02.10.1994 - Doğru ve İyi Niyet, Şehitlik, Hicretin En Üstünü

02.10.1994 - Doğru ve İyi Niyet, Şehitlik, Hicretin En Üstünü
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
Efdalü'l-ameli en-niyyetü's-sâdıkatü.
İbn Abbas radıyallahu anhümâ'dan.
"Amelin en üstünü..."
En-Niyyetü's-sâdıkatü. "Doğru dürüst niyettir."
Namaz kılıyorsun, niyet lazım; oruç tutuyorsun, niyet lazım; hacca gidiyorsun, iyi bir niyet lazım; her şeyde niyet lazım.
Evleniyorsun. Neden evleniyorsun, söyle bakalım?
"Evlenmekten maksat, günahlardan dinini diyanetini korumak, hayırlı evlat yetiştirmektir." Tamam, iyi, aferin, güzel.
Hacca gidiyorsun, niye gidiyorsun? "Allah emretmiş, ondan gidiyorum."
Namaz kılıyorsun, niye? "Allah emrettiği için."
Niye bu parayı pulu çıkartıp cebinden veriyorsun? "Hayır yapmış olmak için, Allah rızası için."
Tamam, güzel.
Sadık, iyi bir niyet amelin en önemli tarafıdır. Niyet sadık olmazsa amelin kıymeti olmuyor. Niyet bozuk olursa amel boşa gidiyor. Niyet fasit olursa, bozuk olursa yapılan işin kıymeti de kalmıyor.
Onun için, her işin evvelinde niyetimizin ne olduğunu kendi kendimize soralım. İyi niyetle o işi yapalım. Ve iyi niyetlerin bizi sevk ettiği işleri yapmaya girişelim. Kötü işleri yapmaktan kendimizi tutalım, alıkoyalım.
Sabahleyin "Bugün hangi hayırlı işleri yapabilirim?" diye evden çıkmadan önce düşünelim. Hatta bazı kitaplar der ki;
"Talebenin akşamdan planı yapması lazım. Yarın ne yapacağını akşamdan tespit etmesi lazım. Çünkü sabahleyin; 'Tren kaçıyor, servis geldi, aman şuydu buydu...' derken telaşta düşünemez. Akşamleyin yatmadan evvel; 'Yarın şunu yapacağım, şunu yapacağım, şunu yapacağım...' diye iyice planını yapması lazım." diyorlar.
Mü'min de öyle yapmalı. Akşamdan ertesi gün ne hayırlı işler yapacaksa defterine yazmalı.
Mü'minin defteri olacak şurada; yapacağı şeyleri yazdığı bir defteri olması lazım, duyduğu güzel sözleri yazdığı, yazacağı bir defteri olması lazım.
Kalemle, kağıtla hiç ayrı durmamamız lazım! Kâğıt, kalemin şurada durması lazım. Ona biz "akıl defteri, hafıza defteri" deriz. Akıl, hafıza defteri şurada bulunmalı, hemen güzel şeyleri yazmalı, güzel yapacağı şeyleri de yazmalı. Sonra; "Hay Allah, aklımda dün akşam bir şey vardı, neydi ya o?.." Hatırlayamazsın tabii... O zaman yazmayınca, akıldan bir kaçtı mı, kaçan şeyi yakalamak zor olur. Aklındayken yaz, orada işte duruyor, defteri açarsın bakarsın. Hepiniz bir defter edinin, akşamdan da ertesi gün ne yapacağınızı yazın.
Bir de yazdığınız şeylerde bir incir çekirdeğini dolduracak hayırlı bir şey yoksa kendi kendinize sorun; "Ya ben niye böyleyim? Hayırlı bir şeyler yapmaya yöneleyim, vaktimi boş geçirmeyeyim, değerli geçireyim." diye hayırsız şeyleri çizersiniz, elimine edersiniz, iptal edersiniz. Hayırlı şeyleri ifa edersiniz.
Efdalü'l-mevti el-katlü fî sebîlillâhi sümme en temûte murâbıtan sümme en temûte hâccen ev mu'temiran. Ve ini'steta'te en lâ temûte bâdiyen ve lâ tâciren.
Bu da mürsel olarak Efendimiz' den rivayet edilmiş bir hadis-i şerif.
Peygamber Efendimiz diyor ki;
Efdalü'l-mevti. "Ölümün en hayırlısı, en üstünü, en faziletlisi..." el-Katlü fî sebîlillâhi. "Allah yolunda şehit olmaktır, öldürülmektir."
"Allah yolunda insanın canının feda olmasıdır, öldürülmesidir. En faziletli ölüm budur."
Allah yolu nedir?
