03.02.1992 - Tasavvufun Kuran Ve Sünnetin İçinde Olması

03.02.1992 - Tasavvufun Kuran Ve Sünnetin İçinde Olması
Allah'ın varlığı ve birliği konusu ilm-i kelâmda -Bizim inançla ilgili ilmimiz, İslâmî ilimler içinde ilm-i kelâmdır, ilm-i akâiddir.- bahis konusu ediliyor ve anlatılıyor.
Tasavvufun da en önemli konusu budur; Allah'ı bilmek.
Tasavvufun birkaç hedefi vardır.Ana hedeflerinden birisi, mârifetullaha ermektir, yani Allah'ı bilmektir. Ama "Allah'ı bilme ilmi" değil; "ilim" denmiyor, "mârifet" deniliyor, yani irfan. Teorik münakaşalar değil, gerçekten tanımak. Arefe, tanımak demek; bilmek ve tanımak. Bilgi değil, tanımak; tanışıklık, âşinalık, âşina olmak demek. Birisi mârifetullahtır, yani var olan Allahu Teâlâ hazretlerini tanıyıp O'nunla âşina olmak, yabancı olmamak, bigâne olmamak, âşina olmak, uzak olmamak, yakın olmak, cahili olmamak, gafili olmamak, O'nu bilmek.
Tasavvufun öbür konularından birisi, nefse hâkim olmaktır. Nefsi dizginlemektir, zapt u rabt altına almaktır, frenleyebilmektir. Nefse söz geçirebilmektir. Nefsi terbiye etmektir. Çünkü bu nefis serbest kaldığı zaman freni patlamış bir araba gibidir, gider ama sonu felaketle biten bir gidişle gider. Her dediğini yaparsan gemi azıya alan bir at gibi veya freni patlamış bir araba gibi olur. İnsanı felakete sürükler, uçuruma yuvarlar, duvara çarptırır, ağaca çarptırır, canından eder, âzâsından eder, insanı sakat bırakır. Terbiye edilmesi lazım.
Tabii o terbiyenin sonucunda insanda hâsıl olan bir başka sonuç da ahlâkın güzelleşmesidir. Ona tehzîb-i ahlâk; ahlâkı düzeltmek, güzelleştirmek deniliyor. Islah-ı nefs ettikten sonra, yani tezkiye-i nefs yaptıktan sonra ahlâkın güzelleşmesi vardır.
Daha başka konular vardır; kalbin nurlandırılması, tasfiye-i kalb deniliyor.
Önemli bir konusu mârifetullah; Allah'ı tanımak, Allah'la âşina olmak. Bu âşina olmanın tasavvufta yolu kitap okumak değildir. Çünkü Allah'ı bir kul böyle kitaplardan okuyarak anlamaya çalıştığı zaman münakaşaların ve nazariyelerin içinde boğulabilir. Ve öyle bir tehlikeli konu ki bir sendelediği zaman, ipin üstünde durmak gibi yani, yanlış bir kanaate sahip olduğu zaman ayağı kayar, düşer. Onun için önemli bir konu.
Tasavvuf erbabı burada çok sağlam bir yola girmişlerdir. Diyorlar ki;
"Allah'ı insana Allah bildirir."
Sen Allah'ın sevdiği, rızasına uygun işleri yaparsan, yolunca yürürsen, O da sana kendisini bildirir. Onun için tasavvufun ana gayesi; Allah'a mutî olarak, Allah'ın razı olacağı, seveceği işleri yaparak sonuca ulaşmaktır. Biraz dolambaçlı gibi görünüyor, ana hedef başkayken sanki yandan gidiyor gibi görünüyor ama sağlam yol budur. Ondan sonra Allahu Teâlâ hazretleri ona, o ilticasına, o samimiyetine mükâfat olarak hakikatleri ihsan eder, kendisini kendisi bildirir.
Tasavvufî yolda çalışmalar iki grupta toplanabiliyor. Tasavvufî çalışmalarda metotlar farklılaşınca farklı yollar ortaya çıkıyor. Her yiğidin bir yoğurt yiyiş tarzı olduğu gibi herkesin ayrı bir üslubu olduğu için eğiticilerin metotlarına göre yollar da farklı oluyor. Metot ve yol farklı oluyor. Fakat bu yollar incelendiği zaman iki esaslı çalışma şekli karşımıza çıkıyor.
1.Nefsi ıslah ederek ilerleme yolu.
2.Kalbi uyandırarak, nurlandırarak -kalpten maksat gönül; kalp eşit gönül- gönlü nurlandırarak, gönül gözünü açarak bu işi başarma yolu.
