26.03.1995 - Kuran Ayetlerini Tartışmamak, Kurandan Öğütler

26.03.1995 - Kuran Ayetlerini Tartışmamak, Kurandan Öğütler
Eûzübillâhimineşşeytânirracîm. Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillahi rabbi’l-âlemîne hamden kesîran tayyiben mübareken fîhi alâ külli halin vefî külli hîn. Vessâlatu vesselamu alâ seyyidina muhammedin ve alâ âlihi ve sahbihi ve men tebi’ahû bi-ihsânin ilâ yevmi’d-dîn. Emmâ ba’d:
Fa’lemû eyyuhe’l-ihvân fe inne efdale’l-hadîsi kitabullah ve efdale’l-hedyi hedyü seyyidina muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre’l-umûri muhdesâtuha ve külle muhdesetin bid’ah ve külle bid’atin dalâleh ve külle dalâletin ve sâhibeha fi’n-nâr. Ve bi’s-sennedi’l-muttasılı ile’n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
أُنْزِلَ الْقُرْآنُ عَلَى سَبْعَةِ أَحْرُفٍ آمِرٌ وَزَاجِرٌ وَتَرْغِيبٌ وَتَرْهِيبٌ وَجَدَلٌ وَقِصَصٌ وَمَثَلٌ.
Ünzile’l-kur’ânu ‘alâ seb’ati ahrufin âmirun ve zâcirun ve terğîbun ve terhîbun ve cedelun ve kısasun ve meselun.
Burada da, yine “Kur’ân-ı Kerîm yedi harf üzere indirilmiştir.” diyor. Bu harflerden ne kastedildiğine dair malumat olduğu için bu hadîs-i şerîfi de buraya yazmış demek ki şeyhimiz. Yedi harf üzere inmiştir, bu yedi nedir?
Âmirun. Emredici. Ve zâcirun, yapma diye men edici. Şunu yap diye emreden, yapma diye yasaklayan. Ve terğîbun ve terhîbun. Bak, şöyle yaparsanız sevap kazanırsınız; terğib bu. Şöyle yaparsanız, bak çok kötü duruma düşersiniz; bu da terhib. Terğib, bir şeyi rağbetlendirmek demek; terhib de bir şeyi yapmayın diye korkutmak demek.
Ve cedelun ve kısasun ve meselun. Bir de cedel var Kur’ân-ı Kerîm’de, “kâfirler şöyle dedi, sen ona şöyle söyle ey resûlüm.” Onlarla mücadele, kâfirin küfrüne karşı Allah’ın cevabı. Mesela ne demiş?
Kemiği eline almış kâfir, müşrik, Peygamber Efendimiz’in karşısına gelmiş. Kemik, eski bir kemik bulmuş, ne kemiği bulduysa, böyle parmakları arasında ufalamış, kemik ufalanıyor, çürümüş yani. “Bu çürümüş kemik böyle ufalanıp dururken, Allah bunu da mı diriltecek?” Kâfirliğe bak yani, diriltemez sanıyor. Peygamber Efendimiz’e Allah ayet indiriyor. De ki o kâfire,
قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ
Kul yuhyîhellezî enşeeha evvele merrah. “O kemiği ilk önce nasıl yaratmışsa Allah, gene öyle diriltecek.” Onu ilk yaratan Allah değil mi? Hatta o ilk yaratışından sonra onun o çürümesi bile Allah’tan. Niye çürüyor? Değişme oluyor, o değişme de Allah’tan. O değişmeyi yaptırtan da Allah! Onu yeniden yaratmaya da kâdirdir!
وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
Ve hüve bi-külli halkın alîm. “Her çeşit yaratmayı hakkıyla bilir, her çeşit yaratmaya hakkıyla kâdirdir.”
Nedir bu?
Kâfirin kâfirce bir sözüne Allah’ın bir cevabı var, cedel; öyle diyorsun ama, böyledir diye.
Evet, Kur’ân-ı Kerîm’de böyle şeyler de var. İnsan okudukça imanı artar. Vay be, kâfir de amma boş kafalıymış, müşrik de amma yanlış şey yapıyormuş, düşünüyormuş, der. Bak, diyor ki, bir âyet-i kerîmede;
لَوْ كَانَ فِيهِمَا ءَالِهَةٌ إِلَّا اللَّهُ لَفَسَدَتَا
Lev kâne fîhima âlihetün illallahu lefesedetâ. “Eğer bu yerde gökte Allah’tan başka bir kuvvet daha olsaydı, bir emir, kuvvet sahibi varlık daha olsaydı, mücadele ederlerdi, ortalık karmakarış olurdu.” Lefesedetâ. Yer, gök mahvolurdu, fesada uğrardı, bozulurdu, karmakarış olurdu. Neden?
