02.06.1996 - Kötü Söz, Başkalarını Güldürerek Günaha Girmek

02.06.1996 - Kötü Söz, Başkalarını Güldürerek Günaha Girmek
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi Rabbi'l-âlemîn. Hamden kesîran tayyiben müberaken fîh. Alâ külli hâlin ve fî külli hîn. Ve's-salâtu ve's-selâmu alâ seyyidinâ Muhammedin ve âlihî ve sahbihî ve men tebi'ahû bi-ihsânin ilâ yevmi'd-dîn. Emmâ ba'd:
Fa'lemû eyyühe'l-ihvân fe-inne efdale'l-hadîsi kitâbullah ve efdale'l-hedyi hedyu seyyidinâ Muhammedin sallallahu aleyhi ve sellem ve şerre'l-umûri muhdesâtuhâ ve külle muhdesetün bid'atün ve külle bid'atin dalâletün ve külle dalâletin ve sâhibehâ fî'n-nâr. Ve bi's-senedi'l-muttasılı ile'n-nebiyyi sallallahu aleyhi ve selleme ennehû kâl:
İnne’r-racüle. "Adam" Le-yetekellemü bi’l-kelimeti. "Bir kelam konuşur, bir söz söyler." Min suhti’llâh. "Allah’ın kızdığı cinsten bir söz" veya min sehatillah "Allah’ın kızgınlığını çekecek olan sözlerden bir söz sarf eder, bir söz konuşur." Lâ yera bihâ be’sen. "Onu da umursamaz, bir beis görmez."
"Bunu söylesem ne olacak?" der, önemsemez. Halbuki önemlidir. Allah’ı kızdıracak bir sözdür. O, onu önemsiz sanır, önemsemez bir söz söyler.
Ne olur?
Fe-yehvî bihâ fî cehenneme seb’îne harîfen. "Bu sözü ile bu sözünün karşılığı olan ceza olarak cehenneme uçar."
Cehenneme doğru, cehennemin derinliklerine doğru kayar gider.
Seb’îne harîfen. "70 son bahar miktarı kadar cehenneme doğru kayar gider." Bir sözden dolayı.
Harif, Arapça’ da mevsimlerden birinin adıdır. Kışa şita’ derler, yaza sayf. Yazın gidilen yere de onun için sayfiye diyorlar; "sayfiye evi, sayfiye yeri" diyorlar. "Yazlık" demek.
Kışa ne diyorlar? Şita’.
Rıhlete’ş-şitâi ve’s-sayf. "Kışın ve yazın yapılan ticarî yolculuklar"
Kureyş suresinde geçer. Yaz ve kış. Tamam, yazı kışı bildik.
Arapça’ da ilkbahar nasıl denir?
Rebi’. Ra harfi, b harfi, y harfi, ayın harfi; rebi’, ilkbahar demek.
Sonbahar nasıl denir?
Harîf. Hı harfiyle, hani hı olmasa, herif olur. "Herif" diyoruz ya. "Herif kalkmış bir de bana akıl öğretmeye çalışıyor." gibi. Herif aslında "hüner sahibi, hirfet sahibi, meslek sahibi, hünerli insan" demek, "arkadaş" demek ama biz onu hakaret mânasına kullanıyoruz. "Herifin söylediğine bak ya! Allah Allah, bir de kalkmış bana akıl öğretiyor." gibi. Bu, ha harfiyle. Hı harfiyle olursa, harîf, hı harfiyle, -elif, be, te, se, cim, ha, hı- hı harfi; hırıltılı bir sestir. Arapça’ da vardır.
Türkçe’ de var mı? Türkçe’ de de vardır ama millet bilmez. Çünkü alfabeye koymamışlar.
Adam ne diyor?
Erzurumlu vatandaş, asker oluyor, komutanı onu kulübeye dikiyor;
"Buradan öteye kimseyi geçirme!" diyor.
Sen yanına gidiyorsun, geçmek istiyorsun;
"Dur, hemşerim! Yasah! Buradan geçmek yok!" diyor.