O sorunun da cevabı mühimdir. Allah yolu; Allah'ın rızasını insana kazandıracak yoldur. Hacca gitmek Allah yoludur, çünkü Allah'ın emridir. Savaşa gitmek Allah yoludur, çünkü Allah'ın emridir. İlim öğrenmeye gitmek Allah yoludur, çünkü ilim öğrenmek Allah'ın yoludur. Dini yaymaya gitmek Allah'ın yoludur, çünkü Allah'ın emridir.
Avrupalılar, Amerikalılar bir misyoner Afrika'ya, Avustralya'ya, kutuplara, Eskimoların arasına, Güney Amerika'ya, Amazon yerlilerin içine gönderdikleri misyonerlerin merasimlerini yaparken valiler uğurlama merasimine geliyormuş. Valiler misyonerin elini öpüyormuş, gittiği yere öyle uğurluyorlarmış.
Neden? Hristiyanlığı orada, misyonerlik yapacak, yayacak diye...
Hristiyanlığı yaymaya gidiyor diye vali bile hürmet ediyor, onların inancına göre.
Demek ki bir Müslüman da Allah'ın dinini yaymak için, tebliğ etmek için, insanlara öğretmek için, lâ ilâhe illallah'ı belletmek için bir yere giderse o da tabii Allah yolunda olur.
Allah yolu, Allah'ın razı olacağı her faaliyet için çıkılan yol. İnsan orada ölürse... Mesela Peygamber Efendimiz zamanında dediler ki:
"Dinimizi öğrenmek istiyoruz, bize dinimizi öğretecek muallim gönder."
70 tane seçme hafız seçildi. O kabilelere gönderilirken yolda baskın yaptılar, yetmişini de şehit ettiler. Ne oldu şimdi bunlar?
Allah yolunda şehit oldular.
Neden? İlim öğretmeye gidiyorlardı, dini öğretmeye gidiyorlardı.
Büyük bir facia... Tabii ölenler cennete gitti, öldürenler hesabını vermekle uğraşsınlar...
Sümme. "Sonra."
Sıralamada bundan sonra ne gelir?
En temûte murâbıtan. "Hudutlarda bekçi olarak beklerken ölmek."
O ikincidir. Birisi; Allah yolunda savaşta, ilimde, dini yaymak çalışmalarında, cihatta ölmek. İkincisi; hudutta bekçiyken ölmek. Savaş olmamış, ama hudut kalesinde bekliyormuş, Kars kalesinde, Estergon kalesinde bekliyormuş, innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn sabahleyin bakmışsın, adam ölmüş. Hudutta beklemeye ne derler?
Rıbat, murabata derler.
Hudut kalelerine de rıbat adı verilir. İçinde Allah'ın rızasını kazanmak isteyen insanlar giderlerdi, oralarda yaşarlardı, düşman gelirse karşı koyarlardı, -çünkü bekçilik yapıyor- savaşırlardı. Düşman gelmezse zikrederlerdi, ilim öğrenirlerdi. Onun için, rıbat sonradan sonraya "kale" mânasından "medrese" mânasına doğru kaymıştır. "Medine'de rıbat var." Medine'de rıbat ne olacak, orada düşman yok ki... Ama o mâna artık "medrese" mânasına gelmeye başlamış; çünkü savaş olmadığı zaman ne yapacak oradaki insanlar?
Oturacak, ilim öğrenecek, zikir yapacak, ilim irfan öğrenecek. "Medrese" mânasına oradan gelmeye başlamış.
Üçüncüsü; sümme en temûte hâccen ev mu'temiren. "Hacca veyahut umreye giderken -veya gelirken- ölmek."
Hacı olarak veya umreci olarak ölmek. Tabii giderken hacca niyet ettiği için haccı yapamasa bile hacı sayılır. Dönerken haccı yapıp geldiği için yine hacı sayılır. Umreye giderken de öyle gelirken de öyle. Yapmamış olması bir noksanlık değildir. Yapmamış olması da fark etmez. Hacca gidiyordu ya, hacca gidemedi, yolda öldü. Tamam.
Biz bir sene karadan hacca gitmiştik. Şam'da arkadaşlarla görüştük. Dört tane âşık bir araya gelmişler, arkadaşlarından birisinin bir külüstür otomobile binmişler...
"Hayrola, ne yapıyorsunuz?"
"Hacca gidiyoruz." dediler.
O sene biz de hacca gidiyoruz. Yollar -hac yolu- da yeni açılıyor... İşte Tebük'ü geçtik, Medine'ye doğru giderken... Aa! Yolda baktık ki bir şeyler olmuş, kaza olmuş. İndik, bir de baktık ki bizim bu arkadaşların arabası... İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn. Kaza yapmışlar, içlerinden bazısı ölmüş, bazısını da hastaneye kaldırmışlar.
