25.09.1992 - Sahabelerin Görevleri, İslam İletişim Dini

25.09.1992 - Sahabelerin Görevleri, İslam İletişim Dini
Bizi yaşatan, yaratan, türlü nimetlerine, ihsanlarına, ikramlarına mazhar eden; nimetlerin en büyüğü olan İslâm nimeti ile, iman şerefiyle şerefyâb eyleyen; peygamberlerin en kerîmi, Allah'ın en sevgili kulu olan âhir zaman peygamberi Muhammed-i Mustafâ'ya ümmet eyleyen; ümmetlerin en şereflisine mensup eyleyen; lütfunu, ihsanını her anda üzerimizde dâim eyleyen Rabbimize sonsuz hamd ü senâlar olsun. Onun alemlere rahmet olarak gönderdiği, insanlığa rehber eylediği, elçisi Muhammed-i Mustafâ'sına sonsuz salât ü selâmlarımızı arz ederiz.
Allah güzel şeyleri öğretmek için dini göndermiştir. İslâm bu güzelliklerin hey'et-i mecmuasıdır.
Ve İslâm'ın en mühim vazifesi, müslümanın en büyük vazifesi, bunları başka insanlara anlatmaktır. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz bu vazifeyi yaptı ve vedâ hutbesinde, "Allah'ın emirlerini size tebliğ ettim mi?" buyurdu. "Tebliğ ettin yâ Rasûlallah!" cevabını alınca, vazifesini tamamlamış bir kimse olarak "Şahid ol yâ Rabbi!.." dedi.
El yevme ekmeltü leküm dîneküm ve etmemtü aleyküm ni'metî ve radîtü lekümü'l-islâme dînen. "Bugün size dininizi ikmal ettim, tamamladım. Müslümanlığım kemale erdi, nimetlerimi sizin üzerinize tamamladım; ancak müslüman olmanıza razıyım, başka bir inanç üzere olmanıza razı değilim." âyet-i kerîmesi gelince, herkes sevindiler ama, bu işin esrarını kavrayan Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz ağladı. "Niye ağlıyorsun, bak nimetlerimi size tamamladım, dini ikmal eyledim." buyuruyor. "Dini ikmal ettiyse vazifelinin vazifesi bitmiş demektir, aramızdan gidecek demektir." dedi. Onu anladığı için ağladı Ebû Bekr-i Sıddîk Efendimiz.
Şimdi bu vazife sahâbe-i kirâma geldi, intikal etti. Sahâbe-i kirâmın çoğunun mesleklerini bile bilmeyiz. Çünkü mesleği İslâm'ı yaymak, öğretmek, neşretmektir; İslâm'ı tebliğ, insanları irşad etmektir; İslâm'ı öğretmektir, insanları İslâm terbiyesi ile yetiştirmektir.
Özbekistan'a gittik, Buhara'ya, Semerkand'a gittik. Semerkand'da sahabe kabirleri var, ziyaret ettik. Ne kadar uzak diyarlara gitmişler... GAP bölgesine gittik. Barajın kapladığı suların örteceği yerleri gezdik. Nice sahabe kabirleri var. İstanbul'da sahabe kabirleri var.
Bu niçin?
Oraya bir mesajı götürmek için. Yani bir iletişim, bir irşad ve tebliğ vazifesi için.
Demek ki İslâm iletişim dini. Peygamber Efendimiz insanlara Allah'ın emirlerini bildirmeye gelmiş; iletişim... Peygamber Efendimiz insanlara İslâm'ı öğretmiş; iletişim... Sahâbe-i kirâm ve müslümanların görevleri, İslâm'ı başkalarına yaymak ve öğretmek; iletişim… Enformasyon; bilgi nakli, bilginin bir başka tarafa nakli, muhabere, telekomünikasyon veya sadece komünikasyon dediğimiz olay. İslâm bu... İslâm büyük ölçüde bu iş, en büyük ölçüde bu çalışma temeline dayanıyor. Bunun altını çizerek belirtmek istiyorum, sonra bunun üzerine tekrar geleceğim.