"Yasah..." İşte o hı harfi.
Kırşehirli ne diyor?
"Yıhmah" Yıkmak demiyor, "yıhmah" diyor.
Anadolu’nun bazı yerlerinde böyle kullanılır. Konyalının "Gonya", "goyun, guzu" dediği gibi; bazı yerlerde de "yapmak" demezler, "yapmah" derler; "yasak" demezler, "yasah" derler; "yoksul" demezler, "yohsul" derler; "yok" demezler, "yoh" derler. İşte o hı harfi dilimizde telaffuz olarak var.
Bizim bugünkü alfabemizde, Türkçe’ de olduğu halde işareti alfabeye girmemiş ama eski alfabede olan harflerden birisi de bu hı’dır. Bir de kâf-i nûnî vardır; Türkçe’nin öz be öz harflerinden birisidir, kâf-i nûnî. "Ben" diyoruz mesela. "Yanağında ben var." Aslında "ben" değil, "ben." 999, bin diyoruz, bin. "Bin" değil. Bin, "üstüne çık, otur" demek. Bin, deniz, domuz. Bunların içinde hep bu harf var. Ama alfabeye koymamışlar. Ses var, alfabede işareti yok. Halbuki "bin" başka, "bin" başka. "Ben" başka, "ben" başka. Farklı. O harften dolayı kelimeler bile değişiyor. Alfabeye konmamış, bir eksikliktir. Yani alfabemiz matah bir şey değil, ahım şahım bir şey değil, eksikleri var.
Bunları neden açtık?
Harîf, "sonbahar" demek.
"Önemsemediği bir lafı söyler, Allah’ı kızdıracak bir söz söyler; 70 sonbaharlık, yani 70 yıllık derinliğe cehennemin ta aşağılarına uçar gider."
Muhterem kardeşlerim!
Allah neyi sevmez? Allah-u Teâlâ hazretleri şirki sevmez.
İnne’ş-şirke le-zulmün azîm.
Eğer Allah’ın varlığına birliğine dair yanlış bir söz söylerse, çok kızar Allah, çok kızar! O zaman Allah gazap eder. Allah-u Teâlâ hazretleri şirki sevmez, küfrü sevmez, zulmü sevmez. Yalanı sevmez, küfrü, ağız bozukluğunu, sövmeyi sevmez. Kalp kırıcılığı sevmez, böbürlenmeyi sevmez.
Günahların ekseriyeti dille işlenir. İnsanı en çok zarara sokan uzuvlarından birisi dilidir.
Neden?
Bu dil belasına, Müslüman mütedeyyin insan bile müpteladır da onun için. Peygamber Efendimiz;
"İnsanları en çok cehenneme sokan iki dudağı ile iki bacağı arasıdır?" buyuruyor, değil mi?
Tamam. Dil belası dışında bir de iki bacak arası var ama ona namuslu insanlar kaymaz da kendisini korur:
"Elhamdülillah! Harama kuşak çözmedim." der.
Ama bu dili, Müslüman bile güzel kullanamaz. Müslüman bile günah işlemeden bu dili kullanmasını beceremez. Yalan yere şahitlik yapar, yalan söyler, yanlış söyler, kırıcı söyler, eksik söyler, vesaire vesaire... Sabahtan akşama şu iki dudak kıpırdadıkça, dil oynadıkça, konuşuldukça insana günah yazılır durur.
Ne yapmak lazım? Kontrol etmek lazım.
Biliyor musunuz ki sükût İslâm’a göre, Peygamber Efendimiz’ in hadis-i şeriflerde bildirdiğine göre ibadettir.
Biliyor muydunuz?
Dergilerde birkaç defa yazdım. Bu hayret edilecek bir şeydir. İslâm’da sükût ibadettir. Millet ibadeti bırakıyor; vır vır vır, dır dır dır günahlı işi yapıyor. Sükût ibadet ama o boyuna konuşur.