O bir şey söyler, ötekisi bir şey söyler. Bir birliğin başında iki tane komutan olsa, birisi ‘hücum’ dese, ötekisi ‘dur’ dese, birisi ‘ileri’ dese, ötekisi ‘geri’ dese, birisi ‘sağa’ dese, ötekisi ‘sola’ dese, bu askerler ne yapacak? Birbirine çarparlar, mahvolurlar. İşte, karışıklık olur. Fesat, karışıklık demek. Karmakarış olur ortalık. Eğer Allah’tan başka bir ilah daha olsaydı, bir tanrı daha -hâşâ sümme hâşâ- olsaydı, nizam bozulurdu, karmakarış olurdu.
Ne diyorlar? Külhan beyler bile söylüyor, “bana bak” diyor, “çekil buradan” diyor, “bir çöplükte iki tane horoz ötmez” diyor, “hadi bakalım, burası benim semtim” diyor. Yani, olmuyor iki tane. Ya birisi ötekisini temizleyecek, tepeleyecek, çekecek, kaçırtacak.. Bir tane olacak yani, öyle iki tane olmuyor.
Bunları Allah celle celaluhu çok güzel anlatıyor Kur’ân-ı Kerîm’de. O zaman elhamdülillah, bizim imanımız ne kadar kuvvetliymiş, elhamdülillah ne kadar doğru yoldaymışım. Elhamdülillah ne kadar sağlam, akla, mantığa, ilme, hikmete, irfana uygun bizim dinimiz var. Hamd ediyoruz, secdelere kapanıyoruz, sevinçten uçuyoruz yani, elhamdülillah ki müslümanız diye.
Elhamdülillah bizim dinimiz ne kadar güzelmiş, memnun oluyoruz.
Evet, Kur’ân-ı Kerîm’de ne vardır? Böyle şeyler de vardır, yani,
Ve kısasun. Demin de söylediğim gibi kıssalar vardır. Firavun ne yaptı, sonra ne oldu? “Bu dağlar benimdir” dedi, “bu ovalar benimdir” dedi, “bu ülke benimdir” dedi, “benden başka sizin tanrınız olamaz, bana tapacaksınız” dedi.. Sonra ne oldu? Suda boğuldu gitti, leşini deniz kenara attı. Hani, ne oldu? Nerede kaldı o iddialar, o palavralar? Bitti. İşte, bilmem Nuh aleyhisselam’ın kavmi, dinlemediler, hem de nasıl dinlememişler, inada bak yani,
رَبِّ إِنِّي دَعَوْتُ قَوْمِي لَيْلًا وَنَهَارًا. فَلَمْ يَزِدْهُمْ دُعَائِي إِلَّا فِرَارًا
Rabbi innî deavtü kavmî leylen ve neharâ felem yezidhum duâ’î illâ firârâ. “Gece gündüz ben kavmimi senin yoluna çağırdım yâ Rabbi!” diyor Nuh aleyhisselam, burasına gelmiş, “Gece gündüz kavmimi senin yoluna çağırdım yâ Rabbi; onlar da ben çağırdıkça kaçtılar.” diyor. Firar. Felem yezidhum duâ’î illâ firârâ. “Benim onlara davet etmem, çağırmam onların firarını arttırdı.” Çağırdıkça firar ediyor, aksine yani. İnadına, gerisin geriye.
وَإِنِّي كُلَّمَا دَعَوْتُهُمْ لِتَغْفِرَ لَهُمْ جَعَلُوا أَصَابِعَهُمْ فِي ءَاذَانِهِمْ
Ve innî küllema de’avtuhum liteğfira lehum ce’alû esâbi’ahum fî âzânihim. Ben senin ayetlerini onlara okurken, senin yoluna onları çağırırken ne yaptılar onlar; kulaklarını tıkadılar, yani bir de ‘boş ver’ demekle yetinmiyor, bir de inadından kulaklarını tıkıyor. Böyle inat ettiler, ne oldu? Tufan geldi, hepsini sildi süpürdü, hepsi boğuldu, Nuh aleyhisselam’ın yanında olanlar, ona iman edenler kurtuldu. Oğlu iman etmedi, mahvoldu; karısı iman etmedi, mahvoldu. Çok ibretli…
Eh işte, bunlar nedir?