Tabii burada muhteva önemli. Bir şeyi götürüp birisine anlatacaksınız, ileteceksiniz bir bilgiyi, bir haberi karşı tarafa ileteceksiniz ama, neyi ileteceksiniz? Bu bilgi, muhteva, yani iletilecek olan şey, iletişimdeki malzeme, İslâm'da çok önemli. Onun için müslümanlar, Peygamber Efendimiz'in sahabesi o kadar titremişler ki haberin doğru olmasına; ödleri patlamış Peygamber Efendimiz'den bir haber naklederken, acaba bir kelimesini değiştirir miyim diye. Doğru bildikleri bir haberi, belki tam nakledemem diye ömürlerinin sonuna kadar susmuşlar da, bildiği bilgiyi kendisiyle götürüp başkasına öğretmeyen cezaya uğrayacak diye, en son anında söylemişler. Ama çok sıkı şartlara bağlamışlar. Peygamber Efendimiz'in kıllarını biliyoruz. Kıllarını muhafaza etmişler. Sözlerini, nasihatlerini muhafaza etmişler. Günlük hayatı, özel hayatı, ictimai hayatı, sözleri, hareketleri, tasvipleri, takdirleri, nasihatleri, hepsi gayet güzel bir şekilde tespit edilmiş. Ve bu başkasına anlatılsın, "Duyan benden duyduğunu başkasına anlatsın." diye Peygamber Efendimiz buyurduğu için alimlerimiz bunu yapmış.
el-Ulemâü veresetü'l-enbiyâi.
Bu iletişim vazifesi, Peygamber Efendimiz'den sonra alimlere intikal etmiştir. Herkesin bir mesleği var; mühendis, doktor, ziraatçi, vesaire vesaire.. Ama bu hizmetin, bu haber-i sâdıkın, doğru sözün, inancın, doğru mesajın iletilmesi alime verilmiş. Çünkü bilerek yapılması lazım. Cahilin işi değil, cahilin altından kalkacağı yük değil. Onun için alimler "Peygamber Efendimiz'in vârisleridir." diye, o vâris olma şerefiyle anılmışlar; kendilerine o rütbe verilmiş. Ve İslâm'da ilim hem dine hem dünyaya hem âhirete hakim olmuş. Yani din de ilimle... "Dindar olmak, Allah'ın rızasını kazanmak isteyen, ilim öğrensin! Dünyayı kazanmak isteyen, ilim öğrensin! Âhireti kazanmak isteyen, yine ilim öğrensin!" buyurulmuş.
O halde İslâm iletişimin önemli bir kısmı, bölümü olan iletilecek şey, malzeme. Malzemenin doğru olmasını, hak olmasını, gerçek olmasını sağlamış, buna çok önem vermiş ve bu malzemenin, her tarafa iletilmesini ümmet vazife olarak yüklenmiş. Âyet-i kerîme ile kendilerine emredilmiş; emr-i mâruf yapacak, nehy-i münker yapacak, cehd sarfedecek, mesajı her tarafa iletecek.
İslâm bunu 14 asır önce böyle koymuş ortaya. Bu olay müslümanların bilmesi gereken bir şey. Toplumlar gelişme göstermişler ve toplum bilimciler, sosyologlar toplumları tasnif ederken, yaşam tarzlarına, ekonomik faaliyetlerine, iktisadî çalışmalarına göre toplumları sınıflandırmışlar. Tarım toplumu demişler. Sadece ziraat yaparak, kendi ihtiyaçlarını kendi dar çevçeresi içerisinde sağlayarak; kışlığı yazdan hazırlayıp, ektiğini kışın yiyerek, hazırladığı yiyecekleri kışın tüketerek, böylece hayatını idame ettiren kapalı ekonomiler. Böyle bir toplum tipi, iptidaî görülmüş, tarım toplumu denmiş.
Sonra coğrafi keşifler olmuş, kıtalar keşfedilmiş. Kıtalara ulaşım için âlet edavât yapılmış, bilgi genişlemiş, toplumlar arasında bilgi alışverişi çoğalmış... Bunda İslâm'ın büyük payı var. Avrupa'nın üzerine doğan İslâm güneşi diyor, Dr. Sigrid Hunke... Herşeyi müslümanlardan öğrenmişler. Rönesansı müslümanlardan aldığı bilgilerle yapmışlar. Hatta dinlerindeki reformu müslümanlarla temastan dolayı yapmışlar. Luther'in ve diğer Hıristiyanlık'taki reformistlerin kaynağı İslâm'dır ve müslümanların bilgileridir, müslümanların kanaatleridir.