Bir mecliste 10 kişi oturuyor. Tamam. Bu meclisteki insanlar adaletli konuşacak olsalar konuşmalarının ancak onda birini konuşmaları lazım, çünkü her birisinin hakkı var. On kişi varsa onda bir konuşacak. Ama bakarsın, birisi açar ağzını; dır dır dır, vır vır vır, zır zır zır boyuna o konuşur.
E ötekilerin hakkı? Hani sohbetin adabı, hani kardeşin hakkı?
Hâsılı, insan bu dille çok günaha girer. Ne yapmalıyız?
Ya sükût edip ibadet sevabı almalıyız ya da konuştuğumuz zaman sevaplı konuşmalıyız, sevap kazanmalıyız. Günaha girmemeye çok dikkat etmeliyiz. Konuşma budalası, geveze, zevzek olmamalıyız. "Geveze" diyoruz, "zevzek" diyoruz, "çok konuşuyor" diyoruz, "çenesi boyuna çalışıyor" diyoruz, "susmak bilmiyor" diyoruz. Bunlar hep edep eksiklikleridir.
Halbuki et-turuku küllühâ âdâbün; "Tarikatlar edeptir."
Bir insan tarikate girdi mi edebi öğrenecek; oturmanın edebini öğrenecek, konuşmanın edebini öğrenecek, susmayı öğrenecek, dinlemeyi öğrenecek, yardım etmeyi öğrenecek, sevmeyi öğrenecek, affetmeyi öğrenecek, büyükleri saymayı öğrenecek, vefayı öğrenecek.
Tarikat bir mektep, bir üniversite, görünmeyen bir üniversite. Burada çok şeyler öğrenecek tabi öğrenirse. Ama talebe olduğunun farkında değilse, dersleri dinlemiyorsa, imtihanları kaybediyorsa diploma alamaz. Üniversiteye girmiş ama 18 senedir, 20 senedir üniversitede.
Neden? Çünkü dikkat etmiyor, imtihanları geçemiyor.
İnne’r-racüle le-yetekellemü bi’l-kelimeti. "Adam bir kelime, bir söz, bir kelam konuşur."
Biliyorsunuz buradaki "adam" sözü "kişi" demek, "kadınlar müstesna demek" değil. "Kadınlar dedikodu yapabilir." mânasına değil. Kadınlar da yapamaz.
Kim dedikodu yaparsa, kim gıybet yaparsa, kim iftira ederse, kim boş konuşursa, kim yalan konuşursa kadın olsun erkek olsun günahı eşittir, ikisi de günaha girerler. Burada "adam" denmesi, Arapçanın adabındandır. Kadını ağza almamak edebi vardır. Onun için "adam" der geçerler. Ama bu işin içinde kadınlar da bahis konusudur.
"Adam bir kelam konuşur, bir söz söyler." Yudhiku cülesâehû. "Kendisiyle beraber oturmuş olan insanları güldürmek için bir kelam sarf eder, söyler." Yehvî bihâ eb’ade mine’s-süreyyâ. "Süreyya yıldızından daha öteye, cehennemde daha uzak mesafe derine kayar."
Süreyya yıldızı gökte. Artık aya ne kadar zor gittiler. Hâlâ "Venüs’e gideceğiz." diye uğraşıyorlar.
Bu Süreyya yıldızı kim bilir ne kadar uzakta?
Evet, insanların bazen dille işlediği günahların temel duygusu tahlil edilirse görülür.
Bu adam bu sözü neden söylüyor?
İnsan sözü ekseriyetle etrafı güldürmek için söyler. Fıkrayı ondan söyler, şakayı ondan yapar, nükteyi ondan sarf eder. Kasılır, düşünür, gözlerini açar, başını sallar.
Neden? "Etrafındakiler kendisini beğensin ve gülsün." diye.
Sen palyaço musun? Sen etraftaki insanları güldürmeye mecbur musun? Güldürme, günaha girme. Güldürmek şart mı? Çok mu gülecek halimiz var? Çok mu gülecek haldeyiz?