Suudlular'ın bir güzel tarafı var; onları da sedyelerle yine Arafat'a çıkartıyorlar. Hastayı, hacca gelmiş insanı sedyeyle Arafat'a çıkartıyorlar, hasta hasta Arafat vakfesini yaptırtıyorlar. Yani haccını zayi ettirtmiyorlar.
Bu arkadaş ölmedi, kurtuldu, Suudlular da helikoptere bindirdiler, sedyeyle getirdiler. Bu hacı oldu, ya ötekisi?
Ötekisi de hacı.
Daha gelmeden öldü.
Olsun. Hac yapmak niyetiyle gelmişti ya, o da o sevabı alır.
Hacı olarak veya umreci olarak ölürsen öl.
Önce Allah yolunda ölmek, sonra hudut kalelerinde bekçiyken ölmek, sonra hac ve umreci iken ölmek.
Sonra? Sonrasını söylemiyor, buyuruyor ki Efendimiz;
Ve ini'steta'te en lâ temûte bâdiyen ve lâ tâciren. "Eğer gücün yetiyorsa sakın bedevî olarak ve tüccar olarak ölme."
Şimdi bunu biraz açıklayalım:
Badiyen dediği, yani bir insan badiye denilen çöle gitmişken.
İnsan çöle neden gider?
Şimdiki Suudlular'da da var. Biz şehirlerarası yolculuk yaparken bakıyorduk, dümdüz çöl, hiçbir şey yok, yeşillik yok, bir şey yok; dümdüz çöl, oraya çadır kurmuşlar. Yanımızdaki izahat veriyor:
"Hocam, çölde yaşamak bu Arapların damarında var. Zenginler köyden, şehirden gelirler, böyle çölün ortasına çadırlarını kurarlar, işte bu zamanlarda böyle çadır hayatına bunlar bayılır."
Hani şehirde yaşadığımız halde bizim yazın köye gidip de köyde, yaylada, "Oh ne güzel! Çayır, çimen, süt, kaymak..." diye memnun olduğumuz gibi onlar da öyle çadır hayatını severlermiş. Yani çöle çıkıyor, çadır kuruyor... Eski özlemleri, bunlara "nostalji" deniliyor. İnsanda eskiye ait şeylere karşı böyle bir [arzu oluyor.] "Ah, anamın yanık böreği..." dediği gibi... Daha Karaköy börekçisi var, bu kadar güzel meşhur börekçiler var; ama anasının yanık böreği insana daha tatlı geliyor.
Badiyen dediği, yani badiyeye, çöle giderek, gitmişken ölmemeye gücün yeterse öyle yap.
Neden? Çöle niçin gidiyor? Yaylacılık için gidiyor, keyif için gidiyor.
E ne oluyor, kârı ne, zararı ne?
Şehirdeki ilimden, irfandan uzak kalıyor, bir.
İbadetten, taatten uzak kalıyor, iki.
Camiden, cemaatten, Cuma'dan uzak kalıyor, üç.
Onun için, çöle çıkmış bir insan olarak ölmemeye gücün yeterse öyle yap. Yani, "Çıkmamak istersen çıkma." demek istiyor.
Başka hadis-i şerifler de var, diyor ki:
"Benim ümmetimin helâki çeşitli şekillerde olur. Bir tanesi de sütü, kaymağı seversiniz, 'Devenin sütünü alacağız, kaymağını yiyeceğiz... Oh çölde yaz gecesi, aman yıldızlar ne kadar güzel, hava nasıl püfür püfür esiyor... Keyif çatacağız...' diye çöllere gidersiniz, yaylalara gidersiniz; camileri, cemaatleri, Cumaları terk edersiniz, oradan helâk olursunuz." diyor Peygamber Efendimiz.
Peygamber Efendimiz öyle şeyi sevmiyor; çöle vesaireye, uzlete ve kenara gidip de insanın büyük şehirlerin ilim ve irfanından, ibadet ve taatinden, Cumasından, cemaatinden uzak kalmasını tasvip etmiyor.
Bir hadis-i şerif daha var, söz açılmışken onu da söyleyeyim:
"Şehirdeki Müslümanlar köylerdeki Müslümanlardan yarım gün daha önce cennete girecekler." buyuruyor. "O da 500 yıl eder." diyor.
Ahiretin bir yılı bin sene olduğu için, şehirdeki Müslüman 500 yıl evvel girecek.
Neden?
Şehirde ilim var, irfan var, Cuma var, vaaz var, hoca var, müderris var, kadı var, tabip var. Şehir çok büyük bir nimet. İnsanın dağ başlarında olmaması, şehirde olması çok büyük bir nimet. Şehirler hele bozulmamışsa veya bozulmayan kenarları kalmışsa veya öyle birtakım şeyler yapabiliyorsa çok önemli.