Birisine, nefsi ıslah yollarına turuk-u nefsâniyye deniliyor. Kalbi nurlandırarak giden yollara da, ruhu kuvvetlendirmek, kalbi nurlandırmak yolunu tercih ettikleri için turuk-u ruhâniyye; yani ruha kuvvet vererek aşkı, şevki, muhabbeti meydana getirme suretiyle o noktaya ulaştırma yolu.
Turuk-u nefsâniyyede nefsin ıslahı hangi yolla olacak? Yani insanın egosu, insanın içindeki bitmez tükenmez arzular nasıl düzenlenecek, nasıl intizama alınacak, nasıl dizginlenecek?
İnsanın nefsinin arzuları çok kuvvetlidir. Çünkü bunlar insan neslinin devamı için ve insan canının, hayatının idamesi için Allah tarafından insana bahşedilmiş duygulardır. Mesela acıkma, bir şeyler yemek isteme, yaşama gayreti... Bunlar kuvvetli duygulardır. Yani insan aç kaldığı zaman iflahı kesilir, yemek için her şeyi yapar; çalar çırpar, ne yapıp yapıp o arzusunu tatmin etmek ister. Hayatını korumak için kaçar, kovalar, öldürür, avlanır. Yani her şeyi yapar. Neslinin devamı için çok kuvvetli duyguları vardır.
Bu duygular nasıl zapt u rabt altına alınacak?
Oturup da hür bir tarzda "Ben bu nefsi nasıl ıslah ederim?" diye bir psikolog olarak düşünülmesi de mümkündür ama tasavvufun, İslâm mutasavvıflarının düşüncesi bu değildir. İslâm mutasavvıflarının düşüncesi, Kur'ân-ı Kerîm'i, hadîs-i şerîfleri uygulamaktır. Ve bütün malzemesini, hatta terminolojisini, ilimlerinin tabirlerini, teknik terimlerini âyetlerden ve hadislerden almışlardır. Bütün malzeme Kur'ân-ı Kerîm'den ve hadîs-i şerîften çıkar. Onların düzenlenmesinden metotlar karşımıza gelir.
Mesela nefsin mertebeleri... Tabirler: Nefs-i emmâre. Bu Kur'ân-ı Kerîm'den alınma bir tabirdir.
İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi illâ mâ rahime rabbî.
Yusuf sûresinde bu âyet-i kerîme geçiyor. Mânası:
"Hiç şüphe yok ki nefis insana kötülüğü çok emredicidir."
Emmâre, âmir kelimesinin mübalağa siygasıdır. Memur, âmir. Âmir; emreden, emir kendisinin elinde olan kimse. Emmâr; çok emreden, mübalağa-ı ism-i fâil siygasıdır.
Niye emmâre gelmiş?
Emmâre gelmesinin sebebi, nefis müennes olduğu içindir. Nefis müzekker olsaydı emmâr diyecekti; ama müennes olduğu için emmâre deniliyor. Çok emredicidir.
Neyi çok emredicidir?
Bi's-sûi. "Kötülüğü çok emredicidir."
Yani nefis kendisinin devamını ister, arzularının tatminini ister; arzuların hangi yoldan -meşru veya gayrimeşru yoldan- kazanılması onu ilgilendirmez. Arzusu cûşa geldi mi içinden, onu mutlaka yapmak ister. Acıkmışsa yemek ister. Hangi ihtiyacı belirmişse onu meşru veya gayrimeşru yoldan tatmin etmeye çalışır. Onun için kötülüğü çok emredicidir.
Hele hele kız-erkek ilişkilerinde, kadın-erkek ilişkilerinde bu duygular son derece coşkundur ve insan hayatında çok müessir olmuştur. Edebiyattaki gazeller, kasideler, şiirler, mektuplar, romanlar hep bunun üzerine döner. Sinemalar, filmler, tiyatrolar hep bu konuları işler. Çok kuvvetli duygular; iki cinsin karşılıklı birbirlerine duydukları meyil ve arzular. Bunlar geldi çattı mı, bir insanın söz dinlemesi, laf dinlemesi, emre uyması, farzı tutması çok zor hale gelir.
İnne'n-nefse le-emmâretün bi's-sûi.
Ha işte, nefs-i emmâre bu. Yani nefs-i emmâre tabiri Kur'ân-ı Kerîm'den çıkmış bir tabir.
Başka ne var?
Levvâme tabiri var. O da Kur'ân-ı Kerîm'den.
Mülheme tabiri var. Yanlış olarak mülhime diyorlar. Mülhime ism-i fâil siygasıdır; yanlış. Mülheme ism-i mef'ûl siygasıdır; doğru. Çünkü âyet-i kerîmede bildiriliyor ki;
Fe-elhemehâ fücûrahâ ve takvâhâ. "Nefse fâcirliğini ve müttakîliğini -yani günahı, sevabı; iyiliği, kötülüğü- ilham eden Allah'tır."