İşte, bunlar emsaldir, kıssalardır. Kıssayı söylüyoruz. Sonra mesel, meseller de vardır. Demek ki, bu hadîs-i şerîfe göre, “Kur’ân-ı Kerîm yedi harftir”den maksat, yedi kısımdır demek. İşte bu da emir, nehiy, teşvik, terhib, cedel, kısas, mesel diye sıralanmış.
أُنْزِلَ القُرْآنُ من سَبْعَةِ أبْوابٍ على سَبْعَةِ أحْرُفٍ كلُّها شافٍ كافٍ.
Ünzile’l-kur’ânu min seb’ati ebvâbin ‘alâ seb’ati ahrufin küllüha şâfin kâfin.
Muaz radıyallahu anh’ten. Buyurmuş ki Resûlullah Efendimiz:
Küllüha şâfin kâfin. “Kur’ân-ı Kerîm yedi kapıdan, yedi harf üzere inmiştir. Her birisi şifa bahşedicidir, insanın dertlerine, sorularını cevaplandırmaya kifayet edici mahiyettedir.”
Yani, çeşitleri var Kur’ân-ı Kerîm’in. Nedir bu çeşitler?
Şunu anlıyoruz ki; Kur’ân-ı Kerîm’in içinde çeşitli, sınıflandırmalara göre farklı durumda olan ayetler var. Bunları öğrenmek lazım, dikkat etmek lazım geliyor.
أُنْزِلَ الْقُرْآنُ فِي ثَلَاثَةِ أَمْكِنَةٍ مَكَّةَ وَالْمَدِينَةَ وَالشَّام.
Ünzile’l-kur’ânu fî selâsi emkinetin mekkete ve’l-medînete ve’ş-şâm.
“Kur’ân-ı Kerîm üç yerde inmiştir. Mekke’de, Medine’de ve Şam’da.” diye bildiriyor.
Şimdi, bir kere ayetler genel olarak Mekkî ve Medenî, yani, Mekke’ye ait, Medine’ye ait diye ikiye ayrılır. Onun için surenin başında yazar, falanca sure, bu sure Mekkî sûredir. Yani Mekke’de inmiş suredir demek. Tabi, Mekkî kelimesinin tarifi var. Medenî, yani Medineli sözünün tarifi var. Bunların detayı Kur’ân-ı Kerîm’i anlatan güzel kitaplar var. Ömer Nasuhi Hocamızın güzel kitabı var, daha başka kimselerin kitapları var. Mekke ve Medineli, hangileri Mekkî sayılır, hangileri Medineli sayılır…
Bir de burada diyor ki, Şam diyor. Tabi, Peygamber Efendimiz Şam’a kadar gitmedi ama Tebük'e kadar gitti. Araplara göre Peygamber Efendimiz’in zamanında, kuzey taraf Şam sayılırdı. Yani biz Şam deyince şimdi Suriye’nin başşehrini düşünüyoruz, Araplarda o mânaya değil. Suriye’nin başşehrinin adı başka, ona Dımaşk diyorlar. Avrupalılarda da başka Damaskus (Damascus) diyorlar, aynı. Dımaşk ve Damaskus aynıdır. Şam dedikleri sol taraf demek aslında, kelimenin çıkışı. Şam ne demek? Sol taraf demek. Yani, niye sol taraf demişler, kuzeyde olan kısımlara, yukarıda olan kısımlara?
Güneşe doğru baktıkları zamanı esas almışlar, eski Araplar. Güneşe doğru baktıkları zaman doğuya bakıyorlar, tabi, ne olur, sol taraf şam, yani sol, kuzey taraf olur. Sağ taraf, Yemen, yani yemin, sağ taraf demek Arapçada. Cenub, yani Yemen, ondan demişler. Yemen’e Yemen denmesi, sağda olduğundan; Şam’a Şam denmesi, solda olduğundan. Şark, garb, güneşin doğduğu yer, battığı yer, sağ taraf, sol taraf diye isimlendirmişler. Onun için aşağı tarafta, cenubde olan yere Yemen diyorlar, yukarıda olan yere de Şam diyarı diyorlar. Bir şehir değil. Mıntıka yani, kuzey demek! Demek ki, Mekke’de inmiş, Medine’de inmiş, kuzey tarafta inmiş diye, öyle bir sıralama var.
