19.07.1996 - İslamın Özgürlük Anlayışı

19.07.1996 - İslamın Özgürlük Anlayışı
Aziz ve sevgili Akra dinleyicileri,
Allah'ın rahmeti, bereketi üzerinize olsun.
Televizyonda konuşmalar arasında bir söz dikkatimi çekti, konuşmacı İslâm'a razı değil. Dine göre, hayatın dindarâne bir şekilde Allah'ın emirlerini tutarak, yasaklarından kaçınarak yaşanmasına razı değil.
Bir söz söylüyor, diyor ki; "Özgürlüklerimizi kulluk duygusuna feda edemeyiz." Benim tüylerim diken diken oldu; nasıl söylenebiliyor bu sözler ama bunları böyle söyleyen insanlar var; çok bilgisiz. Dini, İslâm'ı, hayatı, toplumu, dünyayı tanımamış, dünyada öteki ülkelerin durumunu tanımamış; toplum hayatında devlet nizamında birtakım mecburiyetler, kurallar olduğunu anlayamamış veya hazmedememiş. Veya biliyor da o bilgisini bu tarafa uygulayamıyor. Özgürlüklerinden fedakârlık yapamayacak, özgür yaşayacak.
Peki, tam özgürlük nerede var?
Amerika'da, İngiltere'de, Almanya'da var mı?
İmrendiği, beğendiği, özendiği, yaşamak istediği herhangi bir ülkeyi, idealindeki ülkeyi düşünsün; Kanada'yı, Avustralya'yı düşünsün. İlk hatırına gelen neresi ise oraları düşünsün. Orada onun anladığı mânada tam her şeyi yapabilme hürriyeti, özgürlüğü var mı?
Özgürlüklerini feda edemiyor ama tam özgürlük var mı?
Tam özgürlük doğru mu?
Tam özgürlük olsa toplum hayatı olur mu?
İnsanlar birbirleriyle yaşadığı zaman bu yaşamın bedeli; özgürlüklerinin bir kısmına kendisi razı olarak gerek kanun, gerek ahlâk kuralı gerek muaşeret adabı diye, özgürlüklerine kendisinin hudut, sınır koyması ve [bunların] bir kısmından vazgeçmesi demektir. Hatta medenî, -centilmen diyorlar ben onu demiyorum- kibar veya çağdaş, -onların kelimelerini kullanalım- aydın bir insan dahî mesela kendisi kapının önüne gelmiş, önceden kendisi geçecek ama yanında bir bayan belirince hemen geri çekiliyor, kapıdan geçme hakkını ona veriyor veyahut yapacağı işin önceliği kendindeyken ona veriyor, "Buyurun hanımefendi!" diyor. Bunu nezaket kaidesi olarak yapıyor. Hürriyetini, özgürlüğünü, hakkını birisine severek veriyor.
Belki asıl medenîlik, asıl çağdaşlık kendi haklarının bir kısmını etrafındaki insanların gönlü olsun, onlar sevinsinler diye; fazilet, erdem, iyilik olarak birilerine bahşetmek, belki asıl bazı özgürlüklerinden severek vazgeçmek... Toplum hayatında bu gerekli. Geceleyin özgür olarak istediğiniz kadar, avazınız çıktığı kadar bağıramazsınız; bağırırsanız komşu telefonu açar polise, bekçiye söyler: "Ya bu adam aklını mı kaçırdı? Bunu alın lütfen susturun, ben meşgul olamıyorum." der.
Hatta, fıkrada hani telefon etmiş karakola;
"Üst katta cinayet işleniyor!" demiş.
"Kimi öldürüyorlar?' demiş karakoldakiler.
"Beethoven'i öldürüyorlar." demiş.
Polis kalkmış gitmiş verilen adrese, bakmış birisi orada Beethoven'ın parçalarını çalıyor. Güzel çalamadığı için, "Beethoven'i öldürüyor." diye şikâyet etmiş alt kat komşusu.
Belki de hakikaten olmuştur belki bir fıkradır ama bir parçayı güzel çalamazsanız çevrenizdeki rahatsız oluyor. Toplumun kurallarına uymazsanız şikâyetçi olunuyor.
Pratik hayatın, uygulamalı hayatın içinden bir şey düşünelim. Arabaların gelişi gidişi, trafik seyr ü sefer prensipleri, kaideleri; bunları uygulamazsanız yolda gidemezsiniz, arabalar birbirine çarpışır. Bütün bunlardan, herkesin bildiği bir gerçeğe ulaşıyoruz ki: Özgürlükler tam sınırsız değil. Tam olması ideal değil, arzu edilen bir şey değil. Bir kısmının seve seve feda edilmesi lazım; feda edilmesi medenîliğin alametidir.
