17.06.1998 - İman Etmenin Önemi

17.06.1998 - İman Etmenin Önemi
Bismillâhirrahmânirrahîm.
Elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîne hakka hamdihî ve’s-salâtü ve’s-selâmü alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ve men tebiahû bi-ihsânin ecmaîne’t-tayyibîne’t-tâhirîn.
Emma ba’d.
Aziz ve muhterem kardeşlerim;
Alemleri yaratan, yerin, göğün Hâlik’ı, canlıları canlandıran, yaşatan, besleyen, rızıklarını veren, kâinatın saat gibi inceden inceye bütün nizamını tıkır tıkır çalıştıran, Ay’ı, Güneş’i, yıldızları belirli dakikalarla saniyelerle döndüren, eşsiz emsalsiz sanat eseri mahlûkatı yaratan, her birisi ayrı birer sanat harikası olan mahlûkatı yaratan Rabbimiz, mü’min ve müttakî kulları için cenneti hazırlamış.
Mü’min, “iman etmiş olan” demek. Hz. Âdem, ilk insan ve ilk peygamber. Bu insan cinsinin babası, ebü’l-beşer, peygamber. İlk insanla beraber Allah’ın varlığı, birliği, esmâsı, esmâ-i hüsnâsı, sıfat-ı ulyâsı hakkında bilgiler insanlara verildiği halde bazı insanlar raydan çıkmışlar, yoldan çıkmışlar. Babaları mü’min olduğu halde evlatların bir kısmı kâfir olmuş. Bir kısmı, peygamberler kendilerine gerçekleri anlattığı, mucizeler gösterdiği, olağanüstü delillerle gerçekleri anlattığı halde ve bunları gözleri ile gördükleri halde kâfir olmuşlar.
Musa aleyhisselam’ın kavminin buzağı yapıp da tapmaya kalkması o kadar acayip ki. Onunla beraber mücadele verip, deryayı geçip, Firavun’dan kurtulup, Firavun’un gözleri önünde gark olduğunu görüp Musa aleyhisselam’ın nice nice mucizelerini görüp de ondan sonra buzağı yapmaya kalkışması bu işi gösteriyor.
Bildikleri halde bazı insanlar kanıyorlar,kafir oluyorlar, inkar ediyorlar, gerçekleri görmüyorlar, gösterildiği halde gözlerini kapatıyorlar gibi. Bu çok acayip bir olay, ilginç bir olay, hayret edilecek bir olay,kafirlik.
Hiç mantıklı, akıllı bir şey değil! Akıllı, mantıklı bir insanın kabul edeceği bir şey değil! Bir mantıka dayanmıyor, bir muhakemeye dayanmıyor. Aksine muhakemesizliğe, vurdumduymazlığa dayanıyor. Çünkü kâinatta aklı mantığı kullandığın zaman, ilme irfana sarıldığın zaman her şey Allah’ın varlığını gösteriyor. Her şey Allah’ın varlığına delil.
Teemmel sutûra’l-kâinâti fe innehâ mine’l melei’l-â’lâ ileyke ve sâilüh.
Şu kâinatı bir sayfa gibi, bir kitap gibi, bir muazzam yazı gibi, sayfa gibi benzetmeyle düşünürsek bu sayfanın üzerindeki satırları, yazıları okursan görürsün ki; bunların hepsi Allah’tan sana mektup; Allah’ın varlığını, birliğini gösteren delil.
Nasıl oluyor da bir çekirdekten koca ağaç oluyor, nasıl oluyor da meyve veriyor? Şu mahlûklar nasıl oluyor da bir küçük tohumdan hep aynı şekilde o cinsden mahlûklar oluyor?
Adamın bir koyunu var; kuzuluyor, ondan sonra devam ediyor, hep kuzu, hep kuzu, hep kuzu… Allahu ekber!
Nasıl oluyor?
Her şey ne kadar güzel!
Bu meyvelere bu kadar güzel renkler, bu kadar güzel tatlar, kokular nereden geliyor?
Hep aynı. Nasıl oluyor?
İntizamlı. Hep aynı olması, tesadüfî olmadığını gösteriyor. Elmaya baksa insan Allah’ın varlığını anlar. Güle baksa, sümbüle baksa, Allah’ın varlığını kavrar.