Başka tasnifler de var ayetlerin; gece inenleri var, leylî deniliyor, gündüz inenler var, neharî deniliyor. Çeşitli taksimler var, o Kur’ân-ı Kerîm’i anlatan kitaplardan, onları güzelce öğrenirsiniz. Tariflerini de öğrenirsiniz. Çünkü Medineli ayet denildiği zaman, Mekkî ayet denildiği zaman ne anlaşılacak, o hususta da başka tarifler var.
Kur’ân-ı Kerîm’i iyi öğrenmek için Kur’an bilgilerini tam öğrenmemiz lazım. Sağlam âlimlerin, büyük alimlerin, takva ehli, salih alimlerin Kur’an üzerine yazmış olduğu kitapları okumak lazım. Bozuk insanların kitaplarını okumamak lazım, çünkü bozuk insan meseleye tam vakıf değildir, yanlış fikir söyler, eksik fikir söyler, yanlış bilgi sahibi olur insan.
Demek ki, biz okuyacağımız kitaplarda konunun uzmanı, hakikaten mütehassısı, âlimi olan insanların eserini okuyacağız; cahili olan insanların eserlerini okumaktan kaçınacağız. Çünkü vakit israfıdır. Cahilin yanlışını düzelteceğim derken, çok zaman harcanır. Delinin birisi bir kuyuya bir taş atar, on tane akıllı o taşı çıkaracağım diye ter döker. Kolay değil, yani onun için yanlış kitap okumayın.
Bir arkadaş vardı, profesör, öldü, Allah rahmet eylesin. Fransa’ya gitmiş, tabi orada müslüman, ilahiyatlı olduğu için, oradaki, kaldığı şehirdeki insanlarla çeşitli münakaşalar yapmışlar dinî konularda. O da demiş ki, “Bak, şu kitabı; göreceksin o zaman bizim haklı olduğumuzu.” O zaman diyor ki, hayret ettim diyor bana anlatırken, “ben” demiş, “senin söylediğin kitabı papaza sormadan okuyamam. Önce papaza bir soracağım, ‘şu kitabı oku’ diyorlar, okuyayım mı, okumayayım mı; ‘oku’ derse okuyacağım.” diyor. Bak adamlar nasıl bağlamışlar, kendi elemanlarını. “O kitabı okuma” diyecek, tamam. Bir bakıma güzel. Neden?
Mütehassısı hangi kitabın okunacağını, okunmayacağını söyleyebilir. Onun için bizde de kardeşlerimiz her kitabı okumasa da, âlime gelse sorsa iyi olur. Hangi kitabı okuyacağını aslında gerçek âlim bir kimseye sorması lazım. Fransa’daydı anlattığı, Paris’e yakın bir yerdi, gidip Hamidullah Bey’e sorsunlar bakalım, ne diyecek.
Gerçekten âlim olan, gidip bir insana, ona sorman lazımdı.
Evet, böylece Kur’ân-ı Kerîm’i iyi öğrenmek lazım diye bu bu hadîs-i şerîflerden sonra ona dikkati çekiyoruz. Bak, o âyet-i kerîmeyi hiç unutmayın, sabahları okunuyor, mihrapta. “Eğer bu Kur’ân-ı Kerîm’i, Biz Azîmü’ş-şan -âlemlerin Rabbi olarak, Allah kendisi buyuruyor- eğer bir taşın, taştan bir dağın üstüne indirseydim bu Kur’ân-ı Kerîm’i, dağ parça parça olurdu, Allah korkusundan böyle büzülüp kalırdı, saygıdan, korkudan.” Siz ne oluyorsunuz? Yani, Allah’ın kelâmı bu kadar önemli. Onun için bunu öğreneceğiz. Öğrenmek için de, bu kadar hadîs-i şerîften aklımızda kalan ne; Kur’ân-ı Kerîm’in incelikleri var, çeşitleri var, onları da öğreneceğiz. Bu çeşitleri kimden öğreneceğiz? Kur’an’ı iyi bilen âlim, salih, abid, zahid, ehl-i Kur’an, Allah’ın mübarek kullarından öğreneceğiz.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz, bu Râmuz’un seksen dördüncü sayfasının yedinci hadîs-i şerîfinde buyuruyor ki:
انْصُرْ أخاكَ ظالِماً أوْ مَظْلوماً يَارَسُولَ اللَّهِ أنْصُرُهُ مَظْلُوماً فَكَيْفَ أنْصرُهُ ظالِماً قال تَحْجُزُهُ عن الظُّلْمِ فإنَّ ذلك نَصْرُهُ.