Çeçenistan’daki kardeşlerimiz bomba yağmuru altında. Rus uçakları nasıl bomba atıyor. Bombaları öyle yağdırıyor ki buradan kaçan öbür tarafa yetişemeden bomba yine üstüne düşüyor; yağmur gibi. Avrupa Rusya’ya yine bilmem kaç milyar dolar yardım yaptı.
Neden? "Kafkasya’da Müslümanlara karşı çarpışıyor, ekonomisi sarsılıyor, destek olsun." diye.
Biz ne yapıyoruz?
Kaç yüz bin kişinin evi yıkıldı, üstü başı yırtık pırtık, aç. Komşu ülkelere sığınabilen sığındı, herkesin evinde üç beş tane muhacir var. Yiyecek bulmakta zorluk çekiyorlar, ilaç bulamıyorlar. Ne sıkıntılar çekiyorlar, biliyor musun? Çok mu gülünecek halimiz var? Çok mu kır sefası yapacak halimiz var? Onlar insan değil mi? Onlar bizim kardeşimiz değil mi? Onlar Müslüman değil mi? Onların canı yok mu? Bizim onlara yardım etmemiz vazife değil mi?
"E ne yapalım, işte bizim burada harp yok, tamam, çok şükür."
Çok şükür ama sen bu iyi halinde kötü durumda olanları düşünmezsen olmaz ki. Çeçenistan; işte bizim Karadeniz’in biraz ötesi. Bizim Artvin’in, Kars’ın ilerisinde Kafkas Dağları var; onun ötesi. Kardeşlerimiz, Şeyh Şamil’in torunları. Müslüman, mütedeyyin insanlar. Beş vakit namazlı niyazlı insanlar.
"Bu memleket benim. Ruslar sonradan geldiler, gitsinler. Madem herkesin hürriyeti var, gitsinler. Bunlar burayı zorla istila etti. Buralar onların memleketi değil, gitsinler." diyor.
Haklı. Ne Birleşmiş Milletler dinliyor ne düvel-i İslâmiyye dinliyor.
Birleşmiş Milletler dinlemez. Tamam.
Peki Müslümanlar? Müslümanlar niye dinlemiyor? Müslümanlar niye yardım etmiyor?
Kendi Kıbrıslı kardeşini koruyamıyorsun.
Kıbrıslı kardeşin zulme, haksızlığa uğradı, toprakları çiğnendi, yerinden atıldı, katliama uğratıldı, köyler basıldı, 60-70 kişi tarandı, toplu mezarlara gömüldü; çarpıştılar, cihat ettiler, topraklarının bir kısmını kurtardılar. Elbette tanıyacağız, hakları. Her yönden haklı durumdalar.
İstanbul’un Fethi yıl dönümünde İstanbul’u fetheden Fatih Sultan Mehmed’in aleyhinde sergi açılıyor.
Gülünecek halde miyiz?
Bakın, hesaplayın. Oturup ağlamamız lazım. Bizim hiç gülmememiz lazım. "Gülme gülme, ağla gönül" ilahisini hepiniz öğrenin. Gülme gülme, ağla gönül. Çok mu gülünecek halimiz var? Hem gülüyor hem de başkasını güldüreceğim diye bir laf söylüyor; ondan sonra Allah’ın gazabına uğruyor. Konuşmasın, söylemesin. Başkasını güldürmek şart mı? Allah’ın hoşuna gitmeyecek söz söylüyor.
Oflu Hoca şöyle yapmış da böyle olmuş da. Kah kah kah, kih kih kih.
Yok, adam cennete gitmiş, bakmış da orada hep sakallı softalar var, beğenmemiş. Kah kah kah, kih kih kih.
Bunun gülünecek bir tarafı var mı?
Cennetle, cehennemle alay ediyor. Vaizle alay ediyor. Kur’an’la alay ediyor. Ahiret inancını ayaklar altına alıyor. Allah’ın sevmediği şeyleri söylüyor. Bunların yapılmaması lazım.
Aziz ve muhterem kardeşlerim!
