01.09.1996 - Namaz Kılmak, Yalan Söylemek

01.09.1996 - Namaz Kılmak, Yalan Söylemek
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
El-Hamdü lillâhi Rabbi'l-âlemîne hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ ve senedinâ ve tâci ruûsinâ ve üsvenite’l haseneti Muhammedini'l-Mustafâ ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ilâ yevmi'l cezâ. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyü seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi sellem. Ve şerre'l-umûri muhdesâtühâ ve külle muhdesetin bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fi'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne’l-abde izâ kâme ile’s-salâti, feltefete; kâle lehû rabbühû: Ey abdî, ene hayrun mimmâ teltefete ileyhi; feini’ltefete’s-sâniyete ve’s-sâlisete, kâle lehû misle zâlike; feini’l-tefete’r-râbiate, a’rada’llâhu teâlâ anhu.
Huzeyfe radıyallahuanh’dan Deylemî rivayet etmiş bu hadis-i şerifi. Namazı nasıl kılacağımızı anlayın.
Şimdi burada ne buyuruyor Allahu Teâlâ Hazretleri, ne yaparmış namaz kılana?
İnne’l-abde izâ kâme ile’s-salâti. “Kul namaza kalktığı zaman…” Geldi camide veya evinde, farz veya nafile bir namaza kalktı, ‘Allahu ekber!’ dedi, namaza durdu.
Feltefete. “İltifat ettiği zaman…” İltifat etmek Arapça’da yönelmek demek, yönünü çevirmek demek. Ama Türkçe’de kompliman yapmak manasına kullanılıyor. Arapçada öyle değil.
Feltefete. Yâni, “Namaza durdu da aklını, gönlünü başka tarafa çevirdi.” demek. Rabbinin huzurunda, perdeler kalmış, Rabbine teveccüh etsin; hayır, başka tarafa dönüyor.
Yani “Uygun olmayan bir şey yaptığı zaman, kâle lehû rabbühû, Rabbı ona der ki:
Ey abdî, ene hayrun mimmâ teltefete ileyhi. ‘Ey kulum, senin şu yönünü döndüğünden ben daha hayırlıyım, nereye dönüyorsun yönünü?’ der. Rabbi kuluna böyle der.”
Kul onu anlar mı? Arif olsa anlar, evliya olsa duyar, evliya olsa zaten sağa sola bakmaz. Bakar mı? Rabbimizin huzurunda sağa sola bakılır mı? Edebe riayet eder, tamam Rabbime kavuşmuşum diye hayran, Rabbinin cemâlini seyreder. Vech-i pâkine teveccüh eder.
“Ey kulum, senin yüz çevirdiğin, yan döndüğün o şeyden ben daha hayırlıyım!” der, bir ihtar.
Feini’ltefete’s-sâniyete ve’s-sâlisete,“İkinci defa, üçüncü defa gene bu ihtarı anlamaz, duymaz da gene sağa sola döner, ya gözüyle sağa sola bakar, ya da gönlü kayar.”
“Bakkaldan ne alacaktım, hanım ne demişti, gazete ne yazıyordu, akşam ne yapacaktım, sabah ne yapacaktım?”
“Namazın içinde başka taraflara ya gönlü kayıyor, ya gözü kayıyor, yani böyle bir kayma olursa, sapma olursa, kâle lehû misle zâlike Allah gene böyle söyler: ‘Ey kulum, senin o gözünü, gönlünü çevirdiğin şeyden ben daha hayırlıyım. Ey kulum, senin o gözünü, gönlünü çevirdiğin şeyden ben daha hayırlıyım!’ der namaz kılan kuluna…”
Feini’l-tefete’r-râbiate. “Dördüncü defa gene yönünü başka tarafa dönerse, a’rada’llâhu teâlâ anhu. Allah ondan yüz çevirir.”
Kötü bir şey tabii. Onun için, namazda yönünüzü Kâbe’ye döndüğünüz gibi, gönlünüzü de Mevlâ’ya döndüreceksiniz. Perdelerin kalktığını düşüneceksiniz, sekiz cennetin kapılarının açıldığını hatırınızdan çıkarmayacaksınız. O manzara gözünüzün önüne gelecek. Dünyayı bir tarafa atacaksınız, dünya işlerini hatırınıza getirmeyeceksiniz. Allah ile niyazınıza, münacatınıza aklınızı vereceksiniz.
Ne diyorsunuz?
Sübhâneke, allâhümme, ve bi-hamdik, ve tebâreke’smük, ve teâlâ ceddük, ve lâ ilâhe gayrük.
Bu ne demek, bilmiyor kimse…
Ha öğren o zaman! Ağzından çıkanı kulağın duysun, aklın akletsin. Ne demek Sübhâneke?