Unsur ehâke zâlimen ev mazlûmen. Yâ resûlallah ensuruhû mazlûmen fekeyfe ensuruhû zâlimen. Kâle tahcuzuhû ani’z-zulmi fe inne zâlike nasruhû.
Ahmed b. Hanbel radıyallahu anh’ten, Tirmizî’den, hem de Tirmizî “hasen sahih hadis” diyor, İbni Hibbân’dan, Enes radıyallahu anh’ten, İbni Ömer radıyallahu anh’ten Taberanî, rivayet etmiş bu hadîs-i şerîfi. Yani, sahih bir hadîs-i şerîf.
Ne buyurmuş Peygamber Efendimiz:
“Sen müslüman kardeşine, zalim de olsa yardım et, mazlum da olsa yardım et.” Demişler ki: “Ya Resûlallah, mazlum olduğu zaman koşayım yardımına, kurtarayım, tamam, mazlum olduğu zaman yardımcı olayım. Yani, birisi ona zulmediyor, gideyim kurtarayım, tamam. Ama zalim iken nasıl yardım edeceğim, olur mu, zalime gidip yardım etmek olur mu?” Yardım etsem, adam öbür taraftaki adamı dövüyor, ona yardım etsem ben de günaha girerim. Kesiyor, ben de kessem, ben de katil olurum. Yani, zalime yardım nasıl olacak diye sormuşlar.
İyi ki sormuşlar. Çünkü Peygamber Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem bazı konular, dinleyenlerin hatırında iyice yerleşsin diye nükteli söylerdi ve bu herkesin hatırında kalırdı.
Peygamber Efendimiz dedi ki; “Zalim kardeşine de yardım et, mazlum kardeşine de yardım et.” Tabi herkes afallar, şaşırır, çünkü dinimizde çok kesin olarak biliyoruz ki, zalime yardım edilmez. Zalime meyledilmez. Zalime eyvallah denilmez. Zalime destek olunmaz. Zalimin yüzüne gülünmez. Zalim desteklenmez. Bunu biliyoruz, kesin bu, Allah’ın çok aşikâr bir emri bu! “Zalimken yardım edin, mazlumken yardım edin, ne demek oluyor?” Hemen sormuşlar. Sorulsun diye zaten Efendimiz mahsustan öyle nükteli söylemiş oluyor. Sorunca, demişler ki; “Mazlumken yardım edelim ama zalimken nasıl yardım edebiliriz?”
“Zalim kardeşini zulüm yapmaktan men edersin, engellersin, yaptırtmazsın, yapma bunu diye, işte o da ona yardımdır.” Neden? Zulmü yapsa belasını bulacak, cehenneme gidecek, cezasını çekecek, yaptırmayınca ona yardım oluyor. Zalime yardım nasıl olacak? Zulmünü engellemekle olacak, yaptırtmamakla olacak.
Yani mü’min mü’min kardeşini sevecek. Tamam, hepimiz birbirimizi seveceğiz. Aziz ve muhterem kardeşlerim, bu çok mühim bir husus. Nasıl kardeşiz? Âhiret kardeşiyiz. Nedir bu? Âhiret kardeşliği çok sevaplı bir şeydir. Âhiret kardeşi olanlara, Allah mahşer yerinde Arş-ı Âlâ’nın gölgesinde nurdan minberlerde gölgelendirecek, sefa sürecekler, büyük mükâfatlar verecek, çok sevaplar kazanacaklar. Onun için kardeş olmak çok önemlidir.
Birbirimizi çok seveceğiz, birbirimizi destekleyeceğiz, birbirimize yardımcı olacağız, kenetleneceğiz, beraber çalışacağız. İslâm’ı koruyacağız, müslümanlara yardımcı olacağız. Ama zalimse zulmünü yaptırmayacağız, doğru yola çekeceğiz. Şaşırmışsa, hakka çekeceğiz. Sapıtmışsa, düzelmesine çalışacağız. O tarzda. Doğru yolda gidiyorsa, destekleyeceğiz. Evet, Allah bir insanın hayrını murad etti mi, ona iyi bir arkadaş nasip edermiş; bilmediğini hatırlatırmış, iyi şeylerden, bildiği şeyi yapmasına yardımcı olurmuş. Vazifemiz böyle olacak.
Allah hepinizden razı olsun. Hepimizi böyle birbirini seven, hakiki âhiret kardeşleri eylesin.
02.06.1996 -
İmtihanlara Sabır, Sıla-i
01.12.1996 -
Hudutta Nöbet Beklemenin