Osmanlılar'la temas halinde olan mıntıkalarda Uniteryen mezhebi çıkmış. Yani Allah öyle üç değildir, Allah tektir, demeye başlamış hıristiyanlar bile. Tabii öteki Katolikler bunları kesmişler, saman alevlerinde yakmışlar, derilerini yüzmüşler. Sen misin böyle söyleyen?.. Bunlar Amerika'ya kaçmışlar. Amerika'nın bazı reisicumhurları bile Uniteryen, yani Allah'ın birliğini kabul eden insanlar olmuşlar.
Reformun ve rönesansın bize söylenmeyen kaynağı, İslâm'a ilgi artar diye ifade edilmekten kaçınılan kaynağı İslâm'dır, İslâm âlemidir; Avrupalıların İslâm âlemiyle temasıdır. Sigrid Hunke bu kitabında bunları gayet güzel anlatıyor. Avrupalıların neleri müslümanlardan nasıl aldıklarını bir bir sayıyor, anlatıyor. Maroken koltuk deriz; marok, mağrib demektir. Yani, bizim Faslı müslüman kardeşlerimizin yaptıkları deriler o kadar güzelmiş ki, şöhret bulmuş. Müslin çorap deniliyor. Müslin, Musul'da imal edilen çok ince kumaşlara verilen isimdir. Ondan dolayı müslin çorap adını almış. Hâkezâ, bütün herşey böyle. Tıp ilmi, fizik, kimya ve diğer ilimler, müslümanlarla temastan böyle gelişmiş.
Sonra, sanayi devrimi, yani üretimi artıran ve bunun pazarlamasıyla meşgul olan topluluklar ve burada da bir ilerleme ve gelişme...
Şimdi bilgi topluluğu, bilgi toplumu. Avrupalı dünyayı görünce akademiler, bilim akademileri kurmuş. Bu işleri böyle kolayca kavramak mümkün olmuyor diye akademiler kurmuş. Büyük paralar tahsis etmiş, her çeşit bilgiyi dünyanın her yanından toplama faaliyetleri başlamış, kolleksiyonculuk başlamış, ansiklopedistler zuhur etmiş, bilginin her çeşidini toplama çalışmaları olmuş... Ve sonunda bu bilgilerin o kadar çok olduğu, o kadar geniş olduğu görülmüş ve o kadar faydalı olduğu görülmüş ki, bunun üzerine daha geniş biçimde eğilinmiş.
Bu bilginin toplanmasından ayrı, haber alınması ve haber olarak verilmesi, bilginin transferi çok büyük bir mesele olduğu için, şimdi insanlar için deniliyor ki, insanların topluluğu "enformasyon toplumu", yani iletişim toplumu hâline gelmiş. Çünkü, Amerika bir konuda çalışma araştırma yapıyor, İngiltere de laboratuvarlarda bir konuda çalışma yapıyor, Japonya da, Almanya da, Rusya da yapıyor. Bazen bakıyorsunuz aynı konuda Rus bir şey buluyor, ötekilerin haberi yok. Bazen Amerikalı bir şey buluyor, bazen Alman bir şey buluyor, bazen Japon... Ve birbirlerinden çalıyorlar bu bilgileri. Teknolojik casusluk dedikleri bilgi alma, bilgi kaçırma, bilgi toplama, bilgiyi ne olursa olsun elde etme.
Bizim Teknik Üniversite'de profesör arkadaşlarımız, tez yazmışlar; jüri, müslüman dindar kardeşimiz diye reddetmiş. "Olmaz böyle tez, bu ne biçim konu? Kabul edilmez, bilimsel değil." diye. Tezi, Londra'dan haber alınmış, Londra'daki bilimsel mecmualarda neşredilmiş. O zaman, onu şahit gösteriyor, bak onlar kabul ediyorlar diye dava ediyor. Türkiye'deki bir doktora tezi derhal onlar tarafından haber alınıyor. Bir iletişim, bir haber alma, ve haberi toplama, tasnif etme... İşte enformasyon veya İngilizce "information" veya "communication" veya komünikasyon veya medya dediğimiz olay.