Ve lâ tâciren. "Tacir olarak ölmemeye gücün yeterse bir de tacir olarak ölme."
"Çölcü, yaylacı olarak ölmemeye gücün yeterse bir öyle ölme; bir de tüccar olarak ölmemeye gücün yeterse öyle ölme."
Tüccar ne yapar? Niye yani, tüccarlık fena mı?
Başka bir hadis-i şerifte Peygamber Efendimiz buyurmamış mıydı;
"Doğru sözlü, güvenilen bir tüccar Arş'ın gölgesinde peygamberlerle, şehitlerle beraber gölgelenecek."
'Makbul insan' diye buyurmamış mıydı?
Şimdi burada "tacir olarak ölme" demesi ne oluyor?
Peygamber Efendimiz' in bu sözünün mânası şu:
Tüccar da evini barkını bırakıyor, develerini alıyor, "mal getireceğim, mal götüreceğim, ticaret yapacağım, satacağım, alacağım" derken o da ticaret sebebiyle ilimden, irfandan kopuyor. O da onun için... O da yaylacı gibi, bedevî gibi ana toplumdan koptuğundan dolayı. Yoksa şehirde ticaretini yapıyorsa... Ticaret doğrudan doğruya kötü değil.
Buradan anlıyoruz ki; insanın Müslüman toplumunun içinde olması lazım. Toplumda yerini alması lazım. Camiyi sevmesi lazım. Topluluğu sevmesi lazım. Toplulukların büyük nimetleri vardır, o nimetler küçümsenecek nimetler değildir. Bir yere gidersin, iyi güzel, manzarası güzeldir ama…
Bir arkadaş tek başına bir ev yaptırmış bir yerde; iki katlı, manzaralı, deniz bile görüyor, püfür püfür esiyor. "E niye buraya taşınmadın?" diyorum. "Tek başına olmuyor hocam." diyor. Doğru, tek başına olmuyor. Oraların havası, suyu, manzarası güzel ama şehrin de başka güzellikleri var.
En büyük güzellik nedir? İnsanın ibadetini yapabilmesi.
Hadi bakalım yaylada, köyde bulamazsın; bir konuşacak insan bulamazsın, hoca bulamazsın, bazen Cuma namazını kıldıracak insan olmaz, doğru düzgün bir insan Kur'ân-ı Kerîm dinleyemez vesaire...
Efdalü'l-hicreti en tehcüre mâ keriha'llâhu.
Bu da son derece önemli bir konu. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
"Hicretin en faziletlisi, en üstünü, en kıymetlisi, -hicret, göç etmek- hicretin en üstünü kulun Allah'ın sevmediği şeylerden vazgeçmesi, oradan hicret etmesidir."
Allah celle celâlühû Peygamber Efendimiz' e emretti, Mekke'yi bıraktı, Medine'ye hicret etti, Allah'ın emriyle... Sonra "Hicret edeceksiniz." diye Müslümanlara emroldu. Hepsi Peygamber Efendimiz' in etrafında toplandılar, arıların beylerinin etrafında toplandıkları gibi... Toplanmasalardı olmazdı. Toplanmayanlar günaha girdiler. Söz dinleyenler sevap kazandılar. Söz dinlemeyenler, hicret etmeyenler günahkâr oldular. Fırsatı kaçırdılar. Çünkü Resûlullah'ın etrafında kenetlenmeleri gerekiyordu, bu işin temellendirilmesi meselesiydi. Onun için çok önemliydi.
Sonra Mekke fetholdu. Peygamber Efendimiz dedi ki:
"Şimdi artık hicret bitti."
Geçmiş ola. Mekke fetholmadan evvel hicret edecektin, o zaman İslâm'a destek olacaktın. Bitti.
"Ama şimdi hicretin en faziletlisi Allah'ın sevmediği şeyleri bırakmak, sevdiği şeyleri yapmaya yönelmektir." dedi.
Bu hadis-i şerif de o mânaya.
"Hicretin en faziletlisi Allah'ın sevmediği şeyleri terk etmek, onlardan hicret etmektir."
Allah neyi sevmiyor?
Günahı sevmiyor, haramı sevmiyor. Haramı, günahı bırakmaktır. Keyfi sevmiyor, mükeyyefâtı sevmiyor, mekruhâtı sevmiyor. Onları bırakacaksın. Allah'ın sevdiği çizgiye, sevdiği hâle, sevdiği yere, sevdiği işlere, sevdiği huylara geleceksin. Bu çok önemli.
Yine bir çeşit hicret hepimizde gerekli, hepimizin boynuna borç. Nedir o?
Sevmediği şeyleri bırakıp sevdiği şeyleri yapmak.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
04.06.1995 -
Hz.Hasan, Hz. Hüseyinin
01.10.1995 -
Kıyamet Alametleri