Fe-elhemehâ, yani elhamehallâhu "Allah ona ilham etti." Fücûrahâ ve takvâhâ. "Fücurunu ve takvâsını."
İşte bu mülhemedir.
Yani bu âyetleri incelemişler; "Bir emmâre nefis var, bir levvame nefis var, bir mülheme nefis var." demişler.
Bir mutmainne nefis var;
Yâ eyyetühe'n-nefsü'l-mutmainne.
O da âyet-i kerîmeden çıkıyor.
Yani terminoloji, tabirler Kur'an'dan, hadîs-i şerîflerden.
Şimdi bu nefsin ıslahı metotları, onlar da yine hadîs-i şerîflerden ve âyet-i kerîmelerdendir; Peygamber Efendimiz'in bizzat yaşam tarzındandır, sahâbe-i kirâmın hayatındandır.
Bizde eksik olan taraflardan birisi... Tabii hadîs-i şerîflere rağbet, riayet ve kıraat vardır. Hadîs-i şerîfleri okuyoruz, Kur'ân-ı Kerîm'i okuyoruz, mealler okunuyor. Fakat Peygamber Efendimiz'in arkadaşları, hayat arkadaşları, onun çevresinde olan insanlar; Kur'an Peygamber Efendimiz'e yanlarında inmiş, Peygamber Efendimiz'in nasıl insan olduğunu görmüşler, beraber yaşamışlar.
Bu insanlar İslâm'ı nasıl anlamış?
Muhakkak kaynağa en yakın kimseler, olayların ta içinde, olayların figüranları, sahnelerde rol almış, yer almış insanlar.
Bu insanlar İslâm'ı nasıl algılamış, nasıl anlamış, nasıl yorumlamış, nasıl uygulamış?
Bu çok önemli bir şey. Bu konuya az rağbet ediliyor. Bence Peygamber Efendimiz'in hayatını okumak lazım, bir; sahâbe-i kirâmın hayatına dair literatürü tamamlamamız lazım, iki. Sahabe rıdvanullâhi aleyhim ecmaîn hazretlerinin hayatlarını anlatan dev -muazzam, muhteşem, büyük- biyografi eserleri vardır, onları terceme etmemiz lazım.
Çünkü Peygamber Efendimiz'in sahabesi, her birisi bizim için bir örnek insandır.
Ashâbî ke'n-nücûmi. "Benim ashabım yıldızlar gibidir." Bi-eyyihim iktedeytüm ihdedeytüm. "Hangisine iktida ederseniz o size doğru yolu bulmakta, yön bulmakta, yönünüzü tayin etmekte yardımcı olur." diye hadîs-i şerîfte methedilmiş.
Onun için onların hayatlarını okumak lazım. Konuşmalarımızda, sohbetlerimizde o ibretli sahneleri konu edinmemiz lazım. Ve çocuklarımızla okumamız lazım.
Şimdi İslâm'ın eğitim metodunda fiilî durum, gördüğümüz durum tatbikattır, uygulamadır. Efendimiz'in hayatını görüyoruz, sahâbe-i kirâmın hayatını görüyoruz. Bunu böyle anlatmak İslâm'ı en doğru anlamak için en iyi yoldur. Bunu oradan soyutlayıp bu tarafa soyut olarak, ilim olarak anlattığımız zaman işin içine soyutlayanın zevki ve ayıklaması giriyor. Ondan sonra bu tarafa anlatmadaki eksikliği geliyor. Birkaç tane eksiklik, süzme ve zayıflama meydana geliyor. Onun için ana kaynağını, sahneyi tam vermek çok daha uygundur.
Peygamber Efendimiz'in hayatı sûfîyânedir. Peygamber Efendimiz mutasavvıfların şahıdır. Peygamber Efendimiz'in hayatı, bütün mutasavvıfların zaten örnek aldığı hayattır. Hayatı örnek olduğu için, en iyi numune Peygamber Efendimiz olarak, mutasavvıfların şahı olarak, -hani kral diyeceğim ama kral demek tabii şey olmuyor, sultan diyelim- sultanıdır.
Sahâbe-i kirâm da öyledir. Onlar da mutasavvıfların sultanlarıdır, yani parmakla gösterilecek büyük numuneleridir.
Allahu teala her türlü bildiğimiz bilmediğimiz bütün kötülüklerden korusun. İki cihan saadetine cümlemizi, çoluk çocuğumuzla, zürriyyetlerimizle, eşlerimizle, ailelerimizle, geçmişlerimizle, sevdiklerimizle erdirsin. Cennetiyle cemaliyle müşerref eylesin. Bi-hürmeti esrarı sureti'l Fatiha.
25.02.2000 -
Müslüman Kardeşin Müslüman
09.05.1997 -
İslamın Üstünlüğü