Biz, İslâm'a hizmette bu işin çok önemli olduğunu gördüğümüz için, nihayet bir tasavvufî topluluk olduğumuz halde, yani kişinini ruhî eğitimi ile ilgili, ibadet ve taatle ilgili bir saha gibi görünmesine rağmen, hemen elimize fırsat geçer geçmez iletişim vasıtalarını elde etmeye yöneldik.
Bizim 1985 yılında neşrine başladığımız "İlim ve Sanat" dergimiz -her nüshası yurt içinde ve yurt dışında üniversitelerde bahis konusu edilir; seminerlerde ve beynelmilel kongrelerde atıflarda bulunulur kıratta, seviyede yazılarla dolu- ilk nüshası iletişim üzerinedir; iletişimin önemini anlatmaya çalıştık. Cemiyetimize, cemaatimize, toplumumuza bu işin önemini anlatmaya çalıştık... Şimdi de bu işi yapmaya çalışıyoruz. Ama İslâm toplumuna iletişimi, enformasyonun, komünikasyonun önemini gereğince anlatabilmiş değiliz. Epeyce anladılar, epeyce anladılar ama alacakları çok yol var.
Tabirler modern olunca veyahut nesiller arasında yetişme farkı olunca ve nesiller arasında iletişim olmayınca, bilgi transferi, bilgi tebadülü olmayınca böyle sıkıntılar oluyor. O da iletişimdeki bir kusurumuz.
Aslında bu iletişim dediğimiz şey insanların hayatının bir parçası. Eski devirlerde de, eski toplumlarda da şimdiki toplumumuzda da olan bir faaliyet. Faaliyetlerimizin pek çoğu aslında bir iletişimdir. Konuşmamız, işaretleşmemiz, mektuplaşmamız, nasihatimiz, vaazımız, hutbemiz, makalelerimiz...vesaire. Bunların hepsi birer iletişim vasıtasıdır.
İletişimin önemini Avrupalı, Amerikalı, batılı çok iyi anlamıştır. Üzerinde kitaplar yazılmıştır. İletişimin önemi üzerine ve kullanım şekilleri üzerine, ihtisaslar yapılmıştır. Çünkü cemiyetlerin, toplumların teşkilatlanmasının ön şartı iletişimdir. Yani bu iletişim olmadan bir mükemmel toplum, bir mükemmel teşkilat mümkün değildir. Bir mükemmel cihad mümkün değildir.
Allahu Teâlâ hazretleri hepinizi İslâm'a hizmette üstün gayretli eylesin... Sa'yinizi verimli eylesin, güzel sonuçlar almanızı nasip eylesin... Sa'yinizi meşkûr eylesin... Dünyada ve âhirette dert göstermesin... Zillete uğratmasın... Düşmanların istilâsına mâruz düşürmesin... Kimsenin önünde hor ve zelil eylemesin... İki cihanda aziz olarak izzetli, itibarlı, şerefli yaşamayı, Allah'ın dinine en güzel tarzda hizmet eylemeyi nasip etsin...
Bir şeyi her zaman söylüyorum, gaye edindim; onu birçok kardeşlerimiz de gaye edindiler. Kıyamete kadar bir grup insan hakkı tutacak ve hak için çalışacak; Allah bizi onlardan eylesin... Hakkı tutan, hakkı bilen ve hak için çalışan zümreden eylesin... İzzet ve itibar ile yaşayıp, imân-ı kâmil ve hüsn-ü hâtime ile âhirete göçüp, Rabbimiz'in huzuruna yüzü ak, alnı açık varmayı nasip eylesin... Cennetiyle cemaliyle cümlemizi müşerref eylesin... Habîb-i Edîbine cümlemizi komşu eylesin... Onun iltifatına ermeyi cümlemize nasip eylesin...
Bi-hürmeti esrâr-ı Sûreti'l-Fâtiha!..
09.12.1994 -
Receb Ayında Oruç
24.07.1992 -
Allahı İnkara Verilen
