01.12.1996 - Hudutta Nöbet Beklemenin Sevapları, Dilenmek, İstişare

01.12.1996 - Hudutta Nöbet Beklemenin Sevapları, Dilenmek, İstişare
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külle hâlin ve fî külle hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne’l-murâbıta fî-sebîlillâhi a’zamu ecran min raculin ceme’a ka’beyhi yertâdü sâmehû ve kâmehû.
Murâbıt, rıbat kelimesiyle ilgilidir. Bir yere rabt olmak, sımsıkı orada durmak kelimesiyle ilgili... Rabtiye diyoruz ya, duvara birşeyi rabtediyoruz, bir yere bağlıyoruz. “Bir yere bağlı olan kimse” demek. Hudutlarda, müslümanları korumak için kalelerde duran, oraya kendisini yerleştirmiş, bağlamış olan gözcü mücahide derler. Mücahid, “cihat eden” demektir. Murâbıt, cihat olmasa bile kalede bekliyor ya düşman gelirse diye. Bekliyor ya daha savaş yok, mücahit değil. Ha, murâbıt işte hudut kalesinde, rıbatta düşman gelmesin diye bekleyen kimse.
Fî-sebilillah. “Allah rızası için hudut kalelerinde düşman gelmesin diye nöbet tutan, murabıt olan, hudutta bekçilik yapan, Allah rızası için düşmanlardan müslüman ülkeyi koruyan kimseler, kişi.” A’zamu ecran. “Sevap bakımından daha yüksek durumdadır.”
Kimden?
Min raculin ceme’a ka’beyhi yertâdü sâmehû ve kâmehû. “Kendisini derleyip toparlayıp ibadet etmek için uykusuz kalmayı göze alarak gündüzleri oruç tutup geceleri kalkıp namaz kılan insandan sevap bakımından daha üstündür.”
Kim?
Murâbıt. Bekleyen, hudut kalelerinde bekleyen... Düşman gelirse çarpışacak, gelmezse bekliyor. Düşmandan ondan korkar oradan gelmez, bekliyorlar diye gelmez. Olmazsa gelir, sızar, huduttan sızar, olursa gelmez. İşte murâbıt bu.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Tabii bu hudutlarda beklemek tarih boyunca yapılmıştır. Hatta Afrika’da Murâbıtîn devleti vardı, Murâbıtlar devleti vardı. Afrika’da İslâm yayıldı, İspanya’da yayıldı, Fransa’nın ortasına kadar gitti. Yedi asır Endülüs beldesi, İspanya İberik yarımadası müslüman olarak yaşadı, Sicilya adası asırlarca müslüman olarak yaşadı. Palermo limanı filan var ya hani, Etna yanardağı filan bum, güm patlayan... İşte o Sicilya müslümandı, Tunus’un karşısında idi. Malta adası müslümünların olmuştu, Balkanlar müslümanlarındı, Tuna vilayeti, Mora vilayeti, Romanya müslümanlardı, Beserabya müslümanlarındı, yani Beyaz Rusların olduğu yerler. Kırım müslümanlarındı, Kazan müslümanlarındı, Kafkasya müslümanlarındı...
Ne oldu?
İnnâ llillah ve innâ ileyhi râci’ûn.
Elden gitti, gidiyor... Gidiyor boyuna, boyuna gidiyor ve bizde aldanmakla meşgulüz, dünyayla uğraşmakla meşgulüz. Allah rızası için hizmet yapan az.
Eğer bütün müslümanlar sulh u sükûn zamanında Allah’ın dinine yardımcı olmayı düşünüp çalışsalardı masraf etselerdi yedi asır İslâm diyarı olarak yaşamış olan Kurtuba’nın, Gırnata’nın camilerini yapan o ahâli mağlup olmazdı, orası İslâm diyarı olarak kalırdı.
İnne’l-mes’elete lâ tahıllü illâ li-ehadi selâsetin: Li-zî demin mûciin, ev li-zî gurmin mufzıin ev li-zî fakrin müdkıin.
Bu bir sürü kaynağı var, sağlam kaynak. Enes radıyallahuanh’dan rivayet edilmiş.