Allah yoksa bunları kim yapıyor?
Nasıl bu kadar muntazam oluyor?
Muntazam olduğuna göre Allah’ın varlığı hemen anlaşılıyor. Bir yerde muntazam muntazam çizgiler, muntazam muntazam bir şeyler görseniz ne dersiniz?
“Bunları kesin birisi yapmış.” dersiniz. Onun için inkâr, akla mantığa dayanmıyor, muhakemeye dayanmıyor. Aksine, aklı mantığı durdurduktan ve doludizgin şuursuzca gittikten sonra kâfirlik oluyor. Ama oluyor. Bu kâfirliğin neden oluştuğunu hayret edilecek bir şekilde incelememiz lazım.
“Allah Allah! Bu kadar herşey ortadayken nereden de çıkıyor bu kâfirlik!” dememiz lazım! Bu acayip hastalığı incelememiz lazım!
İnsanların bir kısmı kâfir oluyor, Allah’ın varlığını göremiyor. Kâinatın düzenini düzenleyen düzenleyiciyi anlayamıyor. Her şeye hareketini veren muharriki, muharrik-i evvel’i, ilk sebebi, mebdei anlayamıyor.
Bunların hepsi filozofların konuştuğu bir şey. Bunu sadece müslüman filozoflar da söylemiş değil. Avrupa’nın meşhur filozofları bunlar üzerinde yazılar yazmışlar, kitaplar yazmışlar. Onlar da söylüyor.
Descartes diyor ki;
“Düşünüyorum, o halde varım!”
Varlık meselesi üzerinde, varlığın menşei, bu kâinattaki bu düzenin düzenleyicisi üzerinde herkes düşünmüş.
Hatta mason kulüpleri, kitapları bile ki onlar kiliseye karşı bir teşkilat olarak gelişmiş, “kâinatın ulu mimarı” diyorlar.
Bir mimar, bir güzel muhteşem binayı nasıl yapar?
“Kâinatın ulu mimarı” sözünü kullanıyorlar. Onların işleri de ayrı bir acayip. Hem “kâinatın ulu mimarı” diyorlar, hem de ona güzel kulluk etmek yerine, onun gönderdiği peygamberlerin, onun indirdiği kitapların karşısında mücadele veriyorlar.
Bu neden doğmuş bunu da incelemek lazım. Avrupa’da nasıl olmuş da bu gibi hareketler oluşmuş?
Kısaca söylemek gerekirse; kilise kuvvetli bir teşkilat olduğu için ve halkı sımsıkı avucu içine aldığı ve engizisyon mahkemeleri ile cezalandırdığı için kilisenin her yaptığını tasvip etmeyenler, teşkilatlanmak zorunda kalmış.
Onun için karşı teşkilatlar da gelişmiş. Belki işin içinde ezilen, mağdur edilen, sömürülen, itilen kakılan, kenar mahallelerde yaşayan insanların teşkilatlanması filan incelenebilir.
Ama akıllı, mantıklı, doğru düzgün bir yol değil. Oluşuyor, oluyor. Allah isteseydi olmazdı. Bu kâinatı bu kadar düzenli yaratan Allah, isteseydi Ay’ın ve Güneş’in muntazam hareketleri gibi insanları da muntazam hareket ettirirdi. Hiç sarhoş, ayyaş, derbeder, abuk sabuk insan olmazdı. İsteseydi her şey Güneş gibi Ay gibi muntazam çalışırdı, saat gibi çalışırdı, atom gibi çalışırdı. Ama bu derbederliği insanoğlu ortaya koyuyor.
Allahu Teâlâ hazretleri bizi o "sâriû" emrini anlayıp rızasını kazanmaya koşturanlardan, süratle koşanlardan, müttakilerden, o cennetleri kazananlardan eylesin.
Subhâneke lâ ilme lenâ illâ mâ allemtenâ inneke ente’l-alîmü’l-hakîm.
Sübhâne rabbike rabbi’l-izzeti ammâ yasifûn ve selâmün ale’l-mürselîn ve’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn.
el-Fâtiha.
06.04.1995 -
Müslüman Nasıl Olmalı,
15.07.1995 -
Sahih Kaynak, Sünnetin