Bu sözü söyleyen şahıs özgürlüklerinden vazgeçmeyecekmiş. Hem de neden vazgeçmeyecekmiş?
Allah'a kulluk duygusuna feda edemezmiş. Allah'a güzel kulluk edeceğim diye kendisini birtakım kuralların altına sokmayacakmış. Ne kadar düşüncesiz bir söz!
Bizi yaratan Allah, âlemleri yaratan, hayatımızı, nimetleri veren Allah. Her an rahmetinin tecellileriyle bize türlü türlü nimetlerini bahşeden, daha doğrusu bizi nimetlerine gark eden Mevlâ'ya kulluk duygusunu doğru görmüyor.
Ne olacak onun yanında?
Ona karşı, onu bırakıp da elde ettiği sonunda sınırsız bir özgürlük; öyle düşünüyor. Halbuki öyle değil. Onun düşündüğü gibi de değil. Aslında asıl dindarlar asıl özgürlüğe ulaşmış insanlardır.
Mesela tasavvuf büyüklerinden birisinin ismini hemen hatırlayıverdim şimdi. İsmi Ubeydullâh-ı Ahrar.
Ahrar ne demek?
Hürler demek. Yani hür olan insanlar. Hürlerin başı tacı olan Ubeydullâh-ı Ahrar ismini almış.
Tasavvufta insanın bütün bağlardan sıyrılıp gerçek hürriyete ulaşması önemli bir makamdır. Bağlar deyince, bu bağların neler olduğunu, şimdiki dini, İslâm'ı bilmeyen, batıyı, toplumu, medeniyeti bilmeyen veyahut yanlış yorumlayan insanların anladığı şeyler değil. Mesela, "İnsan niçin kötülük yapıyor?" diye tasavvuf bunu derin derin düşünmüş, kaynağını İslâm dini söylemiş.
Kötülüklerin kaynağı iki tane: Birisi şeytan. İnsanın dışında bir varlık ama içine de girebiliyor, aklını çelebiliyor, vesvese ve ters fikirler veriyor. Birisi de nefsi. Yani kendisinin beni, benliği, egosu, nefsi. İnsanın kendisi kendisine kötülük yapabiliyor diye bu erdemi yakalamış, bu gerçeği kavramış İslâm; ve kendi kendisinin yanlış karar almaması, kendisini yanlış yollara sürüklememesi için [önlemler almış.]
Mesela ayyaş içkiyi bırakamıyor. O kadar nasihat ediyorsunuz yine içiyor.
Neden?
Nefsini yenemiyor onun için.
E kumarbaz, kazandığı maaşı o gün götürüyor kumarda kaybediyor. Eve yine perişan geliyor; karısı, çocukları perişan.
Niye yaptın?
Nefsini yenemedi.
Bu nefsi yenmek lazım. Bunun esaretinden, insanı sımsıkı bağlayıp istediği yere çekip, sürükleyip götürmesinden kurtulmak lazım. Bu da bir terbiye ile oluyor. Asıl hürriyet bu! İşte bunlar okutulmayınca, söylenmeyince, anlatılmayınca insanlar bu güzellikleri bilmiyorlar. Onun için İslâm'ın güzelliklerini anlamayınca İslâm'a karşı çıkıyorlar. Allah'a kulluk etmenin ne kadar büyük bir hürriyet olduğunu [bilmiyorlar.]
İnsan Allah'a kulluk ediyor ama bütün başka şeylerin esaretinden kurtuluyor.
Bu esaretler, o özgürlükleri bizden alan şeyler nelerdir?
Hırstır, tamahtır, mevki makam arzusudur, para pul, eğlence, zevk sefa arzusudur; bedava geçinmek, başkasının sırtından geçinmek, sömürmek isteğidir. Buna benzer şeyler fiilen oluyor. Bunların hepsinin yenilmesi lazım. Bunları İslâm anlatıyor; bizim de anlatmaya çalışmamız lazım.
Es-Selâmu aleyküm ve rahmetullahi ve berekâtüh aziz ve sevgili Akra dinleyicileri.
12.11.1993 -
Cuma Günü Camiye
12.09.1997 -
Sahabeye Hürmet, Vefat