“Ben seni her noksandan tenzih ederim. Sen noksansızsın, çok güzelsin, her şeyin tam yâ Rabbi!” de
Sübhâneke Allâhümme ve bi-hamdik. “Sana hamd ederim, seni överim yâ Rabbi!” demek.
Ve tebâreke’smük. “Senin ismin mübarek yâ Rabbi!” demek.Namın mübarek yâ Rabbi!” demek.
Ve teâlâ ceddüke. “Senin şanın yüce yâ Rabbi!” demek.
Ve lâ ilâhe gayrüke. “Senden başka ilâh yok!” demek.
Bu manaya ver kendini! Allahu Teâla Hazretleri’ni övüyorsun, onun hoşuna gidecek şeyleri söylüyorsun.
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
“Şu kovulmuş şeytandan Allah’a sığınıyorum..Allah’ın adıyla şu ibadetime başlıyorum!” diyorsun,
Bismillâhirrahmânirrahîm. Elhamdü li’llâhi rabbi’l-âlemîn. Fâtiha’yı okuyorsun, manasını öğren!
Sübhâneke’nin manasını öğren, Fatiha’nın manasını anla, öğren; ondan sonra arkasından okuduğun ayetlerin manasını öğren!
“E hocam bir sürü iş yüklüyorsun sen bana, onu öğren, bunu öğren…”
Ama güzel şeyler.
Eûzü besmele’yi çekip Arapçayı anlamalısınız. Sübhâneke ne demek, Elhamdü li’llâh ne demek, okuduğun ayet ne demek, Fâtiha ne demek anladığınız zaman. Hele bir de artık çocuk değilsiniz, ilkokula gitmiyorsunuz, kısa pantolon giymiyorsunuz... Koca iş güç sahibi, müdür, memur, amir, esnaf, tüccar insan olmuşsunuz. Şimdi siz haylaz talebe de olmazsınız. Güzelce öğrenirsiniz öğrendiğinizi…
Ondan sonra da ibadetlerinizi öğrendiklerinize göre yapınca, uçarsınız ya! Ayaklarınız yerden kesilir, havalarda uçarsınız! Fezada dolaşırsınız. Jet uçakları yetişemez size. Bu güzel manaları öğrenirseniz.
Arapça öğrenmek lazım! Biraz gayret etmek lazım. Sevmek lazım, himmet etmek lazım. Çalışmak lazım. Ne zamana kadar çalışacağız? Mezara kadar. Mezara kadar ilim öğreneceksiniz, Arapça öğreneceksiniz, hadis öğreneceksiniz, ayet öğreneceksiniz.
Zaten çoğunu yavaş yavaş öğrendiniz. İnne’l-abde. “Muhakkak ki kul…” anlıyorsunuz. Bizim mühendis kardeşimiz oturuyor karşıma;
“Ağabey, sen oku, ben tercüme edeyim!” diyor.
Okuyorum, yüzde seksen beş, yüzde doksan okuduğum hadislerin manasını doğru veriyor. Mühendis, Makine Yüksek Mühendisi, yani anlıyor. Biz zaten camilere gide gele, vaazları dinleye dinleye çok şeyleri biliyoruz.
Azcık bir gayret etsek, hepimiz evelallah çok güzel durumlara geleceğiz. Biraz aşkımızı, şevkimizi artıralım, biraz himmetimizi, gayretimizi çoğaltalım, bu işlere çalışalım muhterem kardeşlerim!
Neden?
Her yaptığımız işi düşünerek taşınarak, bilerek yaptık mı sevabımız kat kat fazla oluyor da ondan. Bilmeden camiye geliyor, bilmeden abdest alıyor, bilmeden namaz kılıyor. Ne kazandığını bilmiyor, ne söylediğini bilmiyor, ne yaparsa neyi kaybettiğini bilmiyor. Öğreneceğiz, öğrendiğimizi tatbik edeceğiz.
Hazine gibi eşeledikçe, okudukça neler öğreniyoruz. Ben bayılıyorum, çok hoşuma gidiyor.
Bizim büyüklerimiz, Allah makamlarını a’lâ eylesin, çok muhteşem insanlarmış. Şimdi bu Gümüşhaneli Hocamız’ın üç yüz on küsür halifesi var… Yâni eline diploma vermiş, icazet vermiş:
“Sen şeyhlik yapabilirsin, hadi bakalım!” diye yuvadan uçurmuş, medresesinden mezun etmiş olduğu arif-i billah, el-vâsıl-ı illallah evliyaullahtan talebesi var, halifesi var.
