26.09.1997 - Allahın Sevmedikleri, Sevgide ve Buğzda Aşırıya Kaçmak

26.09.1997 - Allahın Sevmedikleri, Sevgide ve Buğzda Aşırıya Kaçmak
İki cihanda aziz ve bahtiyar olun;
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Abdullah b. Ca'fer radıyallahu anh'ten Deylemî'nin rivayet ettiğine göre buyurmuş ki;
İnne kavmen ehabbû kavmen hattâ helekû fî hubbihim fe lâ tekûnû mislehüm ve inne kavmen ebğadû kavmen hattâ helekû fî buğdihim fe lâ tekûnû mislehüm.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz diyor ki;
İnne kavmen. "Bir kavim, bir topluluk, bir grup insan." Ehabbû kavmen. "Bir başka grup insanları sevdiler. Bir kavim bir kavmi sevdi."
Buradan "kavim" sözünden anlayacağımız, bir "ırk" demek değil. İranlı, Afganlı, Hintli, Türk, Kürt veya Avrupalı, Yunan, Bulgar. O mânaya değil.
Kavmen; "bir grup insan, insan topluluğu, bazı insanlar" demek.
"Bazı insanlar, bazı insanları sevdiler ama ifrat derecesinde sevdiler."
Hattâ helekû fî hubbihim. "Sonunda bu sevgileri yüzünden helâke uğradılar." Felâ tekûnû mislehüm. "Sakın siz onlar gibi olmayın!" Ve inne kavmen. "Yine bir takım insanlar." Ebğadû kavmen. "Bazı insanlara kızdılar, buğz ettiler, düşman gözüyle baktılar, kin tuttular." Hattâ helekû fî buğdihim. "Onlara olan kızgınlıkları yüzünden helâk oldular." Felâ tekûnû mislehüm. "Sakın bunlar gibi de olmayın." buyuruyor Peygamber Efendimiz.
Burada misal yok, "bazı insanlar" deniliyor. Bu insanların kimler olduğunu, hadîs-i şerîfte Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bildirmemiş. Kimi ima ettiğini de biz şu anda bu okumamızla anlayamıyoruz. İma edilen kimdir, anlayamıyoruz. Ama ehabbû dedi, ebğadû dedi. Tarihte olmuş misalleri düşünerek Peygamber Efendimiz'in söylediğini anlıyoruz.
O zaman biz de Peygamber Efendimiz'den önceki tarihi göz önünden geçirelim, bir misal bulmaya çalışalım.
İnne kavmen ehabbû kavmen. "Bazı insanlar, bazı insanları sevdiler." Hattâ helekû fî hubbihim. "O sevgi yüzünde helâk oldular."
Hafızamızdan misal çıkarmaya çalışalım:
Mesela Mısırlıların içinde, Firavun'un yaşadığı zamanda, Firavun'u ve onun yöneticilerini bazı insanlar sevdi. Tabi sevmese etrafında toplanmaz. "Bu bizim takım, bizim devlet, bizden olan kimseler" der, ondan etrafında toplanır. İnsanlar sevmediği insanların yanından uzaklaşır. Ama onun etrafında toplandılar.
Biz Mısır'a gittiğimiz zaman, çeşitli eski şehirleri gördük, harabeleri gördük. Koca koca mâbetler yapmışlar. Koca koca binalar. Tarihte uzun yıllar devam eden, asırlar boyu devam eden bâtıl medeniyetler. Ananelerini seviyorlar, eskileri seviyorlar, belki papazlarını seviyorlar, rahiplerini seviyorlar. Menfis Mâbedi'nde veyahut ehramların olduğu Kahire'deki yerde tapınakları filan var.
Kavim, rahiplerini seviyor ki onların sözünü dinliyor. Ama yanlış bir sevgi. O sevgide ifrat derecede bağlılık gösteriyorlar. Sonra kendilerine ikazcılar geldiği halde, peygamber geldiği halde; -mesela Musa aleyhisselam, Harun aleyhisselam geldi, onlara gerçekleri anlattı ama Firavun'un tarafını tuttular. Sevgileri yanlış istikâmette oldu. - Firavun'un tarafını tuttular, hak yolu tutmadılar, hak yolu temsil eden kimseleri tutmadılar. Onları hor gördüler; derken, bu Firavun'un taraftarlığından dolayı helâk oldular.