İnne’l-mes’elete. Mes’ele, Arapça’da dilenmek, istemek demek. Yani “şimdi benim bir meselem var filanca adamla.” diyoruz o mânaya değil. Arapça’da mes’ele, suâl; hemze ile “dilenmek” demek; sâil “dilenci” demek. Öteki mânasını biliyor da bu mânasını çokları bilmiyor.
“Dilenmek, istemek, şu üç kişiden birisi için helal olur, başkası için helal olmaz uygun değil. Şunlar istekte bulunabilir:”
Birincisi Li-zî demin mûciin “Altından kalkınmaz bir kan diyeti borcu altında olan kimse.” İnsanı üzen bir kan diyeti, borcu var onu ödeyecek adam parası yok, bu isteyebilir.
İkincisi Li-zî gurmin mufzıin “Çok ağır bir borcu var, kalkamıyor altından, onu ödeyecek insan isteyebilir.”
Ev li-zi-fakrin mudkıin. “Ya da şiddetli bir fakirliği var, o zaman isteyebilir.” Başkası istemesin, isteyemez.
Herkes elini açıyor, dileniyor, istiyor. Cebi dolu, bankada hesabı var, evi var, başka bir şeyleri var, belki istediği adamdan mali durumu daha güzel, istiyor.
Caiz mi? Caiz değil, dinimizde doğru değil, yukarıdakilere müsaade var ötekilere müsaade yok.
Meselâ, bizim bir arkadaşımızın oğlu araba kullanırken Suudi Arabistan’da kaza yaptı, birisinin ölümüne sebep oldu, mahkûm oldu. O ölümüne sebep olduğu kimsenin kanının diyetini ödeyecek, muazzam paralar, milyonlar. Çocukcağızın bunu ödeyecek parası yok.
O zaman zenginlere gidildi:
“Yahu zekâtlarınızdan verin de bunun kan diyetini verelim. Aksi takdirde bizi hapisten çıkartmıyorlar, hapisten kurtulalım.” diye para topladılar.Kurtuldu. Zor kurtuldu. Kendisinin ödemesi mümkün olmayan büyük paralardı.
“Böyle bir kan diyeti borcu olan isteyebilir.” diyor Peygamber Efendimiz.
Veyahut çok borçlanmış, oluyor bazen; bir gece zengin yatıyor sabaha fakir oluyor insan. Bir gecede, bir kararla bir insanın, bir tüccarın mali gücü üçte ikisi gitti üçte biri kaldı, Çok muazzam sarsıntılar oldu.
Dolarla, dövizle borçlu olanlar mahvoldular, ödeyemez duruma geldiler. Tıkır tıkır muntazam ödeme durumunda olan insanlar daire almış borçlanmış, araba almış, iş açmış borçlanmış ödeyemez duruma geldi. İstemediği halde çok ağır borca düştü. Böyle bir insan sağdan soldan isteyebilir, yani
“Bana yardımcı olun, zekâtlarınızdan verin.” diyebilir veyahut onun namına birisi toplayabilir ona yardım olarak verebilirler.
“Düşmez kalkmaz bir Allah” derler bazen böyle oluyor.
Bazen insan zenginken bir fecaate, bir felakete uğruyor, bir şeyler başına gelebiliyor; o zaman yardımcı olmak lazım. Kendisi de isteyebilir kendisi isteyemezse birilerinin ön ayak olup da yardımcı olması düşünülebilir. Bir de çok şiddetli fakirlik varsa o zaman isteyebilir.
Yoksa Peygamber Efendimiz böyle dilenen bir kimseye baktı ki hali biraz iyi, güçlü kuvvetli; ip satın aldırdı:
“Git bir ip al, bu iple git dağdan odun topla, odunları ipe bağla sırtına sar, ondan sonra getir burada odun sat parasını al, dilenmekten daha iyidir.” dedi.
Efendimiz dilenmemeyi tavsiye ediyor. Ancak şu şartlar altında olanlar artık kendisi ne yapsa dilenmezse işi çözümlemeyecek, “öylelerine müsaade var” diyor. Ötekiler dilenmeyecek alnının akıyla alnının teriyle, elinin emeğiyle çalışarak dilenmeden yaşamaya çalışarak. Çok rahat bir hayat olmayabilir, olsun, bir şey istemek doğru değil, istememek daha iyi.