Onun için aman sözümüze dikkat edelim. Allah-u Teâlâ hazretlerini kızdıracak, Allah’ın gazabını çekecek söz söylemeyelim. Allah’ın sevdiği sözleri söyleyelim. Dilimizle Allah’ı zikredelim. Dilimizle emr-i maruf, nehy-i münker yapalım. Dilimizle Hakk’ı, sabrı tavsiye edelim. Bunlar Kur’ân-ı Kerîm’de söyleniyor. Güzel konuşalım. Tatlı konuşalım. Gönül alıcı konuşalım. Gönül yapıcı konuşalım. Faydalı konuşalım. Faydalı işler yapalım. Bilgi bakımından bir sürü eksiğimiz var. Onları birbirimize öğreteceğiz.
Ne zaman öğreteceğiz?
Elimizdeki en kıymetli varlığımız zamandır. Herkesin elinde, cebinde, üstünde bir şey var. Saati, kalemi, cüzdanı, telefonu kıymetlidir. Herkesin kıymetli bir şeyi vardır. Ama en kıymetli varlığımız zamandır. Zamanımızın bir saniyesini bile boşa harcamamaya azamî dikkat etmeliyiz. Hayırla geçmeli, sevapla geçmeli. Sevap kazanmalıyız. Zamanın kullanımına dikkat etmeliyiz. Dilimize sahip olmalıyız. Günahlardan kaçınmaya dikkat etmeliyiz.
Bu iki hadis-i şerif bunu gösteriyor. Birincisinde, cehennemde nasıl 70 yıllık çukura uçtuğunu anlatıyor. İkincisinde de kişinin Süreyya yıldızından daha uzak mesafede Allah’ın rahmetinden uzaklara gittiği anlatılıyor. Onun için sükûtun ibadet olduğunu bilin ya hayır söyleyin ya susun. Günahlı konuşmayın, konuşmayalım. Bundan sonra kararımız o olsun.
Sayfanın sonuncu hadisi, 12. hadis:
İnne’r-racüle izâ radiye hedye’r-racüli ve amelehû fe-hüve mislühû.
Taberânî, Ukbe’tü’bnü Âmir radıyallahu anh’ten rivayet etmiş.
Bu mühim bir kaidedir. Çok mühim bir ilâhî kanundur. Çok önemli bir hakikattir. Bunu hepiniz aklınıza çok iyi yerleştirin. Hiç unutmayın, her yerde söyleyin.
İnne’r-racüle. "Adam, bir adam, herhangi bir adam" İzâ radiye hedye’r-racüli. "Bir başka adamın gidişine, hal ve tavrına razı olursa." Ve amelehû. "İşlediği işlere memnun olursa, razı olursa." Fe-hüve mislühû. "Tam onun gibidir."
Kaide bu.
"Bir adam, başka bir kişiyi, yaptığı işi, gidişini, halini, tavrını beğeniyorsa onun gibidir."
Ne demek? Allah o adama ne muamele yapacaksa, buna da aynı muameleyi yapar.
Kimin halini, tavrını beğeniyor? Amerikan artisti filancayı beğeniyor.
En çok kimi beğeniyorsun?
"Amerikan artisti falancayı beğeniyorum." Tamam.
Yaptığı işi de beğeniyor. Tamam.
Allah o adama ne muamele yapacaksa bu da aynı muameleye tâbidir.
"Kişi, sevdiğiyle beraber olacak."
Halini, gidişini, yaptığı işi beğendiği kimsenin durumuna düşer, onun muamelesine tâbi olur. Allah tarafından ona da onun muamelesi yapılır.
Buradan ne kanun ne kaide çıkıyor?
Bu kanundan ne yapmamız gerektiğini anlıyoruz?
Allah’ın sevmediği insanları, Allah’ın sevmediği hal ve gidişleri, Allah’ın sevmediği işleri yapanları sevmememiz gerekiyor. Seversek, razı olursak, memnun olursak, alkışlarsak, taraftar olursak onun durumuna düşeriz. İyi insanları, mübarek insanları, salih insanları, yüksek insanları, peygamberleri, evliyâullahı, salihleri, alimleri, kâmilleri, fazılları seviyorsak onların hal ve gidişini, yaptıkları işleri istiyorsak, özlüyorsak, beğeniyorsak o zaman da mükâfat var; o zaman da onlar gibi olacağız.
