
28.11.202320 dk 14 sn
25.07.1982 - Allahı Zikretmek
21.05.202616 dk 17 sn
25.07.1982 - Allahın Kızdığı Şeyler, Acıkmadan Yemek, Allahu Ekber Tesbihi, Sigara
28.11.202331 dk 7 sn
25.04.1982 - Musa (AS) Rivayet, Şükür
19.06.202623 dk 30 sn
24.01.1982 - Alimin Abide Üstünlüğü, Alimin Önemi, Müslümanın Heybeti
28.11.202329 dk 40 sn
21.11.1982 - La İlahe İllallah, Namaz, İmam, Müezzin
15.06.202628 dk 50 sn
21.11.1982 - Kuran Kıraatı, Vera, Sabır
13.06.202616 dk 49 sn
21.07.1985 - Peygamber Efendimizin Tavsiye Ettiği Tesbihler
31.12.202526 dk 23 sn
20.05.1984 - Allahın Adını Anarak İstemek, Yüzü Ve İsmi Güzel Olanlar
10.06.202618 dk 20 sn
19.12.1982 - Hz. Ömer, Müslüman
28.11.202318 dk 51 sn
AKRA