İnne’l-müsteşîra muânün, ve’l-müsteşâre mü’temenün.
Hz. Aişe Validemiz’den rivayet olunmuş.Biliyorsunuz ashâb-ı kirâmın fetva veren, kadılık yapan, büyük isimlerinden birisi de Hz. Ayşe validemizdi. Hanımdı ama kadıydı, bilgisi vardı. Hem de çok derin, çok geniş bilgisi vardı, çok da merakı vardı.
Geldiler dediler ki ona “Ey müminlerin annesi, senin tefsir bilgine şaşmıyoruz. Tabii Peygamber Efendimiz’in hanımısın, Peygamber Efendimiz’e ayet indikçe ayetin mânasını senin yanında konuşulmuştur sen bilebilirsin. Ona şaşmıyoruz. Hadis bilgine şaşmıyoruz çünkü Peygamber Efendimiz’in yanındasın, fıkıh bilgine şaşmıyoruz, ama sen bu tıp bilgisini nereden elde ettin?” dediler.Çok da güzel tıp bilgisi varmış, her hastaya bir ilaç söylermiş. Kabiliyetli yani çok meziyetli bir insan.
Bir insan meziyetli ise, bilgiliyse, akıllıysa, Allah öyle yaratmışsa o zaman her şeyi güzel yapıyor.Hangi işi versen güzel yapıyor. Allah yardımcımız olsun. O, Hz. Âişe anamız, Âişe-i Sıddîka Validemiz radıyallahutealaanha rivayet etmiş. Allah hanımlarımızı kızlarımızı öyle eylesin, onun gibi cennetlik eylesin, dini bilgisi kuvvetli eylesin.
Muhterem kardeşlerim!
Biliyorsunuz bir işi yaparken insan başkalarıyla danışmak ihtiyacını duyar. Tek başına karar verirse bir insan, çok kere hatalı olur. Çünkü tek başına olduğu zaman insan duygusal davranabiliyor; kızgınlıklarıyla, sevgileriyle gözü biraz gerçekleri görmeyebiliyor, kızdığı insanı fazla batırıyor, sevdiği insanın kusurlarını görmüyor, isabetli karar veremeyebiliyor.
Onun için bazen bilgisi de yetmiyor, uzman bir kimseye sormak gerekir. Bazen de duyguları, gerçeği bulmasına, işlemesine mani olabiliyor. Onun için istişare sünnettir istişare etmek, yani danışmak lazım. Tavsiye edilen bir şeydir, iyi bir davranıştır, akıllıca bir şeydir.
Burada peygamber Efendimiz buyuruyor ki:
İnne’l-müsteşîra muânün. Müsteşir, “iştişare eden kimse” demek.
“Ben şöyle bir şey yapacağım, ne dersin aziz kardeşim? Sen de bir fikrini söyle...” diye geldi, sana soruyor.
“Bu istişare yapan kimse, soran kimse, muânün avn-i ilâhîye, ilahi yardıma mazhar olan.” demek. Böyle istişare edene Allah yardım eder, bereket verir, işini rast getirir, yardımcı olur. İstişare eden iyi bir şey yapıyor. Allah yardım eder, berekete erişir.
Ve’l-müsteşâru. “Kendisiyle istişare olunan, mesele sorulan kimse; o da (mü’temenün) güvenilen, emin kimsedir.”
Adam yerine koymuş, fikrine kanaatine itimat etmiş, gelmiş soruyor. Bu adam doğru bildiği şeyi söylemezse, içinden geçeni bildiğini, doğruyu söylemezse olur mu? Olmaz.
Yani itimat olunmuş kimse, o halde itimadına göre karşı tarafa açık kalplilikle, doğru bildiği şeyi güzelce söylemesi lazım!