Düşünelim Nemrud'un kavmi de böyle. Düşünelim Nuh aleyhisselam'ın kavmi de böyle.
Nuh aleyhisselam onları hak yola çağırdıkça;
"Aman, sakın ha!" diyorlar. "Tapınaklarınızı, putlarınızı bırakmayın! Putlarınıza vefalı olun, aman dininizi terk etmeyin! Bu yeni gelen adamların –'yeni gelen adamlar' dediği peygamberler- söylediklerinden dolayı asırlardır atalarınızın tapındığı putları bırakmayın, atalarınızın yolundan ayrılmayın!" diyorlardı.
Bu bir taassup. Gerçek değil, sadece hissî, indî. Sevgiden dolayı bir tarafı tutuyorlar ama Allah'ın sevmediği tarafı tutuyorlar. Allah'a karşı geliyorlar, Allah'ın peygamberlerine karşı geliyorlar; helâk oluyorlar.
Bunun aksi de var. Bazıları bazı insanları sevmiyorlar. Diyelim ki Kureyş kavmi, Peygamber Efendimiz İslâm'ı getirdiği zaman, müslüman olan ashabını sevmediler. İşkence ettiler, kimisini şehit eylediler. Peygamber Efendimiz'i Mekke-i Mükerreme'den çıkardılar, buğz ettiler. Sonra hepsi bu inatlarında, kızgınlıklarında, kinlerinde helâk oldular.
Demek ki Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz böyle olmamayı da tavsiye ediyor. Bundan çıkan sonuç çok güzel; Peygamber Efendimiz'in tavsiye-i nebeviyyesi çok önemli. İnsanların eski alışkanlıklarla veyahut kendilerinden önceki insanların tutturmuş olduğu yanlış istikametlerde inat ederek, onlara lüzumsuz bir bağlılık göstererek yeni ortaya çıkan gerçekleri, yenilikleri, doğruları, doğruluğu anlaşılmış olan hususları reddetmemeleri lazım. Onların karşısına çıkmaması, onlara düşman gözüyle bakmaması lazım.
Aklını kullanmalı, mutaassıp ve tutucu olmamalı.
Burada da demin birinci hadis-i şerifte söylediğimiz gibi ilim insana rehber olacak. Bir insan çıkıyor; "Ben Peygamberim." diyor, bir gerçek getiriyor. İnsan yeni gelen şeyi aklıyla, mantığıyla ölçecek, ondan sonra hakkın, aklın, mantığın tarafını tutacak. Peygamber Efendimiz daima aklın tarafını tutmayı tavsiye ediyor. Tabi akıl deyince bazıları diyecek ki;
"Tamam, Hocaefendi vaazında çok iyi söyledi, tamam, aklı tutalım!"
Ama aklın da çeşitleri var. Meyhaneye gidip de kendisini içkiye kaptırmış olan insanın da bir aklı, bir mantığı, bir felsefesi var. Kumarhaneye gidip de bütün maaşını oraya yatırıp çoluk çocuğunu aç bırakan insanın da bir mantığı, bir düşüncesi, bir felsefesi var.
Her akıl, makbul akıl değil. Makbul olan akıl, akl-ı selîmdir. Bilimsel araştırmalarla doğruluğu kabul edilmiş olan gerçekler olmalı.
"Tamam, hoca aklı tavsiye ediyor. Falanca ilim adamı da şöyle söylemiş, o halde hemen onun peşinden gidelim!" diye birden acele etmemek lazım.
Belki o peşinden gittikleri, aklını beğendikleri insan da hata etmiştir. Bakın tarih boyunca bir sürü filozof çıkmış, bir sürü felsefî mektep, ekol ortaya atmış. Sonra da onların yanlışlığı anlaşılmış. Hatta Fizik, Kimya konusunda bazıları bazı çalışmalar yapmışlar, bazı şeyleri gerçek sanmışlar. Ama sonradan onların yanlışlığı anlaşılmış.