Mısır’da üç sene kalmış, Arabistan’da ders vermiş, tarikata mürid kaydetmiş, Mısır’da halen halifelerinin çocukları tekke işletiyorlar, Türkiye’nin öyle her yerinde… Çok mübarek insanlar onlar. Osmanlı Devlet-i Aliyyesi’nin her tarafına yetiştirdiği halifelerini göndermiş, onların bereketine…
Şimdi ben mesela bir mübarek zat tanıyorum, bir hoca, çalışkan… Babasını soruyorum, dedesini soruyorum, biraz daha karıştırdın mı babaya, dedeye doğru; bakıyoruz ki dedesi Gümüşhaneli tekkesinden vs.
Çanakkale’nin Bayramıç’ındaydık. Ne yaptık orada? Bu Gümüşhaneli Hocamızın halifelerinden, evliyaullahtan, Çırpılarlı Ali Hocaefendi diye birisi var… Bir mübarek büyüğümüz var bizim tekkeye bağlı bir zat, e onun anmasını, hatırlatmasını yaptık.
“E ne diye hatırlatıyorsun ölmüş gitmiş olan insanları?”
Geride kalanlara ibret olsun diye, örnek olsun diye, aşk ve şevk olsun diye, teşvik olsun diye.
Bak, senin Bayramıç’ından böyle bir evliya yetişmiş, senin haberin yok. Benim Bayramıç’ta bir talebem vardı, Almanya’da filan vazife görmüştü. Bayramıç’a ziyarete gittim, evinde bir iki gece kaldık. Bayramıç küçük Moskova diye adlandırılıyormuş. Nasıl üzüldüm, nasıl üzüldüm…
Ya Moskova orası, her yerde bize zulmetmiş, her ailede Moskof’un öldürdüğü birkaç şehid var. Toprağımızı almış, kardeş milletleri esarete almış, Orta Asya’mızı çiğnemiş, Balkanlar’da, Kafkasya’da hâlâ zulmü devam ediyor. Küçük Moskova yapmışlar Bayramıç’ı…
E biz ne yapacağız? Bak siz böyle değildiniz, sizin içinizden evliyaullah yetişmiş, böyle kerametleri dillere destan mübarek insanlar doğmuş, yaşamış buralarda; siz onların hemşehrilerisiniz demek istiyoruz.
Neden?
Biz ne yapacağız? İyi insanları örnek göstereceğiz. Bu kimmiş? Çırpılarlı Ali Hocaefendi kimmiş? Gelmiş İstanbul’a, Gümüşhaneli Efendimiz’den ilimleri öğrenmiş, Gümüşhaneli Hazretleri’nin tekkesinin yanındaki medresede yetişmiş, diploma almış, hilafet almış.
Resmi vazife kabul etmemiş, Bayramıç’a gitmiş. Kendi parasıyla böyle bir cami yaptırmış.
Köyünde bir cami yaptırmış, yirmi dört odalı bir medrese yaptırmış arka tarafına, harıl harıl talebe yetiştirmiş.
Şimdi oradaki merasimde Çırpılarlı Ali Hoca’nın hakkında bilgi veren araştırmacı alim bir şahıs var, o da bu hocadan ders görmüş, o da Çırpılarlı Ali Hoca’nın yetiştirmesiymiş. Yani hocasının hocası Çırpılarlı Ali efendi… Bak nerelerden nerelere ne kadar faydalar sağlamış.
Benim babam da gitmiş Çırpılarlı medresesinde bir müddet tahsil görmüş. Annemin dedesi de gitmiş ondan, babamın büyük dedesi gelmiş Gümüşhaneli Hazretleri’nden el almış, iltifat görmüş filan.
E bu mübarek insanlar fedakârca çalışmışlar, medrese kurmuşlar köyde… Başlı başına etrafa ilim neşretmiş, insan yetiştirmiş, bir olay, bir hareket meydana getirmiş.
Şimdi gittik camisinde namazı kıldık, medresesi yok. Dedik ki:
“Biz burada bu ilim yuvasını yeniden kurmaya geldik. Kuracağız!” dedik.
İnşallah, Allah’ın izniyle gideceğiz, orada; ama o arsada, ama bu arsada… Köylü arsayı tarım teşkilatlarına bağışlamış, medresenin yeri ziraate gitmiş. Eh, Allah’ın yeryüzü geniş. Ardu’llâhi vasıah. Biz de gideriz biraz başka bir yerde bir başka müessese kurarız.
Ama bir güzel şey oldu. Bayramıç’ta Çırpılarlı Ali Hoca’yı andığımız gün Bayramıç’ta radyomuz yayına başladı.
Soruyorlar bize:
“Hangi gazeteyi okuyalım hocam?”