Adam Fatih Sultan Mehmed’i çok seviyor, çocuğuna Fatih adını veriyor.
Neden? Dünya üzerinde fethedilecek o kadar çok kale var ki elbette çok Fatihlere ihtiyaç var.
Ama Fatih’in İstanbul’u nasıl aldığını unutmayalım. Lafla almadı. Öyle çalıştı ki öyle tedbirler aldı ki cihanın ağzı açık kalıyor. Gemileri karadan yürüttü, o zamana kadar görülmemiş toplar yaptı, icat edilmemiş havan topunu icat etti, Haliç’in zincirlerine karşı tedbir aldı, Rum’un söndürülmeyen ateşinin karşısında tedbir aldı, Rumelihisarı’nı yaptı, Boğaz’ı kilitledi, Çanakkale’ye hisar yaptı. Çanakkale’nin Kilitbahir ile bu tarafında Fatih’in yaptırdığı hisar vardır. Ya Çanakkale’den gelir düşman ya Karadeniz’den gelir; oraya iki tane hisar yaptı, Boğaz’ı kesti.
Fatih Sultan Mehmed Çanakkale’ye hisar yaptığında; "Bu kaleyi şu tarihte yaptırdım." diye üstüne kitabe yazdırmış. Bir kültür düşmanı, "o eski harf" diye, orayı kazımış! Fatih’in kitabesini kazımış. Kültürün kıymetini bilmez! Etrafındaki bir sürü insan da onu engelleyememiş. Bir insan deli olabilir, çılgın olabilir. Toplum onu engelleyecek. Fatih’in kalesinin kitabesi kazınır mı?
Neden? Kitabe tarihtir. Sen nasıl kazırsın onu?
Bu millet neler görmüş, neler görmüş, neleri yutmuş da ses çıkarmamış. Düşman yalnızca dışarıdan gelmemiş, içeriden de ne düşmanlıklar olmuş.
Neden?
Malımıza, mülkümüze, kültürümüze, örfümüze, âdetimize, mefahirimize, tarihimize sahip çıkmadığımız için. Bak, polis bugün bazı mahallelere giremiyor. Girmek hakkı ama giremiyor. İbret alın. Ne kadar ibretli!
Fatih’i seviyor, çocuğuna Fatih adını veriyor. Şeyh Şamil’i seviyor, çocuğuna Şamil adını veriyor.
Ne demek istiyor?
Benim evladım da Şeyh Şamil gibi olsun. Benim evladım da Fatih gibi olsun. Cihadı seviyor, çocuğuna Mücahit ismini veriyor. Salih insanları seviyor, çocuğuna Salih ismi veriyor.
Çocuğun ismi ne demek?
"Babasının onu nasıl görmek istediğini gösteren niyeti" demek. "Çocuğun ismi, babasının niyeti" demek.
Çok önemli! Çok önemli ve çocuğun da babası üzerinde hakkı. Eğer baba çocuğa olmadık bir isim koyarsa, evlat babadan davacı olabilir; Mahkeme-i Kübra’da kazanır.
Neden? İyi isim koysaydı. İsim bile önemli. Niyet önemli. Sevmek önemli.
Allah-u Tealâ Hazretleri sizi sırat-ı müstakimden ayırmasın. Sevdiği kul eylesin, mârifetüllaha erdirsin, aşkullâhu muhabbetullâhı gönlünüze yerleştirsin. Sevdiği işleri yapmanızı nasip eylesin. Huzuruna sevdiği, razı olduğu kulları olarak varıp cennetiyle cemâliyle müşerref olmayı nasip eylesin. Peygamber Efendimiz’e komşu eylesin.
Bi-hürmeti esrar-ı sûreti’l Fatiha.
24.03.1994 -
Deccal, Tevekkül, Zikrullah
30.03.1995 -
Sünnete Uygun Yaşamak