Demek ki aklın; akl-ı selîm olduğunu düşünmek lazım. Selamette olan bir akıl, mutaassıp değil, yanlış değil, saplantılı değil, gerçeği temsil eden, ilmi temsil eden bir akıl olması lazım. Peygamber Efendimiz onu tavsiye etmiştir. Aklın, vicdanın, mantığın tarafını tutmayı tavsiye etmiştir. Körü körüne bir tarafı tutup kör olarak; "Ben bu taraftan doğmuşum, binâenaleyh böyle yapmalıyım." diye, herkes böyle mutaassıp tutuculuk içinde olsaydı o zaman ilim hayatında, toplum hayatında, dünyada hiçbir gelişme olmazdı. Bereket versin, gerçekleri görüp anlayıp hemen ona uyan insanlar var.
Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz peygamberlik vazifesini yapmaya başladığı zaman, panayırlara gelen kabilelere gerçekleri anlattı. Kabilelere, gruplara, hac yapmaya gelen insanlara; "Ben Allah'ın peygamberiyim. Allah bana kitap indirdi, görev verdi." diye anlattı ama herkes kabul edemedi.
Herkes gerçekleri anlayıp teslim olamıyor. Ama Medine'nin mübarek insanları, Ensar, Peygamber Efendimiz'in doğru söylediğini görüp kabul ettiler. Peygamber Efendimiz'i bağırlarına bastılar:
"Yâ Resûlallah! Bizim şehrimize gel, biz seni bağrımıza basarız. Kendimizi koruduğumuz gibi, çoluk çocuğumuzu, malımızı mülkümüzü koruduğumuz gibi seni koruruz yâ Resûlallah!" dediler ve korudular.
Tarihe "Ensar" olarak geçtiler. Muhâcirleri bağırlarına bastılar. Mekke'den oraya gidenlere çok yardımlar yaptılar. Nice sevaplar kazandılar. Kur'ân-ı Kerîm'de Allahu Teâlâ hazretlerinin methine mazhar oldular.
Demek ki sevgi; gözleri kör edip de seveni helâke götürecek derecede yanlış işler yapmaya sevk etmemeli. Yanlış bir kızgınlık da gözleri kör edip insanı helâke götürecek bir dereceye gelmemeli.
O halde Peygamber Efendimiz'in başka bir hadîs-i şerîfindeki bir tavsiyesini her zaman uygulamaya çalışmalıyız:
"Sevdiğini ölçülü bir şekilde sev; belki bir zaman gelir, o sevgi biter. Sevilmeyecek bir insan olduğu anlaşılır, hatalı olduğu anlaşılır."
Ona aşırı bir takım imkanlar sağlarsan, yanlış olduğu anlaşıldığı zaman artık iş işten geçmiş olabilir. Doğru sanıp mevki ve makam verirsin. Fakat sonradan bir de bakarsın ki; "Eyvah, keşke vermeseydim, bu onları kötü yola kullanıyor! Ben bunu sevdiğim için böyle yaptım. Hay Allah, hiç de buna layık değilmiş! Meğer beni kandırmış!" diye insan pişmanlık duyar ama iş işten geçmiş olur.
Demek ki her şeyi dikkatli, ihtiyatlı, ölçülü yapmak lazım. Sevgide ve kinde, kızmakta, sevmekte ve sevmemekte aşırılığa gitmemek lazım. Yanlışlara düşmemeye çalışmak lazım.
Peygamber Efendimiz;
Fe lâ tekûnû mislehüm. "Sakın böyle yapanlar gibi; körü körüne seven, körü körüne kızanlar gibi olmayın!" diye tavsiyede bulunuyor.
Allah hepinizden razı olsun. Allah hepinizi iki cihanda aziz ve bahtiyar eylesin.
Es-Selâmü aleyküm ve rahmetüllâhi ve berekâtüh.
31.03.1993 -
Günah İşleyeni Engellememek,
30.12.1994 -
Haset, Gıybet, İyilik,