Üç yüz kişi karşımda, merasime gelmişler, soru geldi: Hangi gazeteyi takip edelim?
Bizim Akra Radyosu sabahleyin basın özetlerini veriyor, ondan sonra öğleye yakın yazarların fikirlerinin özetini veriyor. Saat başında iki saatte bir günün haberlerini veriyor. Alırsın bir walkman, delikanlılar gibi şuraya takarsın, şuraya da kulaklığı takarsın. Hem tarlada çalışırsın hem haberi dinlersin, hem yolda yürüsün hem haberi dinlersin. Devir şimdi feza devri!” dedim.
Yani, sevindim ikisinin aynı zamana rastlamasına…
Sonuncu hadis-i şerifi okuyorum,
İnne’l-abde leyekzibu’l-kizbete, feyetebâadü’l-melekü anhu mesîrete milin, min netni mâ câe bihi.
Abdullah ibn-i Ömer radıyallahuanhuma’dan rivayet edilmiş,Peygamber sallallahu aleyhi vessellemin bir sözü bir hadis-i şerifi.
İnsan yalan söyleyince ne olur? Düşünün, tahmin edin. Yalan kıvırttı bir insan. Kuyruklu, kanatlı, boynuzlu, kulaklı bir yalan uydurdu:
“O yalan, bu yalan; fili yuttu bir yılan, söyle bu da mı yalan?”
Tabii yalan, fili yılan yutabilir mi, elbette yalan. Elbette, hem de çok kocaman bir yalan.
Şimdi, bir insan yalan söylerse ne olurmuş, bu hadis-i şeriften onu anlıyoruz.
İnne’l-abde leyekzibu’l-kezibete. “Kul bir yalan kıvırttırır, söyler. Ne olur?
Feyetebâadü’l-melekü anhüm mesîrete milin. Yanındaki melek ondan bir mil öteye kaçar.”
Neden?
Min nitni mâ câe bihî. “Söylediği yalanın çirkin, pis, feci, korkunç, kötü kokusundan melek tahammül edemediğinden bir mil öteye kaçar.”
Demek ki, bir yalancı bir yalanı söylediği zaman, müthiş bir çirkin koku yayılıyormuş etrafa… Korkunç bir kötü koku yayılıyormuş, fena bir koku. Netin, Arapçada fena koku demek. Çok böyle insanı muazzeb eden, tahammül edilemez kötü koku demek yani.
Bu yalandan hasıl olan kötü kokudan dolayı melekler yanında duramıyor, bir mil mesafe… Bir mil ne kadardır? Deniz mili olursa 1852 metredir, kara mili olursa 1670 bilmem kaç metredir, yani epeyce bir uzağa kaçıyor melek kokusundan rahatsız olduğu için.
“Ben yalanın koku saçtığını hiç bilmiyordum. Öğren! Bak yalanın bir kötü kokusu varmış ve ondan dolayı melekler yalan söyleyenin yanından kaçıyormuş.
Ne yapacak Müslüman? Asla ve kat’a yalan söylemeyecek. Doğru olacak. Doğru sözlü, doğru özlü olacak. Yalan söylemeyecek. Kale gibi sağlam olacak. İnsan yalan söylememek için yalan söylemeyecek şekilde de hareket etmesi lazım.
“Yarın bunu bana sorarlar, yalan söylemeyeceğime göre, en iyisi ben bu işi böyle yapmayayım!” der insan.
Böylece yalan söylememe kararı, insanı iyi işler yapmaya, kötü işler yapmamaya götürür. İyi işler yapmak, kötü işlerden vazgeçmek, kötü işleri yapmamak da insanı cennete götürür.
Yalan da insanı kötü iş yapmaya sevk eder. Yâhu şunu yapayım da nasıl olsa bir yalan uydururum. Şu kuzuyu keseyim, sahibine kurt yedi derim. Yalan söyleme kararı, fikri, alışkanlığı insana kötü işler yaptırır, günahlı işler yaptırır.
Onun için İslam’da yalan söylememek çok önemlidir, doğru sözlü olmak çok teşvik edilmiş, çok ısrarla tavsiye edilmiştir. Onun için doğru sözlü olacağız. Dobra dobra, dosdoğru insan olacağız.
Tabii hareketlerimiz de doğru olacak. Sözümüz de doğru olacak, özümüz de doğru olacak.
Allah-u Teâlâ Hazretleri bizi güzel huylu, güzel hareketli, güzel düşünceli, güzel icraatlı, güzel hayırlı hasenatlı, güzel ömür süren kullarından eylesin. Günahlardan, haramlardan korusun.
16.10.1994 -
Zehirli Hayvanlar, Yanlışa
24.09.1995 -
Camide Namaz Kılmak,