Çeşitli sebeplerden söylenmeyebiliyor; karşı tarafın hatırı kırılmasın diye veyahut bir başka şeytanlıktan, dalavereden ve sâireden filan söylenmiyor. Bu doğru değil. Eğer doğruyu söylemezse, istişare olunan kimse hıyanet etmiş olur. Kendisine soru soran kimseye doğruyu söylemeyen haindir. Sözü dosdoğru olacak, kanaatini söyleyecek.
İşlerinizi istişare ile yapın, isabetli görüşleri olduğunu tesbit ettiğiniz arkadaşları mimleyin.
“Bak şu birkaç defa ne söylediyse çıktı, doğru kafası olan, zevk-i selîmi, akl-ı selîmi olan dürüst bir arkadaş.”
Tamam… Mimleyin onu, aklınıza yerleştirin; filanca insan akıllı, uslu, isabetli düşünebilen, meziyetli, kabiliyetli bir insan. Böyle insanları belleyin, mimleyin, aklınıza yazın! İşiniz olduğu zaman böyle insanlara sorun.
Musa aleyhisselam birisine imanı teklif etmiş de o zamandaki bir kimseye “Müslüman ol!” diye söylemiş. O da demiş ki:
“Ya Musa, yarın cevap vereceğim sana!”
Ertesi gün Musa aleyhisselamın’ın karşısına çıkmış demiş ki:
“Yâ Musa teklifini kabul ediyorum, imana geldim, sana tabî oldum, Eşhedü en lâ ilâhe illa’llah…” diye söylemiş.
Musa aleyhisselam da merak etmiş, yahu niye dün söylemedin, bugüne tehir ettin?
“Ben her şeyi nefsime, kendime, kendi içime ‘Nasıl yapmamı istiyorsun ey nefsim’ diye kendime danışırım. O neyi istiyorsa nefsim, aksini yaparım.” Nefsim, neyi istiyorsa aksini yaparım.
“Nefsim e şimdi ne yapalım, ne istiyorsun anlat bakalım, söyle bakalım?”
“Şöyle rahat bir yatakta yatmak istiyorum.
“Tamam, sana yatmak yok, hadi bakalım çalışmanın başına.”
“Nefsim, bugün pazartesi ne yapalım, acaba oruç tutsak mı?”
“Aman, işte bugün oruç tutma, hava güzel, arkadaşlarla bilmem ne de filan. Evde de baklava var börek var, kaymak var, çörek var.”
Nefis bunu istiyor, demek ki oruç tutacağım. Niyet ettim bugün Allah rızası için oruç tutmaya. Nefis de insana nefsanî şeyler, arzular; şehavet-i nefsanîyeyi emrettiğinden o zât da öyle yapmış, nefsinin dediğinin aksini yapmış.
Musa aleyhisselam imana davet ediyor sormuş. “Neyine gerek gidip de öyle mü’min olmak ibadet edeceksin, bir sürü mükellefiyetler, emirler var, olma!” demiş. Bu nefis bundan hoşlanmıyor demek bunda hayır var, gelmiş Müslüman olmuş.
Hakikaten nefse muhalefet etmek lazım. Nefis umumiyetle;
İnne’n-nefse leemmâretün bi’s-sûi illâ mâ rahime rabbî. “ (Yusuf, 12/53)
Ekseriyetle “İçim, canım öyle çekiyor, öyle istiyorum.” diyoruz ya nefis o Allah’ın rızasına aykırı olan şeyi ister, ekseriyetle öyledir. Onun için nefsine muhalefet etmek, nefsinin arzularına, şehevât-ı nefsâniyesine, hevâ-yı nefsine muhalefet etmek gerekiyor.
Şeytan da sevaplı şeyi istetmez:
“Yapma onu aman ya şaşırdın mı sen?”
“Burada keyifli, zevkli, eğlenceli vakit geçirmek varken ne yapacaksın orada.
Allah cümlemizi korusun…
“İstişare eden Allah’ın yardımına mazhardır. İstişare edilen de güvenli kimse olsun, güveni suistimal etmesin, güvenildiği halde hainlik yapmasın, hıyanet etmesin.”
Fâtiha-i şerîfe mea’l-besmele!
26.03.1995 -
Kuran Ayetlerini Tartışmamak,
26.03.1995 -
Kuranın İndirilmesi